-
Blog 2 – Benden Bu Kadar
50 YILLIK ÜYESİ OLDUĞUM TEKİRDAĞ BAROSU GENEL KURULUNA
KATILMAYACAĞIM…Evet, 22.4.1974 tarihinden bu yana üyesi olduğum; genel sekreterliğini,
başkanlığını, TBB delegeliğini yaptığım baromuzun Ekim ayında toplanacak
genel kuruluna katılmama kararı verdim.
Bu kararıma karşı; “bizi ilgilendirmiyor, senin kararın”, “ne önemi var” gibi
tepkiler gösterilebilir, eleştiriler yapılabilir ya da umursanmaz. Hepsine saygı
duyarım.
Neden böyle bir karar verdim?
Çünkü meslek örgütümüzü elbirliği ile gerçek işlevinden uzaklaştırdığımıza
inanıyorum.
Mesleğimizin niceliksel ve niteliksel bozulmasına seyirci kalarak barolarımızı
işlevsizleştirdik.
Ne yazık ki Tekirdağ Baromuz da 68 yıllık geçmişinde sağladığı bütün birikim
ve deneyimini, temsil gücü olan öncü ve etkin baro niteliklerini
değerlendirememiş bu işlevsizliğe ortak olmuştur.
Genel kurulun açıklanan gündemi de umut vermekten uzaktır.
Avukatlık stajını stajı yapanın da, yaptıranın da mutlu olmadığı bir içerikte
yürüterek, sertifika vaadi ile katılımın sağlandığı verimliliği tartışmalı eğitimler
düzenleyerek, özensiz yemin törenleri, tarafsızlığı tartışılan disiplin
soruşturmaları yaparak mesleğimizi getirdiğimiz nokta ortada.
Baro organlarının asıl görevi, içinde bulunulan olumsuzlukları kabullenmeyerek
kendi çözümlerini oluşturup uygulanmasının mücadelesini vermek olması
gerekirken, edilgen bir anlayışla günlük işlerle, bildiri ve talep eylemciliği ile
yetinilmekte, coşarak gelen seli durduracak çözümleri yaratıp uygulamak yerine
daha hızlı akmasının yolları açılmaya çalışılmaktadır.
Karar organı olan genel kurulların işlevi de bu bozulmanın yarattığı sorunları
aşacak kararlar alamayan, organlarda görev alacakları seçmekle yetinen bir
işleve indirilmiştir. Çalışma raporu ve hesap raporu hızla kabul edilip, kurullar
aklanarak hemen seçim sürecine geçilmektedir. O kadar ki ilk gün çoğunluk zar
zor sağlanırken ertesi gün yapılan seçime ise neredeyse üyelerin tümü katılıp
siyasi tercihleri doğrultusunda oy kullanmaktadır.Oysa, sorunların en azından artmasını önleyemedikten sonra makamlara
seçilmenin ne önemi var.
Mesleğimizin sorunları karşısında yıllardır yazıp açıkladığım görüşlerime
sosyal medya ortamında ulaşabilirsiniz.
Yazılarımda belirttiğim öngörülerim doğru çıktı ama barolarımız bunları dikkate
almadı, isteklerim gerçekleşmedi.
Baro genel kurullarının işlevsizliğine ilişkin 8.11.2010, 26.12.2010 ve
23.7.2012 tarihli yazılarımın linklerini de bu yazıma ekliyorum.
Gördüğünüz gibi değişen bir şey yok. “Kellim kellim la yenfa.”
Aslında olumsuz yönde değişen çok şey var; büyük beklentilerle mesleğe giren
genç meslektaşlarımız intihar ediyor, saldırıya uğruyor, öldürülüyor. Genç
avukatlar “gizli işsiz” durumunda, bir bölümü de zar zor buldukları büroda
“bağlı avukat” konumunda “işçi avukat” olarak çalışıyor. Hemen hepsi de CMK
görevlendirmesi ile ayakta durmaya gayret ediyor. Böyle olunca da tartışma tek
sorunmuş gibi ücret tarifeleri üzerinde yoğunlaşıyor.
Bu sorunlara çözüm üretemeyen baromuz diğer barolar gibi izlemekle yetiniyor.
“Hukuk Devleti”ne ulaşma özlemimiz de bir türlü gerçekleşemiyor.
Bütün bunlar da beni üzüyor.
Meslekteki 50 yılımın ve de üstlendiğim görevlerin sorumluluğunu duyarak
genel kurulun işlevsizliğini ve edilgenliğini varlığımla kabullenmek
istemiyorum.
Keşke 2021 yılında günde 47, yılda toplam 17321 avukatlık ruhsatı verenler de
bu sorumluluğu duyup gereğini yapabilseler.
İşte böyle.
Tekirdağ Barosu Genel Kurulu’na katılmama kararımı neden verdiğimi
anlatabilmişimdir sanırım.
https://www.yeniyaklasimlar.org/?d=190
https://www.yeniyaklasimlar.org/?d=298
https://www.yeniyaklasimlar.org/?d=3308 -
Blog 01 – Anılar
Değerli dostum meslektaşım Av. Ali İhsan Tertemiz ile yaptığımız sohbetlerle ortaya çıkan yaşantımın özeti..
ANILARIMDA BÖLÜM BAŞLIKLARI
- İSTANBUL’DA DOĞUM, TEKİRDAĞ’A GELİŞ, AİLE VE MAHALLE YAŞANTISI
- ÖĞRENCİLİK DÖNEMLERİM
- SİYASETE İLK ADIM
- MİLLETVEKİLLİĞİNE GİDEN SÜREÇ
- SODEP İL BAŞKANLIĞI
- Erdal İnönü ile tanışma
- MİLLETVEKİLİ ADAYLIĞIM
- MİLLETVEKİLLİĞİ ANILARI
- TBMM Çevre Araştırma Komisyonu
- SHP GENEL SEKRETER YARDIMCILIĞIM
- Hikmet Çetin
- Çevre Politikaları
- Gölge Kabine
- HEP İLE SEÇİM İŞBİRLİĞİ
- SEÇİMİ KAYBEDİYORUM
- DYP-SHP KOALİSYONU KURULUYOR
- BAŞBAKAN BAŞDANIŞMANI OLUYORUM
- TUNCAY ÖZKAN
- HİKMET ÖZDEMİR
- NECDET SEÇKİNÖZ
- BÜYÜKELÇİ ÜNVANI ALIYORUM
- ABD ZİYARETLERİM VE ORTADOĞU SU BARIŞI PROJEM
- Prof. Bernard Lewis
- Richard Perle
- Morton Abromowitch
- ÖZAL’IN TABUTU BAŞINDA NÖBET TUTUYORUM
- SÜLEYMAN DEMİREL’İN CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ SÜRECİ
- Erdal İnönü’ye adaylık teklifi
- Işın Çelebi
- TBMM Lokantasında Tuncay Özkan’la öğle yemeği Ekrem Pakdemirli
- CHP’NİN AÇILMASI YA DA KÜÇÜLMENİN BAŞLANGICI
- Deniz Baykal
- Erol Tuncer ve CHP’nin 12 Eylül Öncesi Son MYK’sı
- UĞUR MUMCU SUİKASTI
- İSKİ BELASI
- KARAYALÇIN’I DESTEKLİYORUM
- İŞSİZ KALIYORUM
- AVUKATLIĞA DÖNÜŞ
- BARO BAŞKANLIĞI DÖNEMLERİM
- Özdemir Özok’un Anayasa Mahkemesi Üyeliğine Aday gösterilmesi
- TBB GENEL SEKRETERİ OLUYORUM
- ÖZDEMİR ÖZOK BAŞKANLIĞINDAKİ GENEL SEKRETERLİK DÖNEMİM SONA ERİYOR
- TBB BAŞKANLIĞINA ADAY OLUYORUM
- TBB GENEL SEKRETERLİĞİNDE METİN FEYZİOĞLU DÖNEMİM
- DEMOKRATİK SOL PARTİ MACERAM
- DSP’DEN MİLLETVEKİLİ ADAYLIĞIM
- DSP’DEN BELEDİYE BAŞKANI ADAYI OLMAYA KALKIŞMAM
- DSP ANILARI
- CHP’DEN BELEDİYE BAŞKAN ADAYI OLMAYA KALKIŞMAM
- TEKİRDAĞ MACAR DOSTLUK DERNEĞİ BAŞKANLIĞIM
- CUMHURBAŞKANLIĞI SENFONİ ORKESTRASI DOSTLARI DERNEĞİ BAŞKANLIĞIM
- SEVİNÇ VE ERDAL İNÖNÜ VAKFI
- MARMARA DENİZİNİN DEĞİŞEN OŞİNOGRAFİK ŞARTLARININ İNCELENMESİ PROJESİ (MAREM)
- BENDEN BU KADAR
Yaklaşık 50 yıl avukatlık… Bir dönem Tekirdağ milletvekilliği… Üç dönem Tekirdağ Barosu Başkanlığı… Dört yıl Başbakan Başdanışmanlığı… İki dönem, toplam sekiz yıl Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreterliği… Çevre sorunlarını Türkiye ve Meclis gündemine taşıma çalışmalarında öncülük… Birçok dernekte, vakıfta başkanlık, yöneticilik… Bir kitap, birçok broşür, onlarca yazı… Siyasette ve avukatlıkta geçen uzun yıllar… Onlarca stajyer avukata rehberlik… Nezaketiyle, aydın kimliğiyle, giyim kuşamıyla, tavır ve davranışlarıyla örnek alınan bir kişilik… Siyasetin halk yararına yapılması için verilen mücadele… Avukatlık mesleğinin saygınlığını artırma çabasıyla dolu bir yaşam…
Güneş GÜRSELER ne zaman ve nerede doğdu? Nasıl Tekirdağlı oldu?
17 Aralık 1951’de İstanbul’da Fatih Karagümrük’te doğmuşum… Annem Hasene GÜRSELER Fatih Hırka-i Şerif İlkokulu’nda öğretmen, babam Nazım GÜRSELER ise Üsküdar’da Selimiye Kışlası’nda konuşlanmış olan 8 inci Tümende binbaşı olarak görev yapıyordu. Ayrıca Harbiye Orduevi’nde komutan yardımcılığı görevini yürütüyordu.
Doğduğum ev Vefa Stadyumu karşısında Acıçeşme durağından içeri girildiğinde, o zamanki adı Löküncüler Caddesi olan, -daha sonra adı Profesör Naci Şensoy Caddesi olarak değiştirilen- -pazartesi günleri pazar kurulan cadde üzerinde bahçeli, iki katlı ve üç odalı küçük bir evdi. Kardeşim Alev de bu evde doğdu. Bu evde anneannem Nazife Esin de bizimle birlikte yaşıyordu.
İlkokula annemin öğretmenlik yaptığı Hırka-i Şerif İlkokulu’nda, annemin okuttuğu sınıfa kayıtsız olarak onunla birlikte gidip gelerek başladım. Sene sonunda okul müdürü beni imtihan etti. Bu imtihan ile ikinci sınıfa kaydolarak ilkokula ikinci sınıftan başladım.
Babamın görev yaptığı 8 inci Tümen Tekirdağ’a kaldırılınca zorunlu olarak ailece Tekirdağ’a taşındık.
Bu olay için yani Tümen’in Tekirdağ’a bütünüyle gönderilmesine gerekçe olarak, taşlı saldırıya uğradığı Uşak’tan İstanbul’a dönen İsmet İnönü’ye Topkapı’da tekrar yapılan saldırıyı tesadüfen oradan geçmekte olan 8 inci Tümen’den bir binbaşının müdahale ederek önlemesi olduğuna ilişkin bir söylenti hep geçerliğini korudu.
Annem de Tekirdağ İnönü İlkokulu’nda öğretmenliğe devam etti. Ben de o yaz ikinci sınıfa geçtiğim için evimize daha yakın olan Namık Kemal İlkokulu’na kaydoldum.
Babam yarbaylığa terfi etti. Terfi etmesinden sonra bir başka kente tayinini beklerken 27 Mayıs ihtilali sonrasında emekli edildi.
Ve böylelikle Tekirdağlı olduk.
Çocukluğunuzla ilgili anlattıklarınızdan sonra şunu sorma gereği duydum. Eski büronuzda babanızın rütbe yükselişinin onaylandığına ilişkin Mustafa Kemal Atatürk tarafından imzalanmış yazılı bir belge var.
Bu belge ile ilgili şöyle açıklama yapayım. Babam 1937 mezunu Ankara Harp Okulu’nun ilk mezunlarından. Çünkü 1937 yılına kadar Harp Okulu İstanbul’daymış. 1937’de Ankara’ya naklediliyor ve babam Ankara Harbiyesi mezunlarından. O dönem toplamda 3000’den fazla subay mezun olmuş. Büromdaki belge bu mezuniyetlerin üçlü kararnamesi… Atatürk’ün, İnönü’nün ve Milli Savunma Bakanı’nın imzaları var. Ancak ben hâlâ bu 3000 küsur kararnameyi nasıl imzaladılar, onu merak ederim. Çünkü o zaman fotokopi yok. İmzalar pek mühür gibi de durmuyor. Öyle ya da böyle bu önemli belge elimizde.
Sizin eski büronuzda bulunan ve dikkatimi çeken bir diğer resimden de söz etmek istiyorum. Fotoğrafta iki erkek çocuk, bir kız çocuğu… Erkek çocuklar fesli ve ellerinde kitap var, kız çocuğunun elinde bir şemsiye, ortalarında yaşlı bir adam duruyor. Yaşlı adamın başlığı sanki Mevlevi başlığı. Bu resimdekiler kimlerdir? Sizin kökeninizle ilgili neler biliyorsunuz?
Babam ve ailesi Konyalı. Önce fotoğraftan başlayayım. Fotoğraftaki küçük erkek çocuğu babam, kız çocuğu halam, diğer büyük erkek çocuğu babamın dayısı. Mevlevi kıyafeti ile yani cübbesi ve başında külah yada sikke olarak adlandırılan başlığıyla ortalarında oturan da babamın annesinin babası yani benim de büyük dedem. Bu kıyafet ve başlık büyük dedemin tarikata kabul edilerek bu kıyafete bürünmesine izin verildiğini gösteriyor. Diğer delikanlı da babamın dayısı yani fotoğraftaki büyük dedemin oğlu, ismi de Celal Ekentok. Ailenin Konya geçmişini araştırmak ihmal ettiğim bir konu oldu. Celal Dayı’nın devlet demir yollarından emekli olduğunu biliyorum. Ben kendisini yaşlılığında tanıdım, Konya’da evlerinde misafir olmuştuk. Eşi Mefkure Hanım yenge çok güzel su böreği yapardı. Onun torunları, torun çocukları Konya’da yaşıyor. Soyadları Ekentok. Ben başbakanlıkta görevdeyken bazı konularda yazışmıştık. Annem, babasının, yani dedemin dava vekili olduğunu söylerdi. Babam Konya’da Mevlana Müzesi’nin arkasında Civar Mahallesi’nde evleri olduğu anlatırdı. Babam Konya’da ilk okulu bitirdikten sonra İstanbul Kuleli Askeri Lisesi’nde geliyor. 1937’de Harbiye’den mezun oluyor. Halam Kazime Elçioğlu o fotoğraftan da belli güzel bir kız çocuğu. Konya’da “Güzel Kazime” derlermiş, uzun yaşadı, Allah rahmet eylesin. Safiye Ayla da halamla birlikte Konya Muallim Mektebi’nde yatılı okuyormuş. Hafta sonları birlikte evci çıktıklarını halam anlatırdı. Baba tarafımın ailesi böyle.
Anne tarafımın Bulgaristan Varna tarafından olduğunu söylerlerdi. Bolu Gerede’ye gelmişler önce, sonra İstanbul’a taşınmışlar. Daha önce de belirttiğim gibi Karagümrük’te, pazartesi günleri pazar kurulan önceki adı Löküncüler Caddesi olan daha sonra adı Prof. Naci Şensoy Caddesi olarak değiştirilen yerde evimiz vardı. Bahçeli küçük bir ev. Ben orada doğmuşum. Kız kardeşim Alev de 21 Temmuz 1955’te bu evde doğdu. 1958 Temmuz ayında Tekirdağ’a tayin olana kadar orada yaşadık. Anneannem de vefatına kadar hep bizimle birlikte idi.
Biraz da anneniz tarafından bahsedebilir misiniz? Annenizin ailesi nereden geliyor?
Anneannemler Bulgaristan Varna’dan gelip Bolu Gerede’ye yerleşmişler, sonra da İstanbul’a gelinmiş, ayrıntıyı ne yazık ki bilmiyorum. Bildiğim, bana İzzet adının verilmesinin nedeni de annemin babasının ismi ve onun da bir deniz subayı olması. O kadar biliyorum. Gerede ile ilgili olarak da orada arazilerin olduğu aile içinde konuşulmuştur ama kimse ilgilenemedi. Annemin Neriman isminde bir kız kardeşi vardı.
Annem 30’lu yıllarda Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden. Çapa Muallim Mektebini bitiriyor. Annem mezun olup ilk görev yeri olarak İstanbul’dan şimdiki adı Yeşilyurt olan, o zamanki adı İsmet Paşa olan Malatya’nın ilçesine tayin oluyor. Ardından İstanbul Yeşilköy Pansiyonlu İlkokulu’na, oradan da Fatih Hırka-i Şerif İlkokulu’a atanıyor. Ben doğduğumda annem Yeşilköy Pansiyonlu İlkokulu’nda öğretmenmiş. Kendimi tanımaya başladığımda annemi hep öğretmen olarak biliyorum.
Teyzemle aynı evde yaşamadım. Eşi Mücahit enişteyi hatırlıyorum, subaydı. Teyzemin iki kızı bir oğlu vardı. Teyzemin oğlu Oğuz Özkarman da albaylıktan emekli oldu, yani ailede asker çok.
Sormak istediğin başka bir husus da şu: Cumhuriyetin kuruluş yılları, cumhuriyetin en önemli kurumlarında, askeriyede ve Milli Eğitim’de çalışan anne ve babanın çocuğusunuz. O dönem için elit sayılabilecek bir aile. Bu durumun evdeki yaşama yansıması nasıl oluyordu?
Tabii bunun farkına çok sonraları vardım. 17 Aralık 1951’de doğmuşum. Ancak babam nüfusa 7 Ocak 1952 olarak yazdırmış. O dönemler zaten Atatürk devrimlerinin ve laik cumhuriyet kurallarının uygulandığı, kimsenin cumhuriyetten şüphesinin olmadığı dönemlerdi. Herkes aynı milli duygular içindeydi. Daha sonraları aklımız erdikçe cumhuriyetin ve devrimlerin önemini daha iyi anladık. Annem de, babam da evde kitap ve gazete okurlardı. Evimize Cumhuriyet gazetesi, Hürriyet gazetesi alınırdı. Böyle bir ortamda yetiştik. İlkokulda, ortaokulda, lisede öğretmenlerimizin cumhuriyet ilkeleri doğrultusundaki fikirlerinin gelişimimize katkısı oldu. Cumhuriyetçi ve Atatürkçü bir çizgide yürüdük. Anneannem evde ibadetini yerine getirir, ama Atatürk’ü ve cumhuriyeti de çok severdi. Anneannemin 99’luk tespihi vardı. Namazdan sonra başörtüsünü çadır gibi yaparak kendini kapatır, tespihini çekerek ibadet ederdi. Yani aile içinde ödünsüz biçimde cumhuriyet ilkelerine sahip çıkılıp çağdaş bir aile oluşturulurken ibadet de yan yana devam ederdi. Dediğim gibi öğretmenlerimizin büyük katkısı da oldu. Ben öğretmenlerimin de etkisiyle daha çok küçük yaşta okumayı sevmiştim.. Liseyi bitirdiğimde 50-60 kitabım vardı. Evde kendime kitaplık oluşturup kütüphanelerde yapılan etiketlemeyi kitaplarıma da yapmıştım. Numaralı kitaplarımın bazıları hala kütüphanemde duruyor.
Tekirdağ’daki ilk yıllarınıza dönmek istiyorum. Tekirdağ sizin gelişmenize, belirli bir düzeye gelmenize, ufkunuzun açılmasına ne gibi katkılar sağladı?
Tekirdağ’a babamın tayini nedeni ile geldiğimizde ilkokula Namık Kemal İlkokulu’nda 1958 yılında 3. sınıftan başladım. Annem İnönü İlkokulu’nda görev yaptığı halde evimize daha yakın olduğu için Namık Kemal İlkokulu’na yazdırıldım. Sınıf öğretmenimiz Hatice SEZ öğretmenimiz çok uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Hatta ben avukat olduktan sonra büroma gelirdi. Onun bazı hukuki sorunları ile ilgili konuşurduk. Okul müdürümüz Zikri ONURSAL idi. Öğretmenlerimizin her biri yürüdüğünde yer titriyor denir ya öyle öğretmenlerdi. Bize onların fikrî katkıları çok oldu. Ortaokulda da aynı tür öğretmenler vardı. Ben daha çok edebiyata meraklıydım. Bir çok edebiyat öğretmenimizin şiir kitabı da vardır. Haluk ESER, Nevzat Nami AYGÜVEN, Naşide ALDEMİR başta olmak üzere hepsinin üzerimde katkısı olmuştur. Bana şiiri sevdirmişlerdir. Hatta 27 Mayıs Bayramı’nda –şimdiki gençler bilmeyebilir, 27 Mayıs o zaman Hürriyet Bayramı olarak kutlanırdı- sahilde yapılan bayram töreninde bana şiir okuma görevi verilmişti.
Annem ilkokul öğretmeni, babam da binbaşı olduğundan her ikisinin de sosyal ilişkileri genişti. Babam edebiyata ve şiire meraklıydı. Şiir yazardı. İstanbul’da Harbiye’deki orduevinin komutan yardımcısı idi. Tekirdağ’a geldiğimizde de Orduevi müdürü oldu. Halen hizmet veren Orduevi önceleri Çocuk Esirgeme Yurdu imiş. Boşaltılmış, Orduevi yapmışlar. Babam Topçu binbaşısı idi. Muratlı Caddesi’nde bulunan Alay’da S3 olarak görev yapıyordu. O zamanlar askeri kamp Dereağzı’nda bugün Alkaya mevki olarak bilinen yerde çadırlı bir kamptı. Denizde demirler üzerinde gazinosu vardı. Babam 1959’da yarbaylığa terfi etti ve ardından 27 Mayıs 1960 sonrası emekliye sevk edilen 7500 subay ile birlikte emekli edildi. Babam erken emekli oldu.
Tekirdağ’da ailece gidilecek tesisler yok denecek kadar azdı. Orduevi sosyalleşmenin merkeziydi o dönem. Burada sık sık müzikli toplantılar olurdu, yılbaşı eğlenceleri olurdu. O zaman oraya çocuklar da götürülüyormuş. Beni tanıyan aile dostlarımız daha sonraları “Yavrum, senin masa üstünde çok uyduğunu biliriz orduevinde.” diye söylemişlerdir. Yani böyle bir sosyal çevre içinde geliştik.
Daha önceki sohbetlerimizde Ertuğrul Mahallesi’ndeki Meserret sokaktan özlem ve sitayişle söz ettiğinize tanık olmuştum. Meserret Sokak’ın, sokaktaki komşuların, arkadaşlarınızın sizin hayatınızdaki yeri nedir?
İstanbul’dan gelip bir eve, bir mahalleye yerleştik. Mahalle dedim de, o dönemde sosyal çevre böyle ifade ediliyordu. Ancak sokak demek daha doğru olur. Sokağımızda çok üst düzey bir komşuluk vardı. Aslında İstanbul olmasına rağmen Karagümrük’teki komşuları da ben hayal meyal hatırlıyorum, oradaki ilişkiler de güzelmiş. Tekirdağ’a geldiğimizde askeri lojman olmadığından Meserret Sokak’ta bir ev kiralandı. Kiraladığımız ev yakın zamana kadar Tekirdağ İl Halk Kütüphanesi olarak yıllarca kültürümüze hizmet veren İtalyan Konağı’nın arkasında idi. Eve yerleşince İtalyan Konağı’nda İtalyan bir ailenin yaşadığını öğrendik. Zaman içinde onların çocukları ile arkadaş olduk. Hala arkadaşlığımız devam ediyor. Mahallede icra müdürü, nüfus memuru, veteriner müdürü Necati Ayözgen gibi memurlar oturuyordu. İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nde coğrafya öğretmeni olarak görev yapan Nurten Girgin’in annesi ve ablası yaşıyordu. Kendisi de hafta sonları gelirdi. Bizim ev de zaten eski veteriner müdürünün evi imiş. Necati Ayözgen’in oğullarından Yaman avukat oldu, Zonguldak Baro Başkanı olarak görev yaptı. Hakim Kemal Ecevit bir üst sokakta otururdu.
Hakimlik gibi, İcra Müdürlüğü gibi görevlerde bulunanların mahallenizde olması sizin hukuk okumanıza etki etmiş olabilir mi ?
Yani düşünmemiştim ama sanmıyorum. Asıl etkilendiğim ulusal bayram törenlerinde melon şapkalı vali görüntüsü oldu. Valiyi taklit edip melon şapka ile nutuklar atarak büyüyünce siyasal bilgiler ya da hukuk okumam gerekir diye düşünüyordum. Tabii bizim dönemimizde üniversiteye girebilmek için bu kadar ayrıntılı sınav sistemi yoktu. Fakülteler taban puanlarını ve geçerlilik tarihini açıklıyor, aldığınız puan hangi fakültenin puanını tutuyorsa oraya kaydınızı yaptırıyordunuz. Ben böyle bir sınav sonunda girdim hukuk fakültesine. Yani Siyasal Bilgiler de olabilirdi. Ancak o tarihte İstanbul’da Siyasal Bilgiler Fakültesi henüz açılmamıştı sadece Ankara’da Mülkiye vardı. Ankara’da öğrenimi göze almam kolay değildi.
Muhterem OLCAY’ın sahibi olduğu Marmara Kitapevi vardı. Oraya sık gidip gelmekten, kitap satın almaktan onlarla çok samimi olmuştuk. Eşi Neriman OLCAY, kayınbiraderi Metin GÜNEYER birlikte çalışırlar, kitap kırtasiye ile birlikte gazete bayiliği de yaparlardı. Sık sık dükkanda onlara yardım da ederdim. Böylece kitaplarla daha çok haşır neşir olabiliyordum. O dönemde gençlerin gidebileceği pek bir yer yoktu. Okul çıkışı bütün kız erkek öğrencilerin uğrak yeri idi.
Lise döneminde Güneş çalışkan bir öğrenci miydi?
Çok çalışkan, yüksek not alan öğrenci değildim. Orta düzeyde bir öğrenciydim. Sınıfta kalmadım ama öyle iftihara falan da geçmedim. Babamın öğretmenliği nedeni ile bana torpil yapılmazdı. Tersine öğretmenlerden tokat da yedim, lise son sınıfta saç denetiminde matematik öğretmeni elindeki makasla saçımı kesmek de istedi. (Sınıfta yaşça biraz büyük ve iri iki arkadaşım; Suavi ALBAYRAK ve Tuğrul YORULMAZ müdahale edip elinden makası aldılar.) Daha önce de biraz anlattım. Babam emekli edildikten sonra Namık Kemal Lisesi’nde vekil öğretmenliğe başladı. Tarımdan ticarette, edebiyattan Almancaya kadar gitmediği ders kalmadı. Ama asıl ağırlık Türkçe ve edebiyattı. Asker disiplini ile yetiştiği için nöbetleri sıkça ona tutturuyorlardı. Babam sonra özel erkek öğrenci yurdu da işletti.
Okulda münazaralar olurdu onlara da katılırdım.
Şimdi de kardeşleriniz hakkında bilgi verir misiniz?.
Biz üç kardeşiz. Abim Ateş, kardeşim Alev, ben de Güneş. Adlarımızın düşünülerek konmuş olduğu belli. Bu düşüncenin altında da babamın topçu subayı olması yatıyor diye düşünüyorum. Abim Haydarpaşa mevzunu. Liseyi bitirdikten sonra burs kazanarak 1965 yılında Almanya’ya gitti ve üniversiteyi orada okudu, mimar oldu, halen orada yaşıyor. Şimdi üç tane evladı var, büyük kızı ve oğlu diş hekimi, diğer kızı da biyoloji okudu. Oğlunun eşi de Almanya’ya yerleşmiş Türk ailesinin kızı, hukuk fakültesi mezunu ve Almanya’da savcılık yapıyor. Kız kardeşim Alev, Fikirtepe Eğitim Enstitüsü’nü bitirdi. Okulda tanıştığı Ali ÇAYIR ile 1975 yılında evlendi ve Almanya’da tekstil atölyesi işleten Ali’nin ailesinin yanına gidip Alman milli eğitimine bağlı olarak öğretmenlik yaptılar, emekli oldular. Üç tane erkek çocuk yetiştirdiler. Türkiye resmi olarak Avrupa Birliği üyesi olmasa da bizim aile, kardeşlerim ile Avrupa Birliğine girmiş oldu.
Az bulunan ve oldukça zor telaffuz edilen bir soyadınız var. Gürseler soyadı nasıl alınmış? Bununla ilgili bir bilginiz var mı?
Evet, şimdiye kadar bir ressamdan başkasında aynı soyadını duymadım.
Babamın anlattıklarından aklımda kaldığı kadarıyla soyadını önce GÜRSEL olarak almak istemiş. GÜRSEL soyadı çok var diye sonra ER ekleyelim demiş, sonra “GÜRSELER” olmuş. Bunu söylenti olarak hatırlıyorum. Babamın babasının ismi Hikmet. Soyadı alınacağı zaman babam babasının adını istemiş. O zaman adı Nazım Hikmet olacak. Nazım Hikmet ünlü bir şair, adları aynı olmasın diye Hikmet soyadından vazgeçmiş. Ben soyadımızın telaffuzunun zorluğunu çok yaşadım. İlk defa karşılaştığım kimselere söylediğimde genelde anlaşılamadı ya da çok farklı şekilde söyledikleri oldu. Gürseller, Gürsesler, Güreller gibi. Bu konuda bir anım var. Bir dönem televizyon programı da yaptım. Ayrıca hikayesini anlatırım. Programların birinde aynı zamanda fakülteden sınıf arkadaşım olan Av. Kezban HATEMİ ve eşi Prof. Dr. Hüseyin HATEMİ de konuk oldu. Hüseyin hoca her zamanki titizliği ile; “Soyadını yanlış telaffuz ediyorsun; gür – seler olarak vurgulaman gerekir.” dedi. Bu yaşa geldim hala düzeltemedim. Bildiğim kadarıyla soyadımızın hikayesi de bu…
Bize üniversite yıllarınızdan bahseder misiniz?
Lise yıllarımda edebiyat bölümü öğrencisi olarak sosyal konulara, edebiyata, siyasete, müziğe, sanata ilgim arttıkça yüksek öğrenim için hukuk ya da siyasal bilgiler eğitimini tercih düşüncem gelişti. 1968’de Tekirdağ Namık Kemal Lisesi’nden mezun oldum ve üniversiteye giriş sınavında 283 puan alarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Burada yeri gelmişken o yılların üniversiteye giriş sınavı sisteminden söz etmeliyim. Bugünkü uygulamadan farklı olarak sınavdan sonra fakülteye yerleştirme bir merkezden yapılmıyordu. Fakülteler taban puanlarını ilan ediyor, puanı tutan öğrenci başvurup kaydını yaptırıyordu. 1968’de Ankara ve İstanbul olmak üzere ülkede sadece iki hukuk fakültesi vardı. Sanırım ikinci duyuruda benim puanım tuttu.
Fakülteye kaydım yapıldığında 17 yaşındaydım ve “genç” öğrencilerden sayılıyordum.
İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencesi olmuştum. Sıra barınmayı sağlamaya gelmişti. Öğrenci yurdunda kalmak yerine bir ev düzeni kurma arayışındaydım, ailem de aynı görüşteydi. Bu arayış içinde, İstanbul İktisat Fakültesini kazanan sınıf arkadaşım Nuri BİLER ile birlikte bu sorunu çözebileceğim ortaya çıktı. Nuri’nin bizden bir sene önce liseyi bitirip İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi öğrencisi olan ağabeyi Osman da bizimle birlikte kalacaktı. Osman ve Nuri kardeşlerle aynı evi paylaşmam fakülte yıllarımı çok kolaylaştırdı. Anneanneleri Rahmiye EROL ile birlikte aynı evde yaşayacaktık. Rahmiye Anne’nin dört yıl boyunca bizlere yardımı, katkısı, yemeklerimizi yapması, evi çekip çevirmesi hiçbir zaman unutmadığım, minnetle andığım bir fedakarlık oldu. O yıllarda eşi Abdurrahman Erol hayatta idi ve Tekirdağ’da kızının yanında kalıyordu. Rahmiye Anne ile çok güzel günlerimiz oldu, örneğin birlikte sinemaya Zeki MÜREN filmlerine gittik. Akrabaları ile tanıştım. Bunlardan kamyoneti olan Şevket Ağabey ve ailesi ile sık sık görüştük. Daktilo yazma taklidi yaparak bizleri güldürürdü.
Yaşadığımız daha doğrusu kiraladığımız dairelerden çok ilginç ve unutulmaz anılarım var: İki kez ev değiştirdik. İkisi de Fatih Şehremini bölgesinde idi. İlki Vanidergahı Sokağı’nda ikiye bölünmüş bir bodrum kattı. Sahibi olan çocuklu bir aile ile paylaştık, bir bölümünde onlar yaşıyordu. Baba çalışmıyordu. Zaman içinde, çalışmama nedeninin ruhsal bir rahatsızlık olduğunu anladık. Bize bir zararı olmadı, ancak evdeki bıçakları tencereye koyup kaynattığını, merdiven altında depolanan yakacak odunlara “yalnız kaldılar” diyerek müzik dinlettiğini hatırlıyorum.
İkinci evimiz de gene Şehremini bölgesinde ancak bu kez dördüncü katta idi daha aydınlığa çıkmıştık anlayacağınız. Ancak bu apartman dairesini de bir başka kiracı ile paylaşmıştık. Rahmetli olmuş bir emekli hakimin dul eşi ile birlikte yaşadık. Hacca da gitmiş bir hanımdı. Bir odayı kendisi kullanıyordu. Ev sahibi karşı dairede yaşıyordu.
Son sene evde Nuri ile ikimiz kaldık, Osman BİLER fakülteyi bitirip Tekirdağ’a döndü.
Fakülte yaşantısına ve öğrencilik anılarına geçmeden önce, ailesi İstanbul yakınında, Tekirdağ’da yaşayan bir ailenin üniversiteyi İstanbul’da okuyan çocuğu olarak boykot ve işgallerle dolu dört yılı İstanbul’u “yaşayamadan” geçirdiğimi söylemeliyim. Malum 68 kuşağıyız. Üniversiteye 1968’de başladım, öğrenci olaylarının, boykotların fakülte işgallerinin yoğun olduğu yıllar. Olay çıkıyor, fakülte kapanıyor, ne zaman açılacağı belli değil. Tekirdağ iki saat, otobüse binip Tekirdağ’a dönüyoruz. Kulağımız radyoda, açılış haberini bekliyoruz. Yaklaşık dört yıl sıkça gerçekleşen bu olaylar ve normal tatil günleri “İstanbullu bir öğrencilik” yaşamamı engelledi. Oysa uzak kentlerden gelen arkadaşlar ancak bayramdan bayrama ailelerinin yanına gidebiliyorlardı. Bu düzensizlik nedeni ile fakülte yıllığına da katılamadım. “
Ancak gene de sanatsal etkinlikleri vakit buldukça takip etmeğe çalıştım. Örneğin Çemberlitaş’ta fakülteye yakın, İpek ve Şafak sinemalarına giderdim. Sinemaların bulunduğu pasajdaki plakçı dükkanından bütçem elverdikçe yeni çıkan plaklardan alırdım. Bundan başka, Münir Nurettin SELÇUK’un Saray Sineması solo konserlerinden ikisine gidebildim. Param üst balkona yettiği için oradan zevkle üstadı iki kez izledim. Cevdet ÇAĞLA, Emin ONGAN, Hilmi RİT gibi değerli saz, ve Özdal ORHON, Mefaret YILDIRIM, İnci ÇAYIRLI, Serap MUTLU gibi değerli ses sanatçıları eşlik ederdi. Bu konserlerden 4 Aralık 1969 tarihinde gerçekleştirilenin programını saklamıştım. Çok güzel bir rastlantı ile bu programı 35 sene sonra 19 Ocak 2014 tarihinde TBB Genel Sekreteri olarak görev yaptığım sırada TBB binasında düzenlediğimiz konseri için Ankara’ya gelen Timur SELÇUK’a imzalattım. İmzalarken; “Sevgili dosta vefalı kardeşime saygılarla.” notunu yazdı. Baba ile oğlunu buluşturduğum bu değerli belgeyi özenle saklıyorum.
Mezun olup Tekirdağ’da staja ardından da avukatlığa başladığımda Üstad’ın İstanbul Belediyesi Konservatuarı korosunu yönettiği Şan Sineması konserlerine annem, babam ile giderdik.
Arkadaşlıklarım da sınırlı oldu. Nejat HAMLACIBAŞI, Yunus AYDOĞAN, Cahit DEDEOĞLU, Vahit DENİZ, Birol Mehmet CEBECİOĞLU sıkça birlikte olabildiğim arkadaşlardı. Halen de haberleşiyoruz. Yıllar sonra Ankara’da Mehmet UĞURLU, Coşkun AĞAN, Vildan CEYLAN, Nesrin DEDEAĞAÇ gibi eski arkadaşlarla yeniden bir araya gelme olanağı buldum.
Sınıf geçmek için yapılan sözlü sınav fakülteye başladığım sene kaldırılmıştı.
Günümüzün hukuk eğitimi sorunlarını, fakülte, öğrenci, hoca, mezun sayılarını gördükçe çok şanslı bir dönemin öğrencisi olduğumu düşünürüm. O kadar ki ordinaryüs profesör hocalardan ders dinledik. Örneğin, Sıddık Sami ONAR, Sulhi DÖNMEZER, Recai Galip OKANDAN, tek numaralı öğrenciler olarak hocalarımızdı. Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet VELİDEDEOĞLU çift numaralı öğrencilere ders verdiği için benim hocam olmadı ancak fırsat buldukça gider derslerini dinlerdim; boynuna mikrofonu takar çok tatlı ders anlatırdı. Sıddık Sami derse Lütfü DURAN, Vakur VERSAN ve Sait GÜRAN ile birlikte gelirdi. O tarihlerde asistan olan Sait GÜRAN öğrencilerin arasında, Lütfü DURAN kürsüde hocanın bir yanında Vakur VERSAN da diğer yanında otururdu. Tarık Zafer TUNAYA, Türkan RADO, İdris KÜÇÜKÖMER, İsmet SUNGURBEY, Zahit İMRE, Reha POROY, Necmettin BERKİN, Yavuz ALANGOYA, Ersin ÇAMOĞLU, Kenan TUNÇOMAĞ, Sahir ERMAN, Necip KOCAYUSUFPAŞAOĞLU diğer hocalarımızdı. İktisat, birinci sınıfın derslerindendi, hocamız da Prof. Dr. İdris KÜÇÜKÖMER. “Düzenin Yabancılaşması” isimli kitabı ve düşünceleri ile gündemde olan İdris hoca 1. sınıfın devasa anfisini doldurur, kürsüde bir uçtan diğerine koşarcasına ders anlatırdı.
Boykot ve işgaller izin verdikçe derslere devam eder, dikkatle izler ve not tutar sonra da daktilo ile temize çeker ve arkadaşlarla paylaşırdım. Hatta ilk yıl lise öğrencisi gibi davrandığım gören arkadaşlarım inceden alaya da almışlardı. Örneğin şimdi hangi ders olduğunu hatırlamıyorum, bir ödevime kapak olarak fakülte rozetinin sulu boya resmini yapmıştım.
İlk yıllar fakültede akademisyen olarak kalma gibi bir arzum vardı. Bunu gerçekleştirebilmek için İngilizcemi geliştirmeğe çalıştım. Üç dersten seminer yapma koşulu olduğu için Anayasa, Ceza ve İş Hukukuna seminer başvurusunda bulundum. Fakat sadece İş Hukukunu bitirebildim. Hocamız Prof. Dr. Kenan TUNÇOMAĞ, konum da “Anayasa Mahkemesi’nin İş Hukuku İle İlgili Kararları” idi. Diğerlerini yürütemedim, cezaya hiç katılamadım. Anayasa’dan ise hocamız Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA’nın ilk toplantıda gözünün bizleri tutmadığını belli eden söylemi üzerine vazgeçtim.
Biraz geç oldu ama son sene İtalyanca öğrenmek istedim ve Tepebaşı’ndaki İtalyan Kültür Merkezi’ne (CASA D’ITALIA) kaydoldum. İstanbul’da son yılım olması nedeni ile ancak üç ay devam edebildim. “Come si chiama?” “Dove vai?” “Io vado la mia casa” düzeyinde kaldım. İtalyanca arzum, çocukluğumu Tekirdağ’da aynı mahallede birlikte yaşadığım İtalyan Dussi ailesinin etkisi ile oluştuğunu düşünürüm. İtalyan müziğini, örneğin Domenico Modugno, Mina, Milva, Al Bano, Rita Pavone, Nada gibi şarkıcıları, Napolitenleri severek sıkça dinlerdim. Bu sevgim hala devam ediyor.
Söz buraya gelmişken iki anımı anlatmalıyım: Barolar Birliği genel sekreterliği görevim sırasında Musa TOPRAK ile İtalya’da birkaç toplantıya katılarak sunum yaptım. Sicilya’da Taormina kentinde yapılan toplantı akşamı verilen yemekte gitarı ile şarkı söyleyen müzisyen, Nada’nın “IL COURE E UNO ZINGARO” şarkısına başlayınca ona eşlik etmem ve şarkının sözlerinin büyük bölümünü söyleyebilmem ilgi çekmişti. Müzisyen Türk olduğumu öğrenince hem şaşırdı, hem de sevindi. İzmir’de çalışmıştı. Diğer anım, seyahatlerin birinde son gün Roma’da havaalanına gitmeden Santa Çeçilia Müzik Akademisi’nin satış yerine uğradık ve birkaç CD (Luigi Tenco, Nicola di Bari. Marino Marini) aldım. Taksiye bindiğimizde CD’lerden birini şoföre verip çalmasını istedim. Başlayan müziğe eşlik ettiğimi görünce ilk tepkisi; “Oh tanrım, bunlar anneannemin şarkıları, siz nereden biliyorsunuz?” olmuştu.
Avukatlığa ilk adım sayılan staj döneminizi anlatır mısınız?
1973 Şubat döneminde İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdim avukatlık stajı için Tekirdağ Barosu’na başvurdum evraklarımı tamamladım. Tamamladım derken abartmıyorum, 1958 yılında kurulan baroda sekreterya hizmeti yapacak bir personel yoktu. Bu tür işleri yönetim kurulu üyesi avukatlar yapma durumundaydı. Staj dosyamın hazırlanmasını onlara bırakmam belirsizlik demek olacağı için kendi evrakımı kendim düzenledim, diğer arkadaşlar da aynı şekilde davrandılar. Her stajyer kendi dosyasını hazırladı.
Tekirdağ’da 1983 yılına kadar Adliye olarak yapılmış ayrı bir bina yoktu. Hükümet Konağı olarak adlandırılan valilik binasının zemin katının bir bölümü ile birinci katın bir bölümünde ayrılan odalarda çalışılırdı. Duruşmalar hakimlerin odalarında yapılırdı. Tek duruşma salonu ağır ceza duruşmalarına ayrılmıştı. Cumhuriyet savcıları için üst katta altı oda ayrılmıştı. Bu sıkışıklıkta Tekirdağ Barosu maddi varlığı, avukatların duruşma bekledikleri salonda bir masa ile bir dolaptan ibaretti.
Aile nüfus kaydımız o dönem Konya’da olduğu için sabıka kaydımın Konya Cumhuriyet Başsavcılığından gelmesi biraz zaman aldı. Tek muhatap Baro Başkanı Av. Nezih Bülent USEL olduğu için sürekli kendisine sormaya çekiniyordum. Kendisi de olağan bulduğu bu gecikmeyi önemsemiyor, benim telaşıma da aldırış etmiyordu. Neyse sonunda sabıkasızlığı bildiren kaydım geldi, gerekli askı işlemleri tamamlandı ve staja başladım.
Tabii o yıllar ülkede sadece iki Hukuk Fakültesi’nin bulunduğu, Hukuk Fakültesi mezunlarının ve de avukat stajyerlerinin parmakla gösterildiği yıllardı. Merkez nüfusu ancak 20 bin olan Tekirdağ’da herkes birbirini tanıyordu.
Stajınızı hangi avukatın yanında yaptınız?
Stajımızı Halit EREN, Saffet CAN, İlhan AVCIOĞLU ve Sabahattin ERAL ile aynı dönemde tamamladık. Bugün olduğu gibi stajın ilk altı ayı adliyede, ikinci yarısı ise avukat yanında yapılıyordu. Avukat Vecih USEL’in yanında staj yapmak istiyordum, gittim konuştum kabul etti. Adliyeden vakit kaldıkça yazıhanesine gitmeye başladım.
O yıllarda Tekirdağ merkezde avukat sayısı en fazla 15, baroya kayıtlı avukat sayısı da 50 kadardı. Avukat, yargıç ve savcıların yaş ortalaması da yaklaşık 40’lı yaşlardı. Ben staja başladığımda ise 21 yaşındaydım. Bu yaş farkı ilişkilerin saygılı ve dikkatli yürütülmesini gerektiriyordu. Adliye personelinin hemen hepsinin annemi ve babamı tanıyor olmaları ve CHP Gençlik Kolu üyesi olduğumun bilinmesi de özenli davranma yükümlülüğümü artırıyordu.
Baro başkanının kişilik yapısını da anlamıştım, Adalet Partisi İl başkanıydı. Ben de staj bittikten bir süre sonra CHP İl Gençlik Kolu Başkanı seçildim.
Bu koşullar içinde baro ile ilişkilerimi canlı tutuyordum. Örneğin stajım sırasında eski baro başkanlarından Av. Mahmut TUNA vefat etti. Tekirdağ’da cenaze için çelenk hazırlayabilecek çiçekçi yoktu. Babam ile birlikte babamın otomobili ile İstanbul’a gittik. Çelenk yaptırdık ve alıp geldik. Bu tür ilişkiler içindeydim, mahkeme kalemleri ile ilişkim de gayet iyiydi. Stajı avukatlığın ve adliyenin inceliklerini öğrenmek olarak değerlendirdiğim için; posta listesi hazırlamaktan tebligat zarfı üstü yazmaya, dosya düzenlemeye arşivden dosya çıkarmaya kadar her işi yaptım.
Bu ilişkiler bana hem çok şey öğretti hem de avukatlığa başladığımda aynı çizgiyi sürdürmeme yardımcı oldu. Hakim ve savcılar ile ilişkilerimde aynı düzeydeydi. Örneğin çok okuyan, tam bir kitap kurdu olan, ayrıca Tekirdağ ile ilgili bir de kitap yazmış olan Asliye Hukuk Hakimi Adnan ÖNELÇİN faiz konulu staj ödevi yapmamı istedi. Ödevimi beğenmesi yazmaya olan hevesimi hem arttırdı hem de cesaretlendirdi. Stajım bitmeden biri, “Türkiye’de Hukuk Eğitimi” başlıklı diğeri de Tekirdağ Adliyesi’ndeki sorunları anlatan “Yargısal Bunalım Ve Bir Örnek” başlıklı iki makale daha yazdım. Bu üç makalem Doğan AVCIOĞLU ve Kemal BİSALMAN’ın çıkardıkları, Uğur MUMCU’nun yazarlarından olduğu Yeni Ortam gazetesinde yayımlandı. Yayımlanma biraz gecikince gazeteye bir sitem mektubu yazmıştım.
Stajımın Avukat Vecih USEL’in bürosunda tamamladığım ikinci altı aylık bölümüne de aynı titizlik ve düzenle devam ettim. Sabah Vecih Bey’den önce geliyor, tek odalı büronun temizliğini de yapıyordum. Bürodaki daktilo Remington marka antika bir daktilo idi, eskiliğine karşın çok iyi iş görüyordu. Klavyesi farklı olduğu için ben kendi FACIT marka daktilomu getirdim.
Bu daktiloyu fakülte ikinci sınıftayken babam almıştı, derste tuttuğum notları evde daktiloda temize çekiyordum ve daktilo ile yazma alışkanlığımı geliştiriyordum.
Staj sırasında dilekçe yazarak para kazanmaya da başlamıştım. Vecih bey, sabah bürodan dosyalarını alıp hemen adliyeye duruşmalara gidiyor, ben yazıhanede kalıyordum. Avukat Osman KİPER’in yazdığı pratik bilgiler ve dilekçe örnekleri içeren “Avukatım Yanımda” isimli bir kitabım vardı. Bu kitap çok işime yaradı, çok dilekçe yazdım.
Vecih Bey’den çok şey öğrendim; Tekirdağ Barosu’nun kurucu başkanı olan Cevdet USEL’in tümü avukat olan üç oğlunun en büyüğü idi, bir kardeşi daha önce sözünü ettiğim Baro Başkanı Nezih Bülent USEL, diğeri de Çorlu’da avukatlık yapan Özülkü USEL idi. Vecih bey de baro başkanlığı ve Barolar Birliği delegeliği yapmıştı, işine çok titiz, çok düzenli, şık giyinen bir beyefendi idi. Kabataş Lisesi’nden mezun olmuştu.
Stajımı tamamladım ve 22 Nisan 1974 tarihinde ruhsatımı alarak avukatlığa ilk adımımı attım. Stajım devam ederken ruhsatname aldıktan sonra ne yapacağımı bir şekilde planlamıştım. Aynı dönem staj yaptığımız Halit Eren’in yanında staj yaptığı Avukat Altan ÖZSOY genelde taşınmaz davalarına ve özellikle de paydaşlığın giderimi, o zamanki deyimle izale-i şuyu davalarına bakan, mesleğe de devam etmek istemeyen bir ağabeyimizdi. Halit EREN’e bürosunu devretme teklifinde bulununca Halit de bana birlikte çalışmayı teklif etti. Altan ÖZSOY bizden toplamda 8.000 lira istiyordu. Paylaştık, annemden aldığım 4.000 lira ile devam eden davaları ve mobilyası ile birlikte tek odalı büroyu Altan ÖZSOY’dan devraldık. Halit ile ortak olarak çalıştık ancak onun gözü ticarette olduğu için bir süre sonra ayrıldık. 1985 yılında Adalet Han’da iki odalı bir büro satın alıp taşınana kadar on bir yıl şimdi Yaşar Konak olarak isimlendirilen o tarihte ise iki katlı olan ahşap binanın zemin katındaki, kapısı doğrudan sokağa açılan düz ayak büroyu kullandım.
Bu süreçte 21 Aralık 1974 tarihinde yapılan baro genel kurulundan başlayarak, 1987’de milletvekili olana kadar Tekirdağ Barosu yönetimine seçildim ve genel sekreter olarak görev yaptım.
Söz buraya gelmişken biraz da o dönem avukatlık bürolarından bahseder misiniz?
Söz buraya gelmişken 1985 öncesi avukat bürolarını anlatayım.
Avukat yazıhanelerinin günümüz olanakları ile uğradığı değişim, “büro”, “ofis” gibi Türkçe kökenli olmayan kelimelerle ifade edilmelerini sağlayan değişimi de beraberinde getirdi. Keşke “yazıhane” kelimesini kullanmaktan vazgeçilmese idi.
Tekirdağ’ın 1970’li yıllardaki mütevaziliği ve sakinliği içinde yazıhanelerimiz de aynı sadelikte idi.
Yazıhanelerin hemen hepsi, içinde Adliye’yi de barındıran Valilik Binası’nın yakınında yerleşmişti. Binalar ahşap olduğu için bunların zemin katlarında, doğrudan sokağa cephesi ve camı olan tek odalı düzayak bölümler kullanılıyordu. Özellikle akşamüstleri hava karardıktan sonra ışığı yanan yazıhanelerde kim var kim yok görülürdü.
Halen aynı binada devam eden Ziraat Bankası’nın hemen yanında, Av. Altan ÇULHA’nın kayınpederi Niyazi ORAL’a ait üç katlı büyük ahşap konağın zemin katındaki; eşimin amcaları Av. Ahmet AKÇAKAYA ile Av. Rehai AKÇAKAYA kardeşlerin yazıhanesi, hemen bitişiğinde Av. Altan ÇULHA. Bu iki yazıhanenin ayrı bir hikayesi vardır: o yıllarda tek şube olan Ziraat Bankası müdürü Trabzon kökenli Adil ÇULHA, ailesi ile birlikte bankanın üst katındaki lojmanda yaşamaktadır. İki oğlu, Altan ve Rifat hukukçu olur. Altan ÇULHA önce Adalet Bakanlığı bünyesinde çalışmayı tercih eder ve savcı olur, Rifat ise Edirne’de avukatlığı tercih eder. Altan ÇULHA, lojmana bitişik konağın kızı Perihan ile evlenir. Bir süre Anadolu’da görev yaptıktan sonra avukatlığa başlamak üzere Tekirdağ’a döner. Bunun üzerine Akçakaya kardeşlerin kiracı oldukları yazıhane bölünerek Av. Altan ÇULHA’ya yazıhane yapılır.
Buradan sırasıyla devam edersek; Niyazi Bey’in konağı bitişiğinde şimdilerde içinde avukat yazıhanelerinin de bulunduğu, ismini sahibi Yaşar ERYALÇIN isimli bayandan alan Yaşar Konak Pasajı bulunuyor. O yıllarda iki katlı, büyükçe ahşap bir bina idi ve Altan Çulha’nın yazıhanesinden sonraki ilk yazıhane Halit EREN ile birlikte Av. Altan ÖZSOY’dan devraldığımız yazıhanemiz idi.
Bizim bitişiğimizde Av. Recep UZSOY… Baro başkanlığı da yapmış olan Recep UZSOY’un yazıhanesi sakinleri ile birlikte başlı başına önemli bir nokta idi. Recep UZSOY’un yazıhanesi, önünde alemünit fotoğrafçısı (sokak fotoğrafçısı) olan bir yazıhane idi. Oğlu Tuğrul YORULMAz liseden sınıf arkadaşım olan Fikret Amca bu yazıhanede fotoğrafçılık yapardı; yaz kış demeden sabah erken gelip yazıhane içindeki ayaklı fotoğraf makinesini camın önüne çıkarır, taburesini yerleştirir, siyah fon perdesini cama asıp müşteri beklemeye başlardı. Çektiği fotoğrafları da cama gerdiği ipte kuruturdu.
Sırayla devam edersek hemen bitişiğinde CHP merkez ilçe başkanı iken trafik kazasında vefat eden avukat Rıdvan İŞSEVER’in yazıhanesi vardı. Rıdvan İŞSEVER’in ölümü üzerine Tekirdağ Barosu, aynı dönemde staj yaptığımız Avukat İlhan AVCIOĞLU nu işleri takiple görevlendirmişti. İlhan AVCIOĞLU bu yazıhanede devam etti ve ölümüne kadar kullandı.
Hemen bitişiğinde Avukat Cavit TURGAY’ın yazıhanesi vardı. Cavit TURGAY’ın eşi Betül TURGAY Hazine avukatı olarak görev yapıyordu. Baro başkanlığı yapan Cavit TURGAY, Tekirdağ barosundan Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu üyeliğine seçilen ilk avukattır. Cavit Bey’den sonra Türkiye Barolar Birliği organlarına ben seçildim ve iki dönem Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu üyeliği ve genel sekreterliği yaptım. Benden sonra Tekirdağ’dan Birlik organlarına seçilen henüz çıkmadı. Cavit Bey’in Avukatlar Sokağı’na dönen köşedeki yazıhanesinin de kapısı diğerleri gibi doğrudan sokağa açılıyordu. Farkı ise köşede olması ve bu nedenle her iki yöne bakan büyük pencereleri olmasıydı. Yazıhanenin içini akvaryum gibi gelip geçen izleyebiliyordu. Cavit Bey bir süre Avukat Halil YAZGI ve Avukat Füsun CİNGÖZ ile çalıştı.
Karşı köşede emekli öğretmen İhsan Bey’in yaşadığı iki katlı ahşap ev vardı. Zemin kat İhsan Bey’in işlettiği kırtasiye dükkanıydı. Cavit Bey’in hemen bitişiğinde, köşeyi dönünce benim staj yaptığım Avukat Vecih USEL’in yazıhanesi vardı. Bu yazıhane ile Yaşar ERYALÇIN’ın ahşap binası bitiyordu. Avukat sayısı arttıkça bu sokakta avukatlar için düzenlemeler yapılıyordu. İlk örnek Vecih Bey’in yazıhanesinden sonra bahçeye ama gene yola cepheli küçük bir tek odadan ibaret Ancak bu sefer beton bir yazıhane ilave edilmişti. Burada da Nevzat MALKOÇLAR avukatlık yapıyordu. Nevzat MALKOÇLAR’ın kardeşi Teoman MALKOÇLAR Denizli’nin Çal ilçesinde kaymakam olarak görev yapmaktayken ayrılıp Tekirdağ’a geldi ve Nevzat MALKOÇLAR’ın karşısındaki evin bahçesine tek oda olarak yapılan yazıhaneye yerleşti. Zaman içinde bu sokakta avukat yazıhaneleri yerleşti ve sokağın adı Avukatlar Sokağı olarak kaldı.
Şimdi Avukatlar Sokağı’ndan geri çıkıp valilik binasının karşısındaki yazıhaneleri sıralamaya devam edersem; zaten bir şey kalmadı iki yazıhane var. İhsan Bey’in Dükkanın yanında çay ocağı olarak Kahveci Salih’in işlettiği bir yer vardı. Hemen bitişiğinde askerlik görevini Tekirdağ’da yedek subay olarak yaparken Namık Kemal Lisesi beden öğretmeni Kadriye Hanım ile tanışıp evlenen ve bu şekilde Tekirdağ’a yerleşen Avukat Acar ÖZESEN’in yazıhanesi vardı. Bu yazıhaneden sonra yeni yapılan bir apartmanın zemin katındaki gene kapısı sokağa açılan genişçe bir büroda Nezih Bülent USEL, Ömer YÜKSEL ve Bener GENÇAY birlikte çalışıyorlardı.
O zamanlar adliye binaları nasıldı?
Avukatlıktaki bu dönemimin ilk on bir yılı mahkemeler, savcılık ve baronun Valilik binasındaki kışın sobayla ısınan odalarda görev yaptığı dönemde geçti.
Avukatların duruşma beklediği genişçe oda “baro” anlamına geliyordu.
Bu odanın dolap ve perde ile ayrılan bir bölümünde Sulh Hukuk Mahkemesi mübaşiri Osman Aşkıncı fotokopi çekiyordu. Emekli olunca baro personeli olarak devam etti. Osman ağabey, fotokopi işi yanında arşivden dosya çıkarır, kitap ciltler ve her işe koşardı. Burada gördüğüm ilk fotokopi makinesi, fotokopi kağıdının da fotoğraf banyosu gibi sıvı ilaçlar içinden geçirildiği bir makine idi.
Genel sekreterliğimin ilk yıllarında yazı işlerini yürütecek bir personel olmadığı için başkan ve yönetim kurulu üyeleri imece usulü ile işleri yürütürdük. Nezih Bey’in başkanlığı döneminde Barbaros Köyündeki yazlık evine dosyaları götürüp çalışırdık.
Av. Rifat VERDİGİL’in baro başkanlığı döneminde işleyişe ilişkin eksikleri bir ölçüde giderdik. Ceza Mahkemeleri Yazı İşleri Müdürlüğünden emekliye ayrılan Osman İLK yazı işlerini yürütmek üzere işe alındı. Yönetim kurulu toplantıları duruşmaların beklendiği odanın duvarları boyunca sıralanmış koltuklarda oturularak yapılırdı. Büyük bir toplantı masası alındı ve masanın etrafında toplanmaya başladık. Rifat beyin bürosu ve evi Çorlu’da idi. Baro işlerini Çorlu’dan gelerek yürütüyordu. Özel otomobili olmadığı için de genelde Çorlu’dan bir meslektaşımız getiriyor ya da minibüs ile geliyordu. Dönüşünü de uygun olan yönetim kurulu üyemiz sağlıyordu. Benim otomobilimle çok Tekirdağ Çorlu yolculuğu yaptık. 70’li yıllarda yaşanan şiddet olayları karşısında Tekirdağ Barosu’nun tepkilerini ve önerilerini belirtmek üzere, baro tarihinde bir ilk olarak “Anarşi ve Anarşik Olaylar” gündemli olağan üstü genel kurul toplantısı düzenlendi. Rifat VERDİGİL’in bu toplantıdaki konuşmasını Tekirdağ Milletvekili Av. Yılmaz ALPASLAN’ın sahibi olduğu Çorlu Devrim Gazetesi kitapçık olarak bastı.
Baro genel kurulundan söz etmişken, genel kurul toplantılarının valilik binasının üst katındaki İl Genel Meclisi Salonu’nda yapıldığını belirtmeliyim. Bu salon daha sonra bitişiğindeki makam odasıyla birleştirilerek vali için büyük bir makam odasına dönüştürüldü. Baro genel kurulları da zaman içinde Halk Eğitim Merkezi, Eğitim Araçları gibi kurumların salonlarında toplandı.
Bu dönemde aynı ortamda çalışmaktan zevk duyduğum yargıçlarımızı hoş anıları ile saygı ile anıyorum. Örneğin Sulh Ceza Yargıcı Satia ERK ile eşi Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Kemalettin ERK… Görev başındaki tavırları, meslektaşları ve çalışanları ile ilişkilerindeki nezaketleri ile örnek aldığımız büyüklerimizdi. Herkese hatta birbirlerine “siz” diyerek hitap ederler, selam vermeden geçmezlerdi. Satia Hanım’ın elinde yelpaze eksik olmaz, sıcak havalarda pilli vantilatör kullanırdı.
Satia Hanım’ın nezaketinin bir diğer örneği de aramızda hala andığımız bir tanık dinleme olayıdır. Satia Hanım bir hakaret davasında bir kadın tanık dinlemektedir. Sanık vekili de Av. Altan ÇULHA’dır. Trakya’da genelde kadın hakimlere de “hakim bey” şeklinde hitap edildiği için tanık da hakimin, “anlat kızım” çağrısına “Anlatamam akim bey utanırım” yanıtını verince hakimin “Anlat kızım, burası mahkeme her şeyi anlat” demesinden cesaret alıp küfür içeren sözleri adlı adınca saymaya başlayınca, Satia hanım, neye uğradığını şaşırarak tanığı susturur. Ancak tutanağa nasıl yazdıracaktır? Katibesine “Yaz kızım” der; “Tanık ayıp ayıp şeyler söyledi.” Altan Ağabey’in tanıklığı ile öğrendiğimiz bu olayı yıllardır anarız.
Satia ERK ile benim anım ise fakülte öğrencilik yıllarıma kadar gidiyor:
1970 yılı Temmuz ayında otomobil ehliyet aldım, babamın 1957 model Opel Kapitan marka bir otomobili vardı. Bir ay sonra bu araçla Tunca Plajı’ndan dönerken Cezaevi önünde direksiyon hakimiyetini kaybettim ve kumsala uçtum. Allahtan otomobilde yalnızdım. Araç zarar gördü, fazla bir yara almadan kurtuldum fakat tehlikeli araç kullanmak suçundan sanık olarak Sulh Ceza Mahkemesine mevcutlu olarak çıkarıldım. Kimlik bilgilerimden anne ve babamı tanıyan Satia Hanım daha ben odaya girer girmez; “Ah evlatçığım ah, nasıl yaptın bu dikkatsizliği, annen baban ne kadar üzülmüştür, vah vah çok üzüldüm. Bu sana ders olsun aman dikkatli ol.” uyarısında bulundu. Fakülteyi bitirip stajımda ve avukatlığımda kendisi ile karşılaştıkça hep bu olayı hatırladık.
Bu kazadan sonra otomobil tamir edilemedi, hurda olarak satıldı. İki yıl kadar otomobilsiz kalındı. 1972’de Renault marka bir otomobil alındı. Sebep olduğum bu sıkıntılı durumu hatırladıkça üzülürüm.
O dönemin en kıdemli yargıcı Asliye Ceza Yargıcı Hasan Refik SALAHOR, nam-ı diğer “Arap Hakim” idi. Bu lakap ten renginin çok koyu olmasından kaynaklanıyordu. “Nev-i şahsına münhasır” tanımına dört dörtlük uyan bir büyüğümüzdü. Çok şık giyinirdi. Yaz mevsimi giydiği beyaz takım elbise ten rengi ile dikkat çeken bir zıtlık oluştururdu. Ayaklarındaki nasırın verdiği rahatsızlık nedeni ile hafif sallanarak yürürdü. Konuşurken “r” sesini söylemezdi. Duruşmalarda sert davranır, bu sertliği mübaşiri Naci ÜLGEN yumuşatırdı.
Adnan Önelçin’den sonra Asliye Hukuk Yargıcı olarak Erdoğan GÖKÇE atandı. Erdoğan Bey, Edirne kökenli, Türk Sanat Müziği hayranı, çok titiz, prensip sahibi, tutumlu bir yargıçtı. Türk Müziğine ilgisinde Prof. Dr. Nevzat ATLIĞ ile akraba olmasının da etkisi vardı. Not aldığı kağıtları ziyan etmez, arkasını çevirir kullanır, sonra da farklı renkli kalem ile tekrar kullanırdı. Yanına pusula, düdük, silgi almadan keşfe gitmez, ince bir ipe dizdiği bu gereçleri boynunda taşırdı. Ölçüm yapan fen memuru bilirkişinin yanından ayrılmazdı. Duruşma tutanaklarını ayrıntılı düzenler, söylenenleri hemen hemen aynen tutanağa geçirirdi. Bir tazminat davası duruşmasında İstanbul’dan gelen bir meslektaşımız beyanda bulunurken, kendisinin bu tür davalarda uzman olduğundan, İstanbul’daki çalışma yöntemlerinden de söz etti. Erdoğan bey derhal her söyleneni tutanağa yazdırmaya başlayınca, meslektaşımız telaşla “Bunları yazmanıza gerek yok, bilgi için söylemiştim.” Şeklinde düzeltmeye çalıştı. Erdoğan Bey, “Yok kardeşim ne söylediysen yazarım.” diyerek duruşmaya devam etti. İstanbul’a atanan Erdoğan Bey, emekliliğinde fiilen avukatlık yapmasa da avukatlık ruhsatı alıp tenkis davalarında bilirkişilik yaptı.
Refik Bey’den sonra Asliye Ceza Yargıcı olarak Gemlik’ten tayinle gelen İsmet AKDAĞ görev yaptı. İsmet Bey Karadeniz kökenli olmanın bütün özelliklerini gösteren, özü sözü bir değerli bir yargıçtı. Daha sonra emekli olana kadar Ağır Ceza Mahkemesi başkanı olarak görev yaptı. Oğlu Halil Akdağ, yargıçlıkta Yargıtay üyeliğine kadar yükseldi. İsmet Bey asliye cezada iken benim sanık vekili olduğum bir duruşmada yaşadığımız bir olayı anlatayım: Duruşma yargıcın odasında yapılıyor, tanık dinliyoruz. Mübaşir sırasıyla çağırıyor, bir tanığın ifadesi bitti diğeri çağırılacak fakat o sırada mübaşir Fevzi koridora çıkmıştı. İsmet Bey, düğmesi yerde ayağının yanında olan zile basıp çağırmak istedi, çalmayınca elektrik olmadığı anlaşıldı. Ben de kapıyı açıp mübaşiri içeri çağırdım. İsmet Bey o katıksız Karadeniz şivesi ile hızlıca ve sertçe; “Oğlum neredesin zaten ceryan yok bir yere ayrılma.” diyerek kızdı. Ne olduğunu anlayamamış durumdaki mübaşir Fevzi kapıyı açtı ve koridora doğru var gücüyle “ceryan yook” diyerek seslendi ve içeri döndü. Kahkahamızı tutmaya çalışırken İsmet Bey’in, “Ne yaptın?” sorusuna mübaşir “Şahidi çağırdım.” cevabını verince odadaki hepimiz katılarak gülmeye başladık.
1983–1990 yılları arasında baro başkanlığı yapan ve benim de milletvekilliği öncesi yaklaşık dört yıl yönetim kurulunda genel sekreter olarak birlikte çalıştığım Orhan GÜNGÖR, ABD’nin 26 ncı Başkanı Wilson’un “Seçtiğim meslek siyaset, girdiğim meslek avukatlıktı. İkincisine girişim birincisine götüreceği içindi.” ilkesi doğrultusunda CHP’de siyaset ile avukatlığı birlikte yürütmeye çalıştı. Eşi Evren GÜNGÖR de başarılı bir iç hastalıkları uzmanı olarak görev yaptı.
Çalıştıkları İstanbul’dan, hatırladığım kadarı ile 1974 yılında Tekirdağ’a ailecek geldiler. Orhan GÜNGÖR aynı dönemde staj yaptığımız Av. Saffet CAN ile avukatlık bürosu kurdu. CHP üyeliğini İstanbul’dan Tekirdağ’a aldı. Benim İl Gençlik Kolu Başkanı olduğum dönemde il yönetim kurulu üyesi oldu. Saffet de Merkez İlçe Başkanlığı yaptı.
Orhan GÜNGÖR Tekirdağ Postası isimli bir günlük gazete kurup yayına başladı. Sorumlu Müdürü Av. Saffet CAN, başyazarı da Av. Altan ÇULHA idi. Hemen ilan ettiği milletvekili olma hedefine ulaşmada gazetenin katkısı olacağını düşünüyordu.
Orhan GÜNGÖR iddialı, heyecanlı, müteşebbis ruhlu bir ağabeyimizdi. Bugün Değirmenaltı mevkiindeki Hukukçular Sitesi onun eseridir. Baro başkanı seçildiğinde meslektaşlar için konut kooperatifi kurma fikrini ortaya attı. Benim de yönetiminde olduğum yapı kooperatifini kurduk. Arsayı satın aldık. Hemen Yalova’dan fidanlar getirip bir kenara diktik. Sulamasını zaman zaman arabamla su taşıyarak yapıyordum. Müteahhit olarak İsmail BAYOL ile anlaştık ve inşaat sorunsuz olarak tamamlandı. O dönemde Tekirdağ için örnek durumda olan bir site ortaya çıkarıldı. Kura ile belirlenen daireler ortaklara teslim edildi.
Sitenin bulunduğu sokağa vefatından sonra Av. Orhan Güngör Sokağı ismi verildi. Yeri gelmişken avukat ismi verilen başka sokaklar da olduğunu ve bu isimlendirmenin 1980 öncesinde belediye meclisi üyeliğim döneminde benim önerimle yapıldığını da belirtmeliyim. Şehrin yeni açılan sokaklarına Av. Cevdet USEL, Av. Reha AKÇAKAYA ve Av. Mahmut TUNA isimleri verildi.
Binaların bitişi benim milletvekili olduğum döneme rastladı. Bize çıkan dairemizin içinde istediğimiz gibi bir düzenleme yapamadan Atatürk Bulvarı’nda kiracı olduğumuz Eymen BALKIR’a ait evden eşyalarımızı taşıdık. Ancak uzun süreli oturma imkanımız olamadı. Başbakan Başdanışmanlığı görevim bitince lojmanı boşaltıp ORAN’da kiraladığımız daireye Tekirdağ’dan eşyalarımızı getirdik, boşalttığımız daireyi kiraya verdik, daha sonra da sattık.
Orhan Güngör’ün bir başka başarısı da Türkiye Barolar Birliği 18. Genel Kurulu’nda 19. Genel Kurulun Tekirdağ’da toplanması kararının alınmasını sağlayacak etkinliği göstermesidir. Sonuçta genel kurul 15 ve 16 Mayıs 1987 tarihlerinde Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek yargı organları başkan ve temsilcileri ve barolardan seçilen 150 delegenin katılımı ile toplandı. Bu düzeyde bir toplantı Tekirdağ’da ilk kez yapılıyordu. Av. Teoman Evren bu genel kurulda Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına yeniden seçildi. Toplantı düzeninden, baloya, şehir gezisinden misafirlerin konaklaması ve ulaşımlarına kadar herkesin memnun olduğu bir organizasyon gerçekleştirdik.
Orhan GÜNGÖR’ün eşi Dr. Evren GÜNGÖR ile olan anımı da anlatmalıyım: Evren Hanım mide kanaması geçirdiğimi sokakta tesadüfen karşılaştığımızda yüzüme bakarak teşhis etti. Şöyle oldu; yıllardan herhalde 1985 idi. Haziran ayı, kiraz mevsimi ben de kirazı çok severim. O günlerde giderek artan bir halsizlik yaşıyordum. O kadar ki ayakta sakal traşı olamayacak halde idim, oturmadan yapamıyordum. Halsizliğimi duruşma ve keşif yoğunluğuna, diğer değişiklikleri de çok kiraz yememe veriyordum. Bir gün öğle saatlerinde Ziraat Bankası’nın köşesinde Evren Hanım ile karşılaştım. Yüzüme dehşetle bakarak; “Sokaklarda ne dolaşıyorsun, sen mide kanaması geçiriyorsun, hemen git tahlil yaptır.” diyerek bağırdı. Tahlilleri yaptırdım, doktor hanım haklı çıkmıştı…
Avukatlığa başladıktan sonra artık sıra evliliğe gelmiş olsa gerek. Evliliğiniz nasıl oldu, eşinizden ve çocuklarınızdan bahseder misiniz?
Anlattığım gibi, 17 Aralık 1951, İstanbul Karagümrük doğumluyum. Babamın tayini nedeni ile 7 yaşında, 1958’de Tekirdağ’a taşındık yani “anadan doğma” değil ama “sonradan olma” Tekirdağlıyım. Bu konu açılınca hep söylerim, bizi ailecek Tekirdağlı yapan 27 Mayıs ihtilalidir. Şöyle, babam Tekirdağ’a atandığında binbaşı idi, 1959 yılında yarbaylığa terfi etti. Terfi sonrası doğal olarak bir başka yere ve göreve atanmasını beklerken 27 Mayıs oldu ve babam emekli edildi. Annem, Tekirdağ İnönü İlkokulu’nda öğretmen, kız kardeşim Alev henüz 5 yaşında, ben ilkokul üçteyim, nereye gideceğiz? Tekirdağ’da kaldık. “Yıldızın parladığı an” da diyebilirsin.
Emekli edilen subaylara çeşitli kurumlarda sivil savunma uzmanlığı görevi veriliyordu. Babama da Tekirdağ Devlet Hastanesi’nde görev verildi. Ancak ne de olsa yarbay ve isteği dışında emekli edilmiş, gergin, başhekimin emri altına giremedi. Edebiyata çok meraklı idi şiir yazar, toplantılarda konuşmalar yapar, şiirler okurdu. Tekirdağ Namık Kemal Lisesi’nde vekil öğretmenliğe başladı. Başta Türkçe ve edebiyat olmak üzere bir çok farklı derse girdi.
Tekirdağlı olmamız işte böyle ve ben hep kendimi “Tekirdağlı” olarak isimlendirdim ve gurur duydum. Mesleğime Tekirdağ’da başladım, burada evlenip yuva kurdum.
Evliliğim de Tekirdağ’ın bilinen, köklü ailelerinden Akçakaya’lardan Sevim ve Kemal AKÇAKAYA’nın kızı Füsun ile oldu. Tanışmamız; o yıllar herkesin birbirini tanıdığı yıllar, okul yolunda, çarşıda, sahilde karşılaşıyorduk. Bakışma, selamlaşma derken iş istemeye kadar gitti. Füsun o sıralar yani 1975, Edirne Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümü öğrencisi idi. Ben de yeni avukat. Sözlendik. Ben kısa dönem, üç ay Isparta’ya askere gittim. O zamanlar Renault otomobilim var. Askerden dönüşte hafta sonları Edirne seferlerimiz başladı. 17 Temmuz 1976‘da İstanbul Ataköy’de Ancelo’da nişan törenimiz yapıldı. Nişan yüzüklerimizi senatörümüz Hayri MUMCUOĞLU taktı. Her şey çok güzeldi fakat 17 gün sonra 4 Ağustos 1976’da bir felaket, Füsun’un babası trafik kazasında vefat etti. Her şey allak pullak oldu. Bir yıkım ve perişanlık. Füsun’un okuluna devam etmesi mümkün olamadı ve 1 Nisan 1977’de Tekirdağ Tarsal’da nikah, İstanbul Yeniköy Carlton Otel’de kokteyl ile evlendik. Hayri MUMCUOĞLU ile birlikte Münir ve Göksel Karaevli’nin babası Ahmet Karaevli nikah şahidimizdi. 1979’da kızım Ceren, ardından 1985’de oğlum Nazım Can doğdu. 45 yılını doldurduğumuz mutlu bir evliliğimiz var.
Bütün bu süreçte ben yerel siyasetin içinde etkin genç bir avukattım. Bu durum daha başlangıçta evliliğin bütün yükünü eşimin üstüne yıkmıştı. Füsun sağ olsun bu yüke dayandı. Kongreler, adaylıklar, seçimler, il başkanlıkları, belediye meclisi üyelikleri, milletvekilliği, genel sekreter yardımcılığı ve sonrasındaki görevlerin yoğunluğu benim ev, aile ve çocuklar ile ilgimi hep eksik bıraktı. Örneğin, milletvekilliği dönemimde Ankara’da TBMM lojmanlarında yaşarken eşim ve oğlum ile karşılaşan Kırklareli Milletvekili arkadaşım Gürcan ERSİN, henüz üç yaşındaki oğlum Nazım Can’a “Baban nerede?” diye sorunca oğlumdan “Babam taşındı.” yanıtını alıyor. İşte böyle.
Bu yoğunlukta iki çocuk büyüttük ikisi de başarı ile okudular kızım Bilkent Üniversitesini bitirerek uluslararası ilişkiler uzmanı olarak akademisyen oldu. Halen Nevşehir Hacıbektaş Veli Üniversitesi’nde doktor öğretim üyesi. Oğlum da Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini bitirdi. Eşi Feyzan ile kurdukları şirketlerinde sanat direktörü.
Siyasete ilk adımınızı nasıl attınız?
Daha önce de belirttiğim gibi siyasete ve siyasetçilere küçük yaşlarda ilgi duymaya başladım. Gazetede siyasi haberleri okumak ve radyoda siyasi haberleri dinlemekten zevk alırdım. Milli bayram törenlerine katılmak, vali, belediye başkanı ve garnizon komutanının önünden resmigeçitte geçmek beni ayrıca heyecanlandırırdı.
Lise öğrenciliğim sırasında bu ilgim daha da bilinçli hale geldi. Ayrıca çok okuyordum. Tekirdağ’da düzenlenen siyasi mitinglerin tümünü izlemeye çalışırdım. Siyasi liderleri görmek, konuşmalarını dinlemek hoşuma giderdi. Üniversitede bu ilgim daha da gelişti ve ideolojik içerik kazandı. Bu ilgi ve bir anlamda alt yapı ile 18 yaşını 1970’de bitirince, fakülte ikinci sınıf öğrencisi iken İl Başkanı Burhan Karaevli’nin öncülüğü ile CHP’ye üye olarak siyasete ilk adımı attım ve süreç başladı. Aslında şanslı olduğumu düşünüyorum; o da şöyle: Tekirdağ gibi ölçüleri küçük ve kültür düzeyi yüksek bir çevrede siyasette tanınmak kolay oldu. Tekirdağ o zaman 20 bin nüfuslu bir kentti, üniversite öğrencisi parmakla gösterilebilecek kadar azdı.
CHP’de Tekirdağ Merkez İlçe Gençlik Kolu üyesi olarak devam ettikten sonra 1976’da İl Gençlik Kolu başkanı seçildim. O dönemde İl Gençlik Kolu ve İl Kadın Kolu Başkanı ana kademe İl Yönetim kurulunun doğal üyeleri idi.
Birlikte siyaset yaptığım arkadaşlarımdan Recep PALABIYIK, Birkan SEZEN, Fehim İLHAN, Hüseyin İLHAN, Ali YILMAZ, Recep ÜNER, Sertuğ ÖZKAN, Ali BOZKURT’u hemen sayabilirim. Zaman içinde, Ömer AYGAR, Erol KOMUT, Emin DİKEN, Cüneyt ÖZKAN, Hasan MEMİŞ, Bülent BİRGİLİ, Hasan DURSUN da katıldılar. İsimlerini verebildiğim bu arkadaşlarım doğrultularından bir sapma yaşamadan siyasi çizgilerini sürdürdüler, CHP ve SHP içinde çeşitli görevler aldılar. Recep PALABIYIK ilçe başkanı, Hasan MEMİŞ ilçe başkanı ve il başkanı olarak görev yaptılar. Dostluk ve arkadaşlığımız hala sürüyor. Eser MARMARA, Turgay ENGİN gibi arkadaşlarım hep yanımda oldular. Bu arkadaşlarım ile hem siyasi hayatımda hem de özel hayatımdan unutamadığım anılarım var. Örneğin; Recep, eşi Işıl, ben ve eşim Füsun, Bursa – Yalova yolunda Orhangazi yakınlarında kardan yolda kalıp otomobilimizi terk ettik. Nasıl oldu dersen. Benim aculluğumdan, anlatayım. Recep ile Işıl’ın İstanbul’daki düğün sabahı, 1979’un Şubat’ı idi sanırım, birlikte Bursa’ya kaplıcaya gittik. Gönlüferah Oteli’ne yerleştik. Sabah kalktık ki kuvvetli kar yağıyor her yer bembeyaz. Bugün anlam veremediğim bir şekilde paniğe kapıldım, Tekirdağ’a dönmekte ısrar ettim. Kar biraz yavaşlayınca yola koyulduk ancak Orhangazi’ye kadar gidebildik. Yokuşta kaldık. Kar tipi halinde yağıyor, korkuyla arabayı bırakıp, geçen kamyonu durdurduk. Fakat yokuş, bizi almak için duran kamyon kalkamadı, indik. Bir süre sonra geçen otobüs bizi aldı. Yalova’ya gelebildik. O tarihlerde annem ve babam Yalova’da yaşıyordu. Yol açılıp otomobili almaya gidene kadar onların misafiri olduk. Kaplıca otelini bırakıp sobalı evde bir kaç gece kalmıştık, kendime kızarak hep hatırlarım.
Recep Palabıyık ile unutamadığım ve de her anımsadığımda ürperdiğim bir diğer anım da Recep’i boğulmaktan kurtarmamızdır. Anlatayım. Tekirdağ Beyazköy Sitesi’nde daha önce isimlerini andığım arkadaşlarımın bir bölümü ile komşuyuz. Eser Marmara’nın balığa çıktığı küçük bir teknesi var, zaman zaman bizleri de gezdiriyor. Amerika’dan döndüğüm 1993 Ağustosunda rüzgarlı bir Pazar günü Değirmenaltı’na gitmek üzere, Eser, Turgay, Recep, Salim Ekici ve ben tekneye doluştuk. Benim başımda Amerika’dan getirdiğim beyzbol kasketi var. Sözü kasketime neden getirdiğim birazdan anlaşılacak. Tekneye bindik, kuvvetli rüzgar yelkeni zorluyor ve hızla kıyıdan uzaklaşıyorduk. Bu sırada Recep “ben gelmeyeceğim” diyerek tekneden atlayıp yüzmeye başladı. Üç dört dakika geçmişti ki kasketim denize uçtu. Malım kıymetlidir; “şapkam da şapkam” feryadım üzerine çaresiz tekne geri döndü. Eğilip kasketi denizden aldığım sırada ileride Recep’in el kol hareketleri ile batıp çıkarak yardım istediğini gördük ve hızla yanına gitmeye çalıştık. Ulaştığımızda Recep bitkin durumdaydı, zar zor tekneye alarak dinlendirdik ve Beyazköy’e kıyıya döndük. Rüzgar ve dalgalarla mücadelede dayanma gücü kalmadığını, nerede ise kendisini bırakma noktasına geldiğini anlattı, “yetişmeseydiniz boğulacaktım”, dedi.
Kasket neden önemli? Anlattım sanıyorum, sevip saydığım, örnek aldığım Tekirdağ Senatörü ve Adalet Bakanı olarak görev yapan rahmetli Hayri Mumcuoğlu’nun ABD’de Washington DC yakınlarında Vienna Virginia’da yaşayan kızı İnci ve eşi Akın Üner. Temmuz ayında beni evlerine davet ettiler, bir gece misafirleri oldum. Amerikan beyzbol takımı New York Yankees logolu kasket onların hediyesi ve anısı olarak önemli idi. Recep’in bu olayından sonra kasketin değeri daha da arttı. Anılarda detaya girdik madem Ağustos 1990’de bu arkadaşlarımızla Erdal İNÖNÜ ve Sevinç İNÖNÜ’yü Tekirdağ Değirmenaltı’nda misafir etmemizi de anlatayım. İstanbul’da Bayrampaşa’nın ilçe olması nedeniyle belediye seçimleri yapılacaktı. Bu seçimde SHP içinde aday belirlenmesi tartışmaları İnönü – Baykal çekişmesinde son dönüm noktalarından biri olmuştu. Sonunda seçimi Necdet ÖZKAN ile DSP kazandı. Ayrıca bu günler Irak’ın Kuveyt’i işgal ettiği günlerdi. İşte bu sıkıntılı günlerinde bir rahatlama olur düşüncesi ile Erdal Bey ve eşini Tekirdağ’a davet ettik. Ettik ama nereye, biz iki küçük çocukla Turgay’ın eşi Ümran’ın dedesinin mütevazi evinde kiracıydık. Erdal Bey ve eşinin bu eve sığması mümkün değildi. Çözümü Turgay’ın baldızı Neslihan ve eşi Mustafa ÖĞE buldu. Hemen yandaki babaları Ali YORGANCI’nın apartmanının zemin katında yaşadıkları daireyi boşaltıp İnönü’lere tahsis ettiler. Tabi Erdal Bey’in gelmesi o zamanlar yazlık bir bölge olan Değirmenaltı için bir olaydı, denize girerken, bahçede güneşlenip sohbet ederken, genci, yaşlısı ile komşular tanışmaya, selamlamaya, fotoğraf çektirmeye geldiler. Mustafa ÖĞE teknesi ile Erdal Bey’i, beni, kızım Ceren’i ve Turgay’ın oğlu Umut’u Dut Limanı’na götürdü, denize girdik. Erdal Bey’in bu ziyaretini basına duyurmamıştım. Tekne ile denizden dönerken balkonda yerel gazetecilerimizden Naim ÖRÜ’yü görünce, eyvah dedim, diğer basına ben bu durumu nasıl anlatacağım. Neyse, karaya çıktık, Erdal Bey konusu Kuveyt’in işgali olan ve bu tür durumlar için bir Birleşmiş Milletler Ordusu kurulması gerektiğini ilk defa dile getirdiği bir röportaj verdi. Bu demeç çok ilgi gördü ve akşam haberlerinde yer aldı. Tabi yerel basından beni eleştirenler de oldu. Erdal Bey ve eşinin bu ziyareti sırasında bir akşamüstü İl Başkanı Ahmet HAS, İlçe Başkanı Hasan MEMİŞ, Belediye Başkanı Cemal ÜNLÜSARAÇ da çay sohbetine katıldılar. Recep ve eşi ile de sürekli birlikte idik.
1970’lerden 1990’a atladık ama Gençlik Kolu dostluğu ve arkadaşlığının devamlılığının altını çizmek, genel başkanı hep birlikte misafir ettiğimizi göstermek için anlattım. Şimdi devam edebiliriz.
Siyasete giriş sürecim ile mesleğe, avukatlığa girişim birlikte gerçekleşti. 1973 Nisan ayında avukatlık stajıma başladım. CHP örgütündeki çalışmalarıma mesleğimin de katkısı oluyordu. İl yönetim kurulu toplantılarına katılıyor, etkin oluyordum.
Siyasete böyle bir girişten sonra sizi milletvekilliğine götürecek süreç nasıl oluştu ve gelişti?
Yaşamım boyunca seçildiğim tüm görevlere genel isteğin oluşması ile aday oldum. Böyle bir isteği de yürüttüğüm görevde iyi çalışarak, görevin hakkını vererek sağladım.
Örneğin İl Gençlik Kolu Başkanı olarak görev yaptığım dönem, yani 1970’li yıllar, ideolojik tartışma ve çatışmaların yoğun olduğu yıllardı. Ülke çapında ve yerelde sorunlar yaşanabiliyordu. Bu ortamda mümkün olduğu kadar partiyi ve örgütü sağlam tutmak, bir sıkıntıya yol açmamak gayreti içinde çalışıyordum. Eğitim çalışmaları, paneller, konferanslar, kadın kolu ile birlikte toplantılar düzenliyorduk.
Bu süreç sonunda İl Yönetim Kuruluna girmem istendi ve Burhan KARAEVLİ il başkanı ve ben de il sekreteri seçildim.
Bu dönemde 12 Eylül’e giden süreç yaşanıyordu. Bu kez de il sekreteri olarak süreci kazasız geçirme gayreti içinde çalışıyordum. Yerel yöneticiler ve bürokratlarla ilişkileri yürütüyor, bir yandan da örgütü moralli tutmaya çalışıyorduk.
11 Eylül 1980 akşamı Tekirdağ Gündüzlü köyünde delege tespiti yaptım. Değirmenaltı’nda kiraladığımız yazlık evde sabah marşlarla darbeye uyandık.
Böylece 1983 milletvekili seçimine kadar üç yıl sürecek siyasi yasaklı dönemim başladı.
Yasaklı oldum, çünkü askeri yönetim partilerdeki başkanlık divanı üyelerine de (il başkanı, il sekreteri, il saymanı) yasak getirmişti. Yasaklı olduğum dönemde siyasetle ilgimi kesmedim. Partiler kapatılmıştı, liderler bir süre gözaltına alınmıştı. Yeni dönemde Ecevit liderliğinde yeni bir yapılanma istenildiği için kendisine ulaşmaya çalışıyorduk. Ancak kendisi, hemen harekete geçilmesini ve eski CHP yapısının devam ettirilmesini istemiyordu. Yeni bir parti hayal ediyordu. Hatta eşi ile birlikte Tekirdağ’a geldi. Yat Otel’de görüşüldü. Ecevit herhangi bir oluşumun desteklenmemesini, kendisinin vereceği işaretin beklenmesini istiyordu.
Bu dönemde Arayış Dergisi’ni çıkardı. Dergiyi Beşiktaş’ta Garanti Bankası müdüründen alarak derginin Trakya dağıtımını sağlıyorduk.
Yani yasaklı dönemde de siyasete ara vermediniz?
Evet.
Ecevit farklı bir yol çizip bizlerle birlikte olmak istemeyince Erdal İnönü başkanlığında oluşturulma çalışmaları başlatılan Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) kuruluşuna destek verdik.
Yapı Kredi Bankası Tekirdağ Şube Müdürlüğünden emekli Doğan CANGİL’in SODEP’in Tekirdağ İl Başkanı olduğu yönetim kurulu oluşturuldu. Yasaklar kalkınca Doğan CANGİL istifa etti. Ben de yerine il başkanı oldum.
Böylece SODEP İl Başkanı oldunuz?
İl başkanlığı görevimi de etkin bir şekilde yürütmeye çalıştım. 12 Eylül rejimi, yeni kurulmuş örgütlenmeye çalışan bir parti, tüm arkadaşlarla gereğini yapmaya çalıştık. Kuruluş süreci içinde sıkça yapılan küçük kurultaylar nedeniyle il başkanları ve Genel Başkan Erdal İNÖNÜ ile tanışmamı sağladı ve yakın çalışma ortamı yarattı. Bu çalışmalarda da hiç görevden kaçmadan, komisyonlarda görev alarak, verilen görevleri yerine getirerek, konuşmalar yaparak gayretimi gösterdim.
Erdal İNÖNÜ zaten sizin bu çalışmalarımızı beğendiğini anılarında dile getirmiş…
Bu süreçte ANAVATAN Partisi Turgut ÖZAL’ın genel başkanlığında iktidarda çok farklı politikalar uyguluyordu. Bunların arasında yeni belediyeler kurmak, seçim sistemini değiştirmek de vardı.
İl başkanı olarak diğer çalışmalar yanında köyden belediyeye geçen yerleşimlerdeki örgütlenmeleri örneğin, Banarlı, Yeniçiftlik, Kapaklı’da gibi yerleşimlerde belde örgütlerini kurmak, aday belirleme çalışmalarını yürütmek gerekiyordu.
Bu arada Halkçı Parti ile birleşme gündeme geldi. Halkçı Parti Tekirdağ İl Başkanı Eşref KAVAK arkadaşımızdı. Onlarla iyi bir diyalog kurarak Tekirdağ’daki birleşmeyi gerçekleştirip SOSYALDEMOKRAT HALKÇI PARTİ (SHP) olmayı başardık. Yeni yönetimleri de oluşturduk. İl başkanlığına devam ettim.
Yerel siyasi görevlerim arasında belediye meclisi üyeliğim de önemli bir yer tutmaktadır. 12 Eylül öncesinde CHP’de, sonrasında SODEP ve SHP’de belediye meclisi üyeliğine seçildim ve 1987’de milletvekili seçilince belediye meclisi üyeliğinden istifa ettim.
12 Eylül öncesi son yerel seçimde belediye meclisi üyeliklerinde önemli bir olay yaşadık. Yerel seçim öncesi belediye meclisi aday listeleri açıklandığında bir kişinin hem Adalet Partisi ve hem de Milliyetçi Hareket Partisi listesinde aday gösterildiğini görünce bunu seçimden sonra gündeme getirmek üzere not ettik. Seçimden sonra itirazımızı yaptık ve iki partinin de belediye meclisi listeleri iptal edildi. Böylece Belediye meclisinin neredeyse tamamı CHP’li üyelerden oluştu.
Milletvekili adaylığınız nasıl gündeme geldi?
18 yaşını bitirdiğimde yani 1970 de CHP’ye üye olduğumu söylemiştim. İşte 1987 yılında milletvekili seçilene kadar on yedi yıl yerel siyasetin fiilen içinde oldum. İl gençlik kolu başkanlığı, il sekreterliği, il başkanlığı, belediye meclisi üyeliği görevlerde bulundum. Yerelde sadece ilçe başkanlığı yapmadım.
Burada özellikle belirtmek istediğim bir şey var; evet her zaman iddiam oldu, ancak bu iddia hiçbir zaman hırsa dönüşmedi ve aklımı geçmedi. Üstlendiğim görevlerde bu anlayışla, sadece çalıştım. Çalışkanlığım öne çıktı ve bir sonraki makam ya da görevin önerilmesi ile karşılaştım. Bir hedef ilan edip o hedefe ulaşmaya çalıştığım gibi bir izlenim oluşturmamaya çalıştım. Örneğin 12 Eylül öncesinde henüz 28 yaşında iken milletvekili adaylığım konuşulur olmuştu ve yaşımın büyültülüp aday olmamın gerektiği belirtiliyordu. 1987 yılına gelindiğinde de aynı anlayış geçerli idi. Tabi kişisel nedenlerle bana karşı olanlar elbet vardı, ancak genel kanı, aday olmam yönünde idi ve kimse de adaylığımı garipsemiyordu.
Bu süreçte ayrıca Tekirdağ Barosu Genel Sekreteri ve Ziraat Fakültesini Kurma ve Yaşatma Derneği Genel Sekreteri olarak da görev yapıyordum.
29 Kasım 1987 tarihinde yapılacak milletvekili seçiminde adayların belirlenmesi de maceralı oldu. Adaylar önce merkez yoklaması ile belirlendi. Enis TÜTÜNCÜ birinci sıraya, ben de ikinci sıraya yerleştirildim. Çalışmalarımıza başladık ancak bir süre sonra Anayasa Mahkemesi seçim yasasındaki bu hükmü iptal etti. Başa döndük. Üyelerle önseçim yapılacağı için yaklaşık 5000 üyeye ulaşıp desteklerini alma çalışmalarına başladık. Oylama sonunda ilk sıralama devam etti, tekrar ikinci oldum.
Bu süreci biraz anlatmalıyım.
Milletvekili adayı belirleme yöntemleri olarak merkez yoklaması ve ön seçimin ikisinin de kendine özgü özellikleri, zorlukları ve de kolaylıkları vardır. Merkez yoklaması, seçicilerin genel başkan ile partinin karar organı üyeleri olması nedeni ile kolay gibi gözükür, ulaşılacak seçmen sayısı fazla değildir. Fakat iş başa gelince anlarsınız ki binlerce aday adayının olduğu ortamda ortalık toz dumandır, seçmenlere ulaşmak hiç de kolay değildir. Ulaşsanız da hepsinin bağlantıları vardır, parti meclisinin bütün üyeleri de adaydır yani hem seçen hem de seçilen durumundadırlar. Kurul içindeki dengeler birbirlerini kollamalarını gerektirir. Genel başkanın müdahale gücü ise partinin yapısına, genel başkanın kişilik ve etkinliğine bağlıdır. Merkez yoklaması olayını ben hem SHP’de hem de DSP’de yaşadım.
SHP’de, yaklaşık beş yıldır il başkanı ve belediye meclisi üyesi olarak görev yapan Genel Başkan Erdal İnönü ve genel merkez yönetimi ile ilişkileri iyi olan, başarılı olduğu değerlendirilen bir partiliydim. Ancak Enis Tütüncü, Parti Meclisi Üyesi olarak aday adayı olunca birinci sıranın ona verilmesi kaçınılmazdı. DSP’de yaşadığım merkez yoklamasının anılarını DSP maceram içinde ayrıca anlatırım.
Söylediğim gibi milletvekili adaylık sürecinde, 1987 ve 1991 seçimlerinde iki kez üyelerle ön seçimi de yaşadım. Ön seçimin maddi zorlukları yanında manevi kolaylığını gördüm. Evet, genel başkan ve parti meclisi üyeleri kadar seçmenden parti üyesi 5000 seçmene geçmiştik, evet bu sayıda üyeye ulaşmak kolay değildi. Ancak muhatabınızı biliyordunuz, programınızı yapıp ulaşabilirdiniz. Merkez yoklamasında olduğu gibi seçmen kapalı kapılar arkasında ve ulaşılamaz değildi.
Anayasa Mahkemesi kararı şokunu atlatınca hemen çalışmaya başladık. İptal kararının haberini de zaten o akşam Çerkezköy’de seçim çalışması yaptığım kahvede televizyon haberlerinden öğrenmiştik. Öğrendik diyorum çünkü çalışmalarımda genelde birlikte olduğumuz; Ahmet HAS, Yılmaz GÜR, Adem UZEL ve Namık UYSAL ile o akşam da beraberdik. Namık Ağabey, Halkspor’un “Kedi Namık” lakaplı kalecisi, benim aracımı kullanıyordu. O zamanlar FİAT/TOFAŞ/Doğan bir otomobilim vardı. Namık Ağabey, her iki adaylığımda aracı kullandı. Birlikte çok anılarımız oldu.
Namık Ağabey ile bu süreçteki anılarımdan hemen hatırladığım; Türkan AKYOL’a, “Çocuğu mektebe yazdırmaya geldik, fakat yabancı dilini İngilizce istiyoruz.” demesidir. Olay şu; 1987 seçimlerinde adaylık başvurusunun Ankara’da Genel Merkeze yapılması istendi. Dosyamı hazırladık Namık ağabey ile gittik. Necatibey Caddesi’ndeki binaya girerken Türkan AKYOL ile karşılaştık. Birkaç kez Tekirdağ’a geldiği için iyi tanışıyorduk. Namık Ağabey’i de iyi tanır, “hoca” derdi. Bizi görünce hemen yanımıza geldi, hal hatır sordu işte bu sırada Namık Ağabey, listede birinci sırayı istediğimizi vurgulamak için İngilizce benzetmesini yaptı. O dönem liselerde yabancı dil dersi seçimli idi ve genel olarak İngilizce tercih edildiği için de kontenjan dolabiliyordu.
1987 ön seçimine geçmeden önce merkez yoklaması sürecinden biraz söz edeyim.
Belirttiğim gibi listeye son şekli parti meclisi veriyor, ön hazırlıkları merkez yürütme kurulu yapıyordu. Bütün aday adayları ile mülakat yapılacağı bildirilerek programı açıklandı. Telaşla otobüs kiralayıp Ankara’ya gitmeye karar verdik. Amaç parti yönetimine gövde gösterisi yapmak ve de bana olan desteğin gücünü göstermek. Gece yola çıktık, yolda Mustafa UZEL’in ısrarı ile Kızılcahamam’da kaplıcaya girdik. Bir otobüs dolusu Tekirdağ’lı SHP’linin hamam sefasını siz düşünün.
Ankara yolundan bir anım daha var ancak hangi yolculuktan olduğunu hatırlayamadım ama otobüs yolculuğumuzdan değil, otomobille yaptığımız bir yolculuktu. Sami EREN’i hatırlıyorum. Asıl anım, sağlık memuru, il yönetim kurulu üyemiz, laf aramızda sünnetçim Nuri AYAN’dan. Gidişte Yeniçağ’da bir otelde konakladık. Gece karanlıkta otele giriş yaptık. Karanlıkta Nuri ağabey otelin kenarında olduğu gölü görmemiş, sabah kahvaltıya indiğimizde garsona, “Akşam bu göl var mıydı?” diye sorunca çok gülmüştük. Bu espri de aramızda yıllarca devam etti.
Mülakat için Ankara’ya ulaştıktan sonra iki gün bir gece yaşadıklarımız da anlatmaya değer. Mülakat TBMM’nde SHP’nin Grup Yönetim Kurulu Salonu’nda yapılacaktı, Tekirdağ aday adayları için randevu saati belli idi. Sabah 10 olarak hatırlıyorum. Gece yolculuğu sonunda otobüs yolcuları olarak Meclisin bahçe kapısına dayandık. Sırası gelen il içeri alındığı için sıramızı gah bahçede, gah otobüste, gah çevrede dolaşarak bekledik. İlin bütün aday adayları topluca mülakata alındığı için herkesin kendisini tanıtması, soruları yanıtlaması zaman alıyordu. Bize sıra ancak gece yarısı gelebildi. İçeri girdiğimizde neler olduğunu bugün hemen hiç hatırlamıyorum. Sadece Genel Sekreter Yardımcısı Fikri SAĞLAR’ın sorular yönelttiğini ve cevapladığımı hatırlıyorum.
Sonunda aday listesinde sıram belli oldu ve çalışmalarıma daha da yoğunlaştırarak devam ettim. Sürecin bu aşamasında en önemli olayımız olan “seçim kamyoneti” hazırlığımızdan söz etmeliyim. O tarihlerde seçim çalışmalarında kullanılabilecek ses düzeni olan minibüs ya da otobüsler günümüzdeki kadar gelişmemişti, yoktu da diyebilirim. Maddi manevi çok desteklerini gördüğüm eşimin kardeşleri kayınbiraderlerim, kuzenleri ve bacanağımla çalışmaları değerlendirirken ses düzeni olan ve kürsü olarak da kullanılabileceğimiz hareketli bir aracın gerekliliği ortaya çıkınca bacanağım Salim EKİCİ’nin ISUZU marka kamyonetinin kullanılabileceği ortaya çıktı. Elbirliği ile aracın boyanarak parti bayrağı, amblemi ve benim ismimin yazılması, hoparlör ve ses düzeninin yerleştirilmesi Erol, Volkan, Refik, Mithat ve Cihat AKÇAKAYA tarafından düzenlendi. Ses düzenine elektrik eşimin teyzesinin oğlu Kemal Yıldız’ın biçerdöverinde kullandığı aküleri vermesi ile sağlandı. Kamyoneti kayınbiraderim Volkan AKÇAKAYA kampanya boyunca büyük bir özveri ile kullandı.
Kamyoneti alana ilk kez 5 Ekim 1987 tarihinde Çorlu’da Erdal İNÖNÜ’nün katıldığı mitingde çıkardık. Kınalı’daki karşılamaya yetişemedik fakat Çorlu yolunda konvoya yetiştik. Yağmurlu havada kamyonetin üstünde, seçim şarkımızda sonuna kadar açık bir şekilde İNÖNÜ’nün içinde bulunduğu otobüsün yanına ulaşınca, başta İNÖNÜ olmak üzere otobüste ve konvoydaki diğer araçlarda bulunanlar çok şaşırdılar. Kamyonet basının da ilgisini çekti örneğin ertesi gün Cumhuriyet Gazetesi haberi “SHP’li adayın kamyoneti” başlığı ile fotoğraflı olarak verdi.
Kamyoneti 1989 yerel seçimlerinde ve 1991’de milletvekili adaylığımda kullandık. Kamyonete kimler binmedi ki;
l987’de seçim mitingi için Keşan’a helikopter ile gelen Erdal İNÖNÜ’yü iniş yerinde karşılayıp miting alanına götürdük. Erdal Bey, Genel Sekreter Cahit ANGIN ile birlikte gelmişti. Miting bittiğinde Zonguldak mitingine yetişmek üzere önce İstanbul’a gideceklerdi. Miting bitip helikopterin yanına geldiğimizde bir aksilik olduğu pilotun yüzünden anlaşılıyordu, akü bitmişti. İmdada bizim kamyonetteki biçerdöver aküleri yetişti, helikopterin aküsüne bağlanarak şarj edilebilecekti. Yalnız bu durum biraz zaman alacaktı, ayrıca akü tekrar boşalır mı korkusuna kapıldık. İnönü, gayet sakin helikoptere bindi, Cahit Bey de çaresiz arkasından. Çok ısrar ettim, helikopter iki yolcu alabilen küçük bir araçtı. Güvenemediğimizi İstanbul’a Yeşilköy Atatürk Hava Limanına aynı sürede karayolu ile götürebileceğimizi söyledim ancak kabul etmedi. Halbuki Sami EREN, Mercedes otomobilini hazırlamış bekliyordu. Şarj tamamlandı ve helikopter havalandı. Ancak İstanbul’a ulaştıkları haberini alana kadar rahat edemedik.
Daha sonraki seçim çalışmalarımızda; Hikmet ÇETİN, Deniz BAYKAL, Enis TÜTÜNCÜ, Gürcan ERSİN, Fuat ERÇETİN, Cemal ÜNLÜSARAÇ kamyonetimizin yolcularındandı. Ayrıca, kamyoneti 1989 yerel seçiminde Tekirdağ Belediye Başkan Adayı olan Cemal ÜNLÜSARAÇ için düzenledik.
Aslında propaganda çalışmalarının anıları o kadar çok ki konuştukça hatırlıyorum. Örneğin “kürsü kamyonet” bir olay olmuştu. Konuşma yapacağım köye, kasabaya neresi ise müziğimizi açıyor geldiğimizi duyuruyorduk. Hemen aracın etrafında toplanılıyordu. Çoğu yerde kahvehanenin ya da toplantı salonuna giremiyorduk. Yalnız tekrar hatırlatayım bu ilgi 1987 seçimlerinde idi. 91’de bu ilgiyi yakalayamadık. 35 yaşında, 13 yıllık genç bir avukat, yerel siyasetçi olarak seçim kazandık. Fakat, başarılı olduğu kabul edilen, çalışkan, çevreci bir milletvekili, genel sekreter yardımcısı olarak kaybettim. Neyse devam edelim, Propaganda çalışmasına genelde öğleden sonra başlıyor, kamyonet ve iki ya da üç otomobille yola çıkıyorduk. Ortam o kadar canlı idi ki konuşma yaptığım her köyden ayrılırken bize katılanlar oluyordu. Gece yarısına kadar süren çalışmanın sonlarına doğru traktör, kamyon, motosiklet ve otomobillerin oluşturduğu uzun bir konvoyu beraberimizde oluyordu. Bir siyasetçi ve de aday için moral veren bu durumun en zevkli görüntüsü de gece karanlıkta arkama baktığımda, uzun ucu görünmeyen araç konvoyunun fener alayını andıran ışıkları olurdu.
Kamyonetin ses düzenine arkadaşlar telsiz mikrofon da eklemişlerdi. Bu durum hoş yanılmalara neden oluyordu. Yolda giderken ben önde kendi otomobilimde oluyor ve selamlama anonslarımı yapıyordum. Sesim arkadan gelen kamyonetin hoparlörlerinden çıktığı için insanlar beni kamyonette arıyordu. Bir çalışmamızda, sanıyorum Hayrabolu’nun bir köyünde, toplantı için büyükçe bir bahçesi olan kahvehane düzenlenmiş ve masa da bahçeye kurulmuştu. Kamyonet de bahçe dışında kalmıştı. Elime telsiz mikrofonu elime alıp, “değerli hemşerilerim” dememle bahçedeki kalabalık hep birlikte, sesin geldiği yöne dönüverdi. Ben arkalarında kalmıştım.
Bu toplantılara, uzun yıllar öğretmen, müfettiş, halk eğitim başkanı olarak eğitimcilik yapmış, il yönetim kurulu üyemiz daha sonra il başkanlığı da yaptı Ahmet HAS da katılır ve benim aracımda yolculuk yapardı. Hocamız gideceğimiz yerler için bilgi verir, konuşmam sırasında küçük kağıtlara aldığı notları önüme koyardı. Toplantı bitip sonraki toplantı için yola çıkınca arka koltukta oturup, başını uzatarak çok yararlandığım eleştiri ve önerilerini sıralardı. Arabayı kullanan Namık Ağabey de bazen hocaya takılır; “Ahmet Hocam, yeter yahu, çocuğu rahat bırak biraz dinlensin. Omzunun üstünde soru sual meleği gibisin.” derdi.
Bu çalışmalara başladığımızda bana eşlik eden arkadaşlar sürekli aynı konuşmayı dinlemesinler gibi bir duyguya kapılarak, her gittiğimiz yerde başka konuyu anlatmaya çalıştım. Hem benim için zor oluyor hem de ilgi sağlamakta zorlanıyordum. Bunu arkadaşlar da fark ettiler ve beni uyararak, “Kendini yorma, sen bize konuşmuyorsun.” dediler ve ben de bu sıkıntıdan kurtuldum ve konuşmamı daha kolay ve etkileyici yapmaya başladım.
Milletvekilliği döneminiz ile ilgili ilginç anı ve anekdotlar vardır mutlaka…
Milletvekilliği döneminin anıları da oldukça ilginçtir.
29 Kasım 1987, 18 inci dönem seçimlerinde seçilip SHP Tekirdağ Milletvekili olarak Ankara’ya gittim. 29 Kasım seçimleri SHP’nin ilk kez katıldığı milletvekili seçimleri idi. %93.3 katılım oranı ile de en yüksek katılım gerçekleşmişti. ANAP, seçim öncesi yasada değişiklik yaptığı için oylarında düşme olsa da gene birinci parti olarak en fazla milletvekiline sahip oldu. SHP 99 milletvekili ile ikinci, DYP de üçüncü parti oldu. Meclise başka parti giremedi.
O dönem Ankara’da Oran semtinde milletvekilleri için lojman olarak yapılmış villalar vardı. Her milletvekiline bir villa tahsis ediliyordu. Ancak 29 Kasım erken seçim olduğu için hazırlıksız yakalanan ve de seçimi kaybeden milletvekillerinin önemli bir bölümü henüz lojmanını boşaltmamıştı. Boşaltılanların da temizlik ve onarımları sürüyordu. Lojman tahsisleri de kura ile belirleniyordu. Yani otelde kalmaktan başka bir çare yoktu. Edirne İl başkanlığı döneminden tanıdığım, ayrıca meslektaşım olan Edirne milletvekili Fuat ERÇETİN ile birlikte otelde kalmaya karar verdik. Aynı odayı paylaşmak üzere meclise de yakın olan Kızılay’daki Balin otele yerleşerek kuradan lojman çıkmasını beklemeye başladık. Otelden yürüyerek meclise gidebiliyorduk. SHP grubunu oluşturan milletvekili arkadaşlarımızla da samimiyetimiz gelişiyordu. Kocaeli milletvekili Rıza SİRMEN’e lojman çıkınca ve ailesini getirmeyi de düşünmediğini öğrenince oteli boşaltıp Rıza SİRMEN’in lojmanına taşındık. Böylelikle milletvekilliğinin ilk aylarında üniversite yıllarındaki öğrencilik hayatını yaşamaya başladık. Zaten bizlere lojman çıksa da çocuklarımızın okul durumu nedeniyle sömestr tatilinden yani şubattan önce ailelerimizi Ankara’ya getiremeyecektik. Kızım Ceren ilkokul ikinci sınıf öğrencisi ve oğlum Nazım Can da iki yaşındaydı.
Neyse çok fazla gecikmeden ocak ayında lojmanımız çıktı ve şubat ayında eşim ile çocuklarım Ankara’ya gelebildiler.
Lojman eşyalı olduğu için mobilya ya da beyaz eşya ihtiyacımız yoktu. Sadece giysi ve diğer kişisel eşyalarımızı getirdik. Bu arada Tekirdağ’da yaşadığımız evden de taşındık. Çünkü 1977’de evlenip yerleştiğimiz apartman dairesinde kiracıydık. Daha önce sözünü ettiğim Hukukçular Kooperatifi’ndeki dairemizin tadilatları henüz tamamlanmamıştı ama eşyalarımızı oraya aktardık ve kirada oturduğumuz daireyi boşalttık.
Söz buraya gelmişken milletvekili lojmanları konusunda siyasetimizde yaşananları hatırlamakta yarar var. AKP, 12 Eylül yönetimi ile başlayan bu uygulamadan vazgeçti. Önce AKP’li milletvekillerine kullanmayın talimatı verildi, 2002 den sonra genel olarak tahsis yapılmadı ve boş binalar kaderine terk edildi. 2007’de binalar yıkıldı ve arazisi satıldı. Şimdi orada büyük alışveriş merkezi ve yüksek katlı binalar var. AKP bu yıkımı ve satışı neden yaptı derseniz, söyledikleri gerekçe, böyle bir site ile milletvekilleri halktan kopuyormuş, milletvekili halkın içinde olmalıymış, ne masal. Ankara’da meclis çalışmaları dışında halkın içinde olmak ancak hafta sonları ve tatillerde olabilir, bunu da ancak Ankara milletvekilleri Ankara’da ikamet eden Ankara milletvekilleri yapabilir. Zaten 370 lojman vardı, Ankara milletvekilleri evlerinde yaşıyordu. Diğer illerden seçilip gelen milletvekilleri her fırsatta kendi seçim bölgesine gidip seçmeni ile beraber oluyordu. Bu nedenle böyle bir gerekçe gerçeği yansıtmıyordu. Gerçek neydi? Gerçek; AKP’liler kendi milletvekillerinin yaşam şekillerinin diğer milletvekilleri tarafından görülmesini istemediler. Gerçeklerden biri buydu, diğeri de rant tabii. 370 villanın olduğu yerde yani 370 ailenin yaşadığı yerde şimdi devasa apartmanlar ve alışveriş merkezi var. Bölgedeki yoğunluk ve trafik arttı. Oysa mimarlığını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halkla ilişkiler binasının mimarlığını da yapmış olan (gerçi AKP bu binaları da yıktı ya neyse) Behruz Çinici yapmıştı. Sitenin içinde bir ilkokul, lokanta, cami, postane, çarşı, spor salonu vardı. Villalar bitişik nizam üçer katlıydı, komşularımız SHP Artvin milletvekili Ayhan ARİFAĞAOĞLU, Tunceli milletvekili Kamer GENÇ ve meclis içinde bir tartışmayı ayırmak isterken kaza kurşunu ile öldürülen Siirt Milletvekili Abdurrezzak CEYLAN idi.
Lojmana yerleşip aile düzenimizi kurmanın rahatlığı ile çalışmalara devam ediyordum.
Grup Yönetim Kurulu üyeliğine seçildim. Grup başkan vekillerimiz Hasan Fehmi GÜNEŞ ve Hikmet ÇETİN idi.
İhtisas komisyonu olarak Adalet Komisyonu’na seçildim. Daha sonra da araştırma önergemin kabul edilmesi ile kurulan Çevre Araştırma Komisyonu üyesi oldum.
Dostluk gruplarından Alman ve Macar dostluk gruplarına üye oldum. Macar dostluk grubu ile çalışmalarımı Tekirdağ Macar Dostluk Derneği bölümünde anlatmıştım. Ağabeyimin, kız kardeşimin ve kuzenlerimin uzun yıllardır Almanya’da yaşıyor ve çalışıyor olmaları Alman dostluk grubunu tercihimde etkin olmuştu. Grubun başkanı 12 Eylül’de Ankara sıkıyönetim komutanlığı da yapmış olan Emekli Orgeneral Recep ERGUN idi. Üyeler arasında Mustafa SARIGÜL de vardı.
Grup olarak Bonn ve Berlin’e bir gezi de yaptık. Henüz birleşme tamamlanmamış, başkent Berlin olmamıştı. Duvar henüz tümüyle yıkılmamıştı. Verimli toplantılar yapıldı. Rehberliğimizi yapanlara yakınlarda Odendorf’ta oturan ağabeyim Ateş GÜRSELER’i ziyaret etmek istediğimi söyleyerek yardımcı olmalarını rica ettim. Heyetimize tahsis edilen bir Mercedes otomobil ve polis olduğu belindeki tabancasından belli olan bir şoför ile gece vakti ağabeyimin evine götürüldüm. Araç bekledi, bir saat kadar oturup döndüm. Ağabeyim ve ailesinin bu görüntüden etkilendiğini hatırlıyorum.
Milletvekilliği öncesinde mesleğimi yaparken banka ile ilişkim para yatırıp, çekme düzeyinde idi. Kişisel olarak herhangi bir kredi ilişkim olmamıştı. Fakat milletvekilliğimin üçüncü ayında bu durum nasıl bir lüks olduğunu yaşadım. Diğer milletvekili arkadaşlarla birlikte birbirimize kefil olarak bankadan kredi almaya başladık. O yıllarda henüz kredi kartı uygulaması yaygınlaşamamıştı, milletvekili maaşı da günün koşullarında yüksek bir miktar, 800 TL idi. Fakat yetmiyordu. Neden yetmediğini biraz konuşmak gerekiyor. Yetmiyordu çünkü siyaset bu paranın en az yarısını kendisine harcatıyordu. Milletvekilinin sık sık seçim bölgesine gitmesi gerekiyordu, katıldığı düğünlerde altın takması, katılmadıklarına çiçek göndermesi gerekiyordu. Bayramlarda seçim bölgesindeki parti üyelerine tebrik göndermesi, Ankara’ya gelen seçmenlerini ağırlaması gerekiyordu. İşte bütün bunlar milletvekilliği öncesinde yapmadığım harcamalardı. Bir yan geliriniz yoksa banka kredisinden başka çare kalmıyordu. Ülkemizde her alanda olduğu gibi siyasetin finansmanında da sorun bilindiği nasıl çözüleceği de bilindiği halde gereği yapılmıyor, sorunla yaşamaktan mazoşist bir zevk alınıyordu. Sürekli TBMM lokantasının yemek fiyatlarının düşüklüğü örnek veriliyor, milletvekilinin bu lokantada onlarca seçmeni ağırladığından söz edilmiyordu. Bu tablo aynen sürüp gidiyor. Kökten çözüm sağlayacak, tanımları, hak ve görevleri, finansmanı düzenleyecek kapsamlı bir yasanın gerekli olduğu hep söyleniyor ancak yasal düzenleme yapılmıyor. İleri demokrasilerin özümleri de önümüzde durduğu halde.
26 Haziran 1988 tarihli Günaydın Gazetesi’nde yani seçilmemden yedi ay sonra, yakamda “aferin” yazılı rozet, başımda silindir şapkalı karikatürümle, “En Çalışkan Milletvekili” başlıklı bir değerlendirme yayınlandı. Yazıda parlamento muhabirlerinin, Meclis’in tatile girmesini göz önüne alıp beni oybirliği ile en çalışkan milletvekili seçtikleri belirtiliyor ve seçilmemi sağlayan uğraşlar olarak: Parlamentonun en devamlısı olduğum, 4 yasa teklifi verdiğim, araştırma önergesini kabul ettiren tek milletvekili olduğum, SHP grubunun verdiği görevleri başarıyla gerçekleştirdiğim, Meclis Kütüphanesi’nin gerçek anlamda tek müdavimi olduğum belirtiliyordu. Bu yazıdan çok mutlu oldum ve basının beni izlediğini görmek de ayrıca mutluluk ve heyecan verdi. Aslında yazılanların hepsi doğru idi, bu çalışkanlıkla çalışıyordum. Meclis Kütüphanesi ve Araştırma Merkezi’nden özellikle çevre sorunları üzerindeki araştırmalarımda çok yararlandım.
Çok sayıda yazılı ve sözlü soru önergesi verdim. Bu önergeleri yerel ve genel basını izleyerek güncel konular üzerinde hazırlıyor, hem soruları hem de aldığım yanıtları Tekirdağ basınına gönderiyordum, geniş yer veriliyordu.
Gündem dışı konuşmalar yapıyor, yasa teklif ve tasarıları üzerinde verilen SHP adına konuşma görevlerini yerine getiriyor, fırsat buldukça özellikle çevre ve hukuk konularında kişisel konuşmalar yapıyordum. İlk iki yılın sonunda bu çalışmaların dökümünü yapan dört sayfalık bir broşürü bastırıp Tekirdağ’da dağıttım, SHP üyelerine gönderdim. Son iki yıl için ise bu dökümü yapamadım. Zaten dördüncü yılı eren seçim kararı nedeni ile tamamlayamadık.
İlk iki yıldaki yani 18. Dönemin 1. ve 2. yasama yıllarındaki çalışmalarım; 7 yasa teklifi, 27 soru önergesi, 1 araştırma önergesi, TBMM kürsüsünde 26 konuşma, çeşitli ortamlarda yapılan 14 toplantıya SHP adına katılarak yaptığım sunumlar.
Bu toplantıların ayrıntısına biraz girebiliriz sanırım.
Genel af konusunda hazırladığım yasa teklifim o dönemin Türk Hukuk Kurumu Başkanı olan Prof. Muammer AKSOY’un dikkatini çekmesi üzerine 30 Ocak 1988 tarihinde kurum binasında düzenledikleri geniş katılımlı bir toplantıda çalışmamı anlattım. Af yasası çalışmam Muammer Hocamız ile yakınlaşmamı sağladı, Türk Hukuk Kurumu’na üye oldum. Ne yazık ki bu toplantıdan tam iki yıl sonra 31 Ocak 1990 tarihinde hain bir suikastta öldürüldü. Bir kez daha rahmet ve saygıyla anıyorum. Uğur MUMCU ile tanışmam da bu dönemde olmuştu.
Çevre sorunlarında yoğunlaşmam bu dönemde, milletvekilliğimin 7 nci ayında 3 Haziran 1988’de beni TRT’de 1. Kanal’da Panorama programına çıkarttı. Necati ZİNCİRKIRAN’ın yönettiği programa benimle birlikte Ali Talip ÖZDEMİR, Ertekin DURUTÜRK ve Av. Engin URAL katılmıştı. Çevre sorunlarını gündeme getiren ilk TV yayınlarından olarak çok ilgi gördü. Kutlama mektupları aldım.
Bu 14 toplantı içinde Ankara dışında örneğin, İzmir’de, Antalya’da, Elazığ’da, Mersin’de düzenlenenler vardı. İzmir Aliağa’da sanatçı İlhan İREM ile, İzmir Konak’ta ise Adnan KAHVECİ ile beraberdim. Antalya’da Rotary Kulüpleri’nin 17 Mayıs 1989 genel kongresinde çevre politikasını anlattım. Prof. Kriton CURİ, Prof. Ahmet Samsunlu, Prof. Gülten KAZGAN da sunumlar yaptılar. Toplantıda ülkenin birçok bölgesinden aileleri ile ve bu arada Tekirdağ’dan gelen rotaryenler de vardı.
Bu arada parti içi çekişmeler büyüyor, Deniz BAYKAL’ın bir türlü sönmeyen genel başkan olma iştiyakı sönmüyor, İNÖNÜ–BAYKAL sürtüşmesine dönüşüyordu. Genel Sekreter, Genel Başkan aleyhine genel başkanlık çalışması yürütüyor, bir kurultayı bitirip yenisini topluyorduk. Bu mücadelede İnönü’nün yanındaydım. 1990 kurultayında Parti Meclisi üyeliğine seçilip Örgütten Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı oldum, Hikmet ÇETİN genel sekreterimizdi. Burada yeri gelmişken Hikmet ÇETİN ile çalışmamızı anlatayım. Devlet Planlama Teşkilatı’ndan gelen, ECEVİT’in bakanlığını, milletvekilliğini yapmış deneyimli bir siyasetçi idi. Çok şey öğrendim. Çalışkan, titiz, sakin, herkesle iyi ilişkiler kurabilen bir kişilikte idi. İmzasına sunduğum yazıları kendim götürürdüm. Her yazıyı tek tek okur, düzeltme gerekirse birlikte yapardık. Ankara’da görevli yabancı diplomatların tümü ile iyi ilişkiler içindeydi. Onlardan gelen davetlere katılmaya özen gösterirdi. Bütün bu özellikleri, milletvekilliği ve bakanlık dışında CHP Genel Başkanı, NATO’nun Afganistan Temsilcisi olmasını sağladı. Bir lakabı “Hikmet Ağbi” diğeri de “Kedi Hikmet” idi.
O dönem SHP’de, bugünkü siyasi partilerde olduğu gibi genel başkan yardımcılıkları yoktu. Genel başkan, genel sekreter ve genel sekreter yardımcılarından oluşan bir genel merkez örgütlenmesi vardı. Adına da “kuvvetli genel sekreterlik” modeli deniyordu. Siyasetle ilgilenenler bilirler, örgütlerden, örgütlenmeden sorumluluk önemli bir görev idi. Genel sekreter yardımcıları içinde “eşitler içinde birinci” durumunda idi. Hele parti içinde örgütle ilgili tartışmaların yoğun ve sert olduğu bir dönemde. Grup toplantılarında sık sık parti içi sorunlar, üye yazımları, kongreler, atanan ya da görevden alınan örgütler hakkında açıklama yapmak zorunda kalırdım. BAYKAL ekibinden milletvekilleri ile örneğin Adnan KESKİN, Fuat ATALAY ile tartışmalarım olurdu. Kongreler döneminde tartışmalı ilçe kongrelerine katılıp divan başkanlığı da yaptım. Örneğin İstanbul Şişli, Ümraniye, İzmir Konak kongreleri. En hararetli geçeni de Konak kongresi olmuştu.
Genel sekreter yardımcılığı dönemimde önemsediğim ve sonuç aldığımı düşündüğüm çalışmalarımın başında partinin çevre sorunları üzerinde yoğunlaşmasını ve çevre politikalarını belirleyip yayınlamasını sağlamam olduğuna inanıyorum. Ayrıca ilk defa “gölge kabine” kuruldu, siyasi partilerin gençlik ve kadın kolu kurmasını 12 Eylül darbe yönetiminin engellemesini genel merkez gençlik ve kadın komisyonlarını kurarak aştık.
Milletvekilliğini ve genel sekreter yardımcılığını sürdürürken ÖZAL erken seçim kararı verdi. Önseçimi kazandım fakat Tekirdağ’da il barajını aşamadık. Milletvekilliğim sona erdi.
Sizi Türkiye’ye tanıtan, Türkiye kamuoyu ile buluşturan çalışmalarınız çevre sorunları üzerine olmuştu. Bu çalışmalarınızı anlatır mısınız?
“Öngörülerim doğru çıktı ama isteklerim gerçekleşmedi.”
Anılarımı toparlayıp kağıda dökmeye çalışırken okuduğum yeni kitaplardan “Hesap Lütfen! Özgün, Dengeli ve Lezzetli Bir Yaşamın Peşinde” başlıklı Nurhak KAYA ile söyleşi kitabında Vedat MİLOR’un, “Öngörülerim doğru çıktı ama isteklerim gerçekleşmedi.” tespitini kendi durumumun ifadesi olarak gördüm. Vedat MİLOR’un pek çok öngörüsü benimkiler gibi doğru çıkmış ancak bunlara bağlı istekleri yerine getirilmemişti. Yaşadığı hayal kırıklığını gayet iyi anlıyorum.
Siyaset, çevre sorunları, mesleğimin sorunları karşısında dile getirdiğim ve ilk başta pek dikkate alınmayan önerilerimin haklılığı zaman içinde ortaya çıktı. Örneğin, stajyer kotası, CUMUK avukatlığı, işçi avukatlık, avukatların birlikte çalışma yöntemleri, baroların ve TBB’nin örgütlenmesi gibi. Bunları bazılarını çeşitli bölümlerde anlattım. Şimdi çevre sorunları çalışmalarım sırasında yaşadıklarımdan örnekler verebilirim.
Söz buraya gelmişken, görüş ve önerilerimde haklılığımın zaman içinde kabul edildiğine ilişkin yaşadığım bir örneği anlatayım: Av. Serçin NALBANTOĞLU DENERİ’nin babasının cenazesi için 7 Ekim 2021 akşamı Tekirdağ’a gelen Metin FEYZİOĞLU ile yemek sırasında, yaklaşan İstanbul Barosu Genel Kurulu üzerine konuşurken, baro genel kurullarının sadece organ seçimini yapmak üzere toplanır hale geldiği görüşümü tekrarlayarak üye sayısı 50.000 aşan İstanbul Barosunun 3004 koltuk kapasiteli Haliç Kongre Merkezi’nde toplanacağını söyleyince, FEYZİOĞLU; “Baroların adalet komisyonları yargı çevreleri esas alınarak kurulması önerinizi dikkate almamıştık. Şimdi savunuyorum.” şeklinde müdahale etti. Oysa yıllardır dile getirdiğim bu önerim görmezden gelinmiş hatta karşı çıkılmıştı.
Çevre sorunlarına yönelik çalışmalarımdan kalan anılarımı anlatmaya başlarken öncelikle, doğru çıkan ancak gerçekleşmeyen öngörü ve isteklerimden bir kaçanı sıralamak yerinde olacak sanırım: Çevre Bakanlığı kurulması isteğim gerçekleşti ancak taşra örgütlenmesi su havzaları bazında değil de her ilde bir çevre müdürlüğü kurularak yapıldı. İstanbul, Kocaeli ve Trakya’nın idari yapısının plan bölgesi valiliği olarak örgütlenmesi ve İstanbul’un nüfusunun 10.000.000’da tutulması tasarısı. Ortadoğu Su Barışı projem…Marmara Denizi için bir yönetim birimi oluşturulması projem…İstanbul, Kocaeli ve Trakya’da sanayi yerleşiminin planlanması,…
Bütün bu öneri ve öngörülerde bulunabilecek duruma milletvekilliğim ve başbakan başdanışmanlığım dönemlerinde tanıştığım çevreci dostlardan öğrendiklerimle ve yaptığım çalışma ve araştırmalar ile ulaştım. En temel dayanağı da araştırma önergemle kurulmasını sağladığım TBMM Çevre Araştırma Komisyonu oluşturdu. Gerçi subay çocuğu olarak İstanbul’da Dragos ve Fenerbahçe, Tekirdağ’da Dereağzı, Karaevlialtı ve Marmaraereğlisi askeri kamplarında geçen çocukluğum ile kazandığım deniz ve doğa sevgisi devam etti. Askeri kamp dönemi bittikten sonra da Tekirdağ’da Değirmenaltı mevkiinde kiraladığımız yazlık evler ve Beyazköy Tatil Sitesi’ndeki evimizin olanakları ile denize olan ilgi ve sevgim sürüyordu. Kız kardeşim ve eşinin Almanya’dan getirdikleri rüzgar sörfü ile uzun süre sörf yaptım. 1980’lerin sonlarında kirlenmeye başlayan Marmara’daki çöküşü gözlemledim. Milletvekili olduktan sonra bu çöküşü hazırlayan nedenleri bilimsel boyutları ile de öğrenince üzüntüm ve sorumluluk duygum daha da arttı. Bütün bunların sonucu çok uzun süredir Marmara’ya girmiyor, giremiyorum.
Milletvekilliği için hazırlanırken kendi bölgemde Trakya’da, Ergene’de, Marmara’da, İstanbul’da yaşanan çevre sorunları konusunda yoğunlaşmam gerektiğine karar vermiştim. Seçilince de hemen çalışmaya başladım. TBMM Kütüphanesi mekanım olmuştu. Okuyor, araştırıyor, bir program yapmaya çalışıyordum. O tarihlerde “çevre” ayrı bir bakanlık değildi. Devlet bakanlıklarından birinin içinde genel müdürlük olarak örgütlenmeye çalışılıyordu. Büyük tesadüf, bakan da, genel müdür de Tekirdağlı idi, hemşeriydik. Bakan Ahmet KARAEVLİ, Genel Müdür de Muratlılı Prof. Dr. Muzaffer EVİRGEN idi. Varlıkları benim için bir şanstı. Ahmet KARAEVLİ yerel politikada bütün çekişmemize rağmen genel müdürün ve genel müdürlük uzmanlarının bana yardımcı olmalarını engellemedi. Genel Müdürlüğün değerli uzman bürokratları örneğin, Tansu GÜRPINAR, Melih AKALIN, Murat Sungur BURSA, Nesrin ALGAN, Nuran TALU, Hilal ELVER çok yardımcı oluyorlardı. Bu çevreye girdikçe pek çok değerli akademisyen tanıdım örneğin; Prof. Cevat GERAY, Prof. Ruşen KELEŞ, Prof. Can HAMAMCI, Prof. Ahmet DEMİRSOY, Doç. Yücel ÇAĞLAR. Türkiye Çevre Vakfı, Doğal Hayatı Koruma Derneği, Türkiye Tabiatını Koruma Vakfı gibi çevreci sivil toplum kuruluşları ile de ilişkim gelişiyordu. Çeşitli toplantılara davet edilmeye başlamıştım, konuşmalar, sunumlar hazırlamam gerekiyordu. Hepsine hazırlanmaya zamanım yoktu ve yetersiz olduğum konular vardı. Basını taramak, çevre haberlerini takip etmek bile başlı başına bir işti. O tarihlerde henüz TBMM bünyesinde milletvekillerine danışman verilmesi gibi bir uygulama da yoktu. Sadece kütüphanenin araştırma birimi yardımcı olabiliyordu. Orası da tüm milletvekillerine hizmetle görevli olduğu için yardımları sınırlı kalabiliyordu. Bütün “karargah” bir oda ve iki milletvekiline hizmet eden bir sekreterden ibaretti. Yardımından yararlanacağım bir uzmana ihtiyacım vardı. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri Ruşen KELEŞ ve Cevat GERAY’a sıkıntımı anlatıp, öğrencilerinden örneğin doktora öğrencisi olursa daha iyi, bir genç önermelerini rica ettim. Kısa bir süre sonra Birol ERTAN’ı gönderdiler. Birol, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde yüksek lisans yapan 23 yaşında İzmirli bir gençti. Hiç tanımıyordum, ama referansı çok önemli hocalardı. Hemen çalışmaya başladık. Hafta sonu İzmit’te kentleşme, sanayileşme ve çevre sorunları üzerine bir toplantıya katılacaktım. Yardım rica ettim. Ertesi gün el yazısı ile hazırladığı, sekiz sayfalık ayrıntılı bir notla geldi. Sevgili Ruşen ve Cevat hocalarıma bir kez daha teşekkür ettim. Birol ile Başbakanlık’ta da birlikte çalıştık, hala zaman zaman yardımını istiyorum.
Bir yandan çevre sorunlarına yoğunlaşıyor, bir yandan üyesi olduğum TBMM Adalet Komisyonu toplantılarına katılıyor ve Genel Kurul oturumlarını da kaçırmıyordum. Heyecanla TBMM kürsüsüne çıkmak için fırsat kolluyordum. Ancak deneyimli milletvekili ağabeyimiz Sivas Milletvekili Ekrem KANGAL’in uyarısı da aklımdan çıkmıyordu; “Bu kürsü değirmen taşı gibidir, hazırlıksız çıkanı öğütür, dikkatli ol, acele etme.” demişti. Acele etmedim, üç ay kadar bekledim ve 2 Şubat 1988 tarihinde gündem dışı konuşma için ilk kez kürsüye çıktım. Konum çevre sorunları özellikle de Trakya, Ergene ve Marmara idi. Bölgedeki çarpık sanayileşmenin neden olduğu kirliliğe, Ergene’nin yaşadığı kirlenmeye dikkat çekmiştim. Konuşmamı yapıp yerime dönerken sırasının yanından geçtiğim DYP lideri Süleyman DEMİREL elini uzatarak kutladı, “Çok önemli bir sorunu dile getirdin, araştırma önergesi haline getir.” dedi. Aynı uyarıyı Ali TOPUZ ile Aytekin KOTİL de yaptılar. Bu ilgi heyecan ve sorumluluğumu daha da arttırdı. Araştırma önergesi için hazırlanmaya başladım.
İktidar partisi yani Anavatan Partisi’nin (ANAP) desteği olmadan muhalefet partisi milletvekilinin hazırladığı araştırma önergesinin kabul edilemeyeceğinin bilincinde idim. Konyaereğlisi Belediye Başkanlığı da yapmış olan, ağabeyi Cumhurbaşkanı Kenan EVREN’in yaveri ANAP Konya Milletvekili Ali Talip ÖZDEMİR gündem dışı konuşmama ilgi göstermişti. Yardımını rica ettim. Genel Başkan ve Başbakan Turgut ÖZAL ile görüşmesi gerekeceğini belirterek sahiplendi ve hazırladığım önergemi benim ve SHP grubundan 33 milletvekili arkadaşın da imzalarımız ile TBMM Başkanlığına sunduk.
“Türkiye’nin Çevre Sorunlarının Tesbiti ve Bu Sorunlar Karşısında Kalıcı Bir Çevre Politikası Oluşturulması” başlıklı araştırma önergem TBMM Genel Kurulu’nun 24 Mayıs 1988 tarihli birleşiminde oybirliği ile kabul edildi. Böylelikle 12 Eylül sonrasında muhalefetin verdiği araştırma önergesi ilk kez kabul edilmiş ve çevre sorunları da TBMM’nin gündemine girmiş oldu.
Dokuz üyeden oluşan komisyonun başkanı Ali Talip ÖZDEMİR oldu. Başkanvekili olarak Tekirdağ Milletvekili Ali Rıfkı ATASEVER, sözcü olarak Sakarya Milletvekili Ersin TARANOĞLU, katip olarak Ankara Milletvekili Mehmet SAĞDIÇ görev yaptı. Isparta Milletvekili Ertekin DURUTÜRK, Manisa Milletvekili Münir Fuat YAZICI, Kahramanmaraş Milletvekili Adil Erdem BAYAZIT, Kocaeli Milletvekili Ömer TÜRKÇAKAL ve ben de üye olarak görev yaptık. Ömer TÜRKÇAKAL ve ben SHP temsilcisi, Ertekin DURUTÜRK DYP temsilcisi, diğer 6 üye de ANAP’lı idi. Komisyon 427 sayfalık raporunu teslim ettiği 12 Mart 1991 tarihine kadar 22 toplantı yaptı. Ankara dışında 15 inceleme gerçekleştirdi, çok sayıda uzmanı dinleyerek görüş ve önerilerini aldı. Yüzlerce yazışmalar yaparak kurum ve kuruluşlardan raporlar topladı. Vatandaşlar da mektuplarla, dilekçelerle yaşadıkları çevre sorunlarını bildirdiler.
Komisyon çalışmalarına davet edilen akademisyen ve bürokratlarla çevrem gelişiyordu. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Kriton CURİ ve Prof. Dr. Günay KOCASOY bu süreçte tanıdığım ve dost olduğum değerli akademisyenlerdir. Doğma büyüme İstanbul Modalı olan CURİ, Rum kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, hem çok başarılı bir akademisyen hem de eylem adamı idi. Yazık ki Kriton CURİ’yi çok erken, 21 Ekim 1996 tarihinde henüz 51 yaşında Brüksel dönüşü uçakta geçirdiği kalp krizi sonunda zorunlu iniş yapılan Varşova’da kaybettik. Kriton Hoca’yı Brüksel’deki bilimsel toplantıya gitmek üzere Yeşilköy Atatürk Havalimanına ben götürmüş ve yolcu etmiştim. Ne alaka diyeceksiniz, hoca Terkos Gölü kenarında Deli Yunus Çiftliğinde gazetelerin çevre muhabirleri için düzenlediği eğitim çalışmasına beni sunum yapmak üzere davet etmişti. Toplantı bitiminde Tekirdağ’a dönerken Kriton Hoca’yı da havalimanına bıraktım. Dönüşünü beklerken ölüm haberi ile yıkıldık.
Boğaziçi’nde yapılan cenaze törenine katılım çok yüksekti. Öğretim üyeleri, eski yeni öğrencileri, dostları, Patrik BARTHOLOMEOS, Rum cemaati, herkes vardı. Ali Talip ile birlikte katıldık. Tören, “Ne mutlu Türküm diyene.” sözünün ne demek olduğunu gösteren bir uygulama gibi idi; toprağa verilecek olan bir Rum ve Hıristiyan’dı. Tabutuna Türk bayrağı örtülmüştü, duayı yapan, tabutun önünde yürüyen bir Ortodoks rahipti. Türküm diyebilmek buydu işte. Bu manzarayı konunun bu noktaya geldiği her ortamda anlattım ve anlatıyorum.
Hocanın katıldığı ilk komisyon toplantısında yaşadığımız ve gülerek hatırladığım iki anımı anlatayım: Toplantıyı Başkan Yardımcısı Tekirdağ Milletvekili Ali Rıfkı ATASEVER yönetiyor ve hocaya sürekli “Bay Gogoviç” diyerek hitap ediyordu. Hoca düzeltiyor, Rıfkı bey Gogoviç hitabına devam ediyor, bizler de gülüyorduk. Toplantıya öğle arası verildiğinde, TBMM dışında bir yere hep beraber yemeğe giderken Hoca benim arabamda idi. Radyodan saat 13 haberlerini açtım. Spiker, komisyon toplantımızın haberini okurken, “TBMM Çevre Araştırma Komisyonu yerli ve yabancı konukların katılımı ile toplantı.” dedi. Bir kez daha güldük. “Bay Gogoviç” şimdi de yabancı konuk olmuştu.
Komisyon toplantısı nedeni ile tanıştığım Kriton hoca ile dostluğumuz ve birlikte çalışmalarımız vefatına kadar devam etti. Bir çok panele birlikte katıldık, düzenlediği toplantılara beni davet etti. Rotary kulüplerinin düzenlediği toplantılara katıldık, örneğin Antalya’daki genel kurul, örneğin İstanbul Marmara Rotary Kulübü’nün 4 Mayıs 1992’de Moda Deniz Kulübünde düzenlediği, TÜRKİYE’NİN AVRUPA İLE ÇEVRESEL BÜTÜNLEŞMESİ konulu panelin başkanı Kriton Hoca, konuşmacıları da Ediz HUN, Prof. Dr. Günay KOCASOY ve Yavuz DOĞAN ile bendim. Bu toplantıda tanıştığım Ediz HUN ile dostluğumuz sürüyor.
Hocayı Tekirdağ’a da getirdik. Tekirdağ Belediyesi ile düzenlediğimiz toplantıda kadınlara çevreyi ve özellikle de çöpün önemini anlattı.
Her fırsatta çöpün bir servet olduğunu tekrarlardı. Bir kenti tanımak için çöplüğünden başlanması gerektiğini söylerdi. Gerçek bir bilim insanı, gerçek bir çevreci ve gerçek bir dünya insanı idi.
Komisyon, çevre politikasının partiler üstü bir devlet politikası olarak belirlenmesi, aktif bir uluslararası politika izlenmesi, yatırımların çevresel etki değerlendirmesinin proje aşamasında yapılması, ekonomi – ekoloji dengesi kurulması, çevrenin kalkınmanın hem kaynağı, hem sınırı olduğunu kabul eden politikalar uygulanması, hızlı nüfus artışı ve çarpık kentleşmenin önlenmesi, üretimde kirletmeyi önleyecek maliyetlere katlanılması ve bu anlayışa uygun teşvik ve vergi politikaları geliştirilmesi, çevre eğitiminin çok küçük yaştan başlatılması, çevre komisyonunun ihtisas komisyonu olarak kalıcı olması, Çevre Bakanlığı kurulması ve taşra örgütlenmesinin de su havzaları bazında oluşturulması gibi burada ancak bir kısmını anlatabildiği çok sayı da önerilerde bulunmuştur.
Rapor bu içeriği ile çok önemli ve tarihi bir belge oldu. Önerileri yerine getirildi mi? Çok azı. Bakanlık kuruldu ancak her ilde bir müdürlük oluşturuldu, birkaç kez işlevi genişletilip daraltıldı. Çevre Fonu iktidar belediyelerine çöp kamyonu ve traktörü için kullanılır oldu. Çevre komisyonu, ihtisas komisyonu haline getirilerek kalıcı oldu. Çevresel etki değerlendirilmesi (ÇED) mevzuatımıza girdi ancak uygulamamak için elden gelen yapıldı, yapılıyor. Hülasa biraz yol alındı ama yetersiz. Örneğin bütün bunlar olurken Marmara öldü. Çevreci politikalar yani ekopolitika siyasete hâkim olmadıkça, yani ekoseçmen, ekopolitikacı ve ekoparti anlayışı yerleşmedikçe işimiz zor. Hep geç kalınıyor, Marmara için istediğimiz özel yönetimin kararnamesi içeriği açıklanmadan 4 Kasım 2021 de yayımlandı, örgütlenmesinin nasıl olacağına ilişkin bir ayrıntı yok.
Söz buraya gelmişken, ekoparti – ekopolitikacı konusunda bir anımı paylaşayım. Değerli sanayici, araştırmacı ve yazar Mehmet Arif DEMİRER, “EKOPOLİTİKA” isimli bir kitap yazmış ve önsözünü de benden istemişti. Kitabın 1992’de piyasaya çıktığı günlerde, Tuncay ÖZKAN, Erdal Bey’i ve beni evinde yemeğe davet etti, bir Ağustos akşamı buluştuk. Kitabı sundum, önsözümü okuyan Erdal Bey gülerek bana “Sen de mi Brütüs!” dedi. Önsözde DYP ile koalisyon kurulurken Çevre Bakanlığının tercih edilmemesini eleştirmiştim.
Milletvekilliğim ile birlikte geliştirmeye başladığım çevre sorunlarına yönelik bilgilenmem yani eğitimim ve çalışmalarım komisyon üyeliğim ile birlikte daha da gelişti. Hem bilgim artıyor, hem bu alanda çalışan bilim insanları ve sivil toplum kuruluşları ile ilişkilerim gelişiyordu. Toplumda tanınırlığım artıyordu. Panellere, konferanslara, açık oturumlara katılıyordum. Televizyonda ilk açık oturuma da bu dönemde 3 Haziran 1988 tarihinde TRT 1’de Panorama programında katıldım. Konu, Dünya Çevre Günü ve Türkiye’nin Çevre Sorunları, katılımcılar da Ali Talip ÖZDEMİR, Ertekin DURUTÜRK, Türkiye Çevre Vakfı Genel Sekreteri Av. Engin URAL, konumuz da Dünya Çevre Günü ve Türkiye’nin Çevre Sorunları idi.
Adım “çevreci”ye çıkmıştı. O kadar ki Grup Başkan Vekilimiz Hasan Fehmi GÜNEŞ, “Bir konuya bu kadar yoğunlaşma, başka alanlarda da çalış.” uyarısını yapma durumunda kalmıştı. Bu tavsiyeyi de dikkate alarak parlamenterlik görevlerimi aksatmıyor, Adalet Komisyonu üyeliği ve SHP Genel Sekreter Yardımcılığını sürdürüyordum.
Seçim bölgemden uzak kalmamaya ve yerelde çevre sorunları duyarlığı yaratmaya çalışıyordum. Örneğin 1990 yazında, Değirmenaltı semtinin gençlerini yakındaki koruya götürüp çevre temizliği yaptık, bakanlığın hazırladığı madalyonları gençlere dağıttım. Basının da ilgisini çekti. Yerel etkinlik kapsamında Ergene’nin sorunlarına yoğunlaşıyordum. Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı’na (TÜSES) bu konuda, Ergene ve Çorlu derelerindeki çevre kirliliğinin önlenmesi araştırma projesini önerdim. Kabul edildi. İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşa Fakültesi öğretim üyesi Hidrobiyolog İlham ARTÜZ görevlendirildi. İlham Bey, İstanbul Üniversitesi tarafından 1950’li yıllardan başlayarak Marmara Denizi kirliliği üzerinde yürütülen araştırmalarda çalışıyordu. Marmara araştırmaları konusunu Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğime sıra geldiğinde anlatayım. İlham bey ile Ergene ve Çorlu derelerini menbağlarından, başlayıp Muratlı İnanlı’da birleşip Ergene Nehri’ni oluşturdukları noktaya kadar 18 ve 19 Haziran 1990’da taradık. Bize Saray, Çerkezköy, Çorlu ve Muratlı belediye başkanları ve yetkilileri, DSİ Edirne Bölge Müdürlüğü mühendisleri eşlik etti. İlham Hoca incelemelerini yaptı, ben dialar çektim. Hazırladığımız rapor Ergene’yi ve bölgenin yaşadığı yanlış kentleşme ve sanayileşmeden kaynaklanan çevre sorunlarını gündeme getiren ilk rapor oldu. TÜSES’e sunduk. Sunduk ta ne oldu? Her alanda yapıldığı gibi “arşivlik” oldu. Çektiğim diaları önce Muratlı’nın Ergene’nin geçtiği bölgelerindeki köyleri akşamları ziyaret ederek kahvehanelerde slayt gösterisi yaptım. Sorunları, nedenlerini ve de yapılması gerekenleri anlattım. Anlattım da ne oldu? Milletvekilliğini kaybettim. 1991’de Tekirdağ’da il barajını aşamadık ve SHP hiç milletvekili çıkaramadı.
Ergene’nin öne çıkarılmasına bir başka katkım da TRT’de Can OKANAR’ın düzenlediği “Ayın Dergisi” isimli programın birinin Ergene’ye ayrılması oldu. Gene membaından başlayarak Muratlı’ya kadar dolaşılarak çekim yapıldı, sorunlar ve önerilerimi anlattım. Yayınlandığında bir hayli ses getirdi.
Siyaset arenasında pek önemsenmese de çalışmalarımı önemseyenler de oluyordu; Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin “1990 Yılın Çevrecisi Ödülü”ne layık görüldüm. Ödül bir berat, kuş gözlem dürbünü ve derneğin rozetinden oluşuyordu. Ödül töreni Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin 16 Haziran 1990 tarihinde İstanbul Beykoz Çubuklu Kulüp 29’da düzenlediği baloda yapıldı. Ödülü Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) kurucu başkanlarından Hollanda Prensi BERNHARD’ın elinden aldım. Törende Dışişleri Bakanı Ali BOZER, Dernek Başkanı CERRAHOĞLU, yönetim kurulu üyesi Nergis YAZGAN, dernek üyeleri ve çevreciler vardı. Prens’in konuşmasındaki “Göçmen kuşların vatanı var mı?” sözü çok ilginç ve etkileyici idi. Benimle birlikte, Amasya Valisi Sıtkı ASLAN, Gazeteci Hakan KARA ve TRT de ödül aldı. Baloda 1.130.000.000 TL bağış toplandı. DHKD daha sonra WWF’nin Türkiye temsilcisi oldu. Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin ve özellikle de Genel Müdür Nergis Yazgan’ın çevre sorunlarının kamuoyunun gündemine taşınması, Akdeniz kaplumbağaları, (carette caretta) doğal hayatın korunması gibi pek çok konuda etkin eylem ve çalışmaları oldu. Bu çalışmaları da hep destekledim.
Bu süreçte, özellikle de milletvekilliğim sona erip Başbakan Başdanışmanı olarak yoğunluğumu hükümet bürokrasisi çalışmalarım alınca çevre sorunları kapsamındaki çalışmalarımı, TBMM kürsüsünde, komisyonda, çeşitli toplantılarda yaptığım konuşmaları toplayarak kitaplaştırmam gerektiğini düşünerek çalışmaya başladım. Tuncay ÖZKAN’a bu düşüncemi açınca karşı çıkarak, bunun kolaycılık olduğunu asıl yapmam gerekenin özgün bir çevre kitabı yazmak olduğunda ısrar etti. Birol Ertan da aynı görüşü paylaşınca oturdum 1992 yaz aylarında “DİKKAT DÜNYA TEKTİR”i yazdım. Bir yandan da tatil yapmadan başdanışmanlık görevime devam ediyordum. Eşim ve çocuklar Tekirdağ’da, ben Ankara’da yalnızdım.
Kitabım gazeteci ve Ecevit döneminde CHP Ankara İl Başkanlığı yapmış olan Ümit GÜRTUNA’nın kurduğu Ümit Yayınevi’nin ilk kitaplarındandı, yöneticiliğini de Dil Derneği Başkanı Sevgi ÖZEL yürütüyordu. Yayınevi uzun süre devam edemedi. Kitap ilgi gördü, gazetelerde değerlendirmeler de çıktı. Ancak yeni baskılar yapma imkanı olmadı.
Bütün bu çalışmalarımın siyasi yaşamımda pek bir faydası olmadı yani seçim kaybetmemi engelleyemedi. “Çevre diye bir şey tutturdu, otel otel dolaşıyor.” şeklinde eleştirenler bile oldu. Milletvekilliğini kaybettim ancak toplumun gündemine çevre sorunlarını sokmuş olmanın, bakanlığın kurulmasında katkım olmasının mutluluğunu yaşadım. Adımın “çevre” ile özdeşleştirilmesi, hatta bu etkinliğimin yıllar sonra bile çevre bakanlığı yaptığım şeklinde hatırlanmamı sağlaması hoşum gitmiyor da değil. Sadece benim ismim değil Tekirdağ da çevre ile özdeşleşti. Nasıl mı DSP dönemimi ve Ecevitler ile ilişkimi anlatırken sözünü etmiştim. Milletvekili olmamı istemediler, seçilmeyecek bir bölgeden ve sıradan; İstanbul 3. Bölgede, 8. sıradan aday gösterdiler seçilemedim. Fakat 56. ve 57. Hükümetleri Bülent ECEVİT kurdu. Parti iktidar ve iktidar ortağı oldu, bu hükümetlerde Çevre Bakanı olarak Tekirdağ Milletvekili Fevzi AYTEKİN’i görevlendirdi. Bunu nasıl yorumlamak gerekir bilmiyorum; açtığım yola devam etmek mi yoksa bana nazire mi? Neyse, Fevzi AYTEKİN yaklaşık üç yıl bakanlık yaptı. Böylelikle Tekirdağ ile çevre özdeşliği bir anlamda devam etti. Ancak özelde Ergene’nin, Trakya’nın, Marmara’nın genelde de ülkenin çevre sorunları giderilmedi. AYTEKİN’in bakanlığı döneminden hatırda kalan, çevre fonundan belediyelere dağıttığı çöp kamyonu ve traktörler ile köylere arıtmasız kanalizasyonlar yaparak fosseptiklerde gizli duran evsel atıkları yakındaki dereye verip dereleri kirletmektir.
Bana bakanlık yakıştırılmasından iki örnek vereyim; TBB genel sekreterliğimin ilk döneminde katıldığım bir TBMM Adalet Komisyonu toplantısında Komisyon Başkanı Köksal TOPTAN, beni eski devlet bakanı olarak tanıttı. Diğeri de kızım Ceren’in katıldığı canlı yayımlanan bir TV programında sunucunun “Babanız eski bakanlardan, değil mi?” sorusudur. Daha pek çok örnek söyleyebilirim. Tabi bakanlık yapan nice politikacının bakanlık yaptığı hatırlanmaz iken benim bakanlık yapmış olarak hatırlanıyor olmam hoşuma gidiyordu. Düzeltirken zorlanıyordum, karşımdaki de mahcup oluyordu ama olsun.
Bu bölümü Erdal İNÖNÜ’nün bir sözü ile bitirmek istiyorum; “Başarı, sonuçtur.” Evet, çevre sorunlarını gündeme getirmiş önemli başarılar elde etmiştim ancak bu başarılar siyasete milletvekili olarak devam edebilmemi sağlamamıştı. Eğer siyaset bu amaçla yani devam etme amacıyla yapılıyorsa, sonuç başarısızlık. Bu başarıya dönüştürülebilir mi idi? Yani Tekirdağ’da tekrar iki milletvekili çıkaracak şekilde seçim kazanılabilir mi idi? İl barajı, Halkın Emeği Partisi (HEP) ile yapılan seçim işbirliği dikkate alınırsa mümkün değil. O zaman başarısızlık genel olarak partinin başarısızlığı olarak kabullenilebilir. Başarıya dönüştürebilmek yani siyasete bir anlamda “profesyonel” olarak devam edebilmek için geriye yapabileceğim ne kalıyor? Erdal Bey’e baskı yapıp parlamento dışından bakan atamama kararından vazgeçip beni bakan atamasını sağlamak. Böyle bir davranışta bulunmayı aklımdan bile geçirmedim.
O döneme damga vuran ve tarihi bir öneme sahip siyasi gelişmelerden biri ise SHP ile Halkın Emek Partisi arasındaki seçim işbirliği idi. Bu süreçteki tanık olduğunuz olaylar ile birlikte sizin bu siyasi tercih ile ilgili görüşlerinizden bahseder misiniz?
14-15 Ekim 1989 tarihinde Paris’te düzenlenen “Kürt Konferansı”na katılan yedi milletvekili SHP’den ihrac edildi ve bu kararı protesto eden bir kısım milletvekili de istifa edip Halkın Emek Partisi’ni kurdular.
Yerel seçim başarısının hemen ardından yaşanan böyle bir bölünme SHP’yi özellikle Güneydoğu Anadolu’da büyük sıkıntılara soktu ve örgütlerde önemli kopmalar meydana geldi. HEP’in etnik temele dayalı parti görüntüsünü ortaya koyması ve kamuoyunda da “Kürt Partisi” olarak nitelenmesi demokrasimiz açısından sakıncalı boyutlara ulaşıyordu. Kürt partisi, Türk partisi gibi bir ayırıma gidiliyor ve Güneydoğu’da SHP dışındaki partilerden de HEP’e önemli katılmalar oluyordu.
Bu gelişmeler sürerken, muhalefetin erken seçim isteklerini 1991 sonbaharında ANAP birden kabul etti ve yeni bir seçim yasası ile erken seçimin yolunu açtı. HEP’e seçime girme olanağı tanınmadı.
Seçim hazırlıkları ile uğraşırken HEP yönetiminin Hikmet ÇETİN, Fikri SAĞLAR, Abdülkadir ATEŞ ve Mehmet MOĞULTAY ile temasa geçtiklerini ve seçime katılmalarını sağlayacak bir arayış içinde olduklarını öğrendik. HEP’liler seçimde işbirliği yapmayı, seçimlerden sonra da HEP’e geri dönmemeyi öneriyorlardı.
Trakya’nın hemen her köyünde bir Güneydoğu şehidi olduğunu ve kendi tabanımızda dahi bazı sorulara yanıt veremediğimizi bildiğim için daha bu görüşmeleri duyunca endişelendim. Ancak bir yandan da bu görüşmelerin ciddi boyutlarda devam ettiği görülüyordu. Sonunda konu Merkez Yürütme Kurulu gündemine geldi. İlkesiz bulduğumuz bu işbirliği girişimi karşısında Ertuğrul GÜNAY ve Fikret ÜNLÜ ile birlikte çekincelerimizi bildirdik. (Fatin DAĞISTANLI, “Sosyal Demokratlar”, Ankara 1998. sayfa:198) Görüşmeleri sürdürmek üzere Genel Sekreterin başkanlığında, içinde Fikri SAĞLAR, Ertuğrul GÜNAY, Abdülkadir ATEŞ ve Mehmet MOĞULTAY’in da ter aldığı bir komisyon oluşturuldu.
Erdal İNÖNÜ’nün anılarında açıkladığı gibi (Cilt:1 Sayfa:283) bütün bunlar iki amaçla yapılıyordu: “Kürt kökenli vatandaşlarımızın SHP tarafından dışlandığı suçlamasından” kurtulmak ve “Kürt kökenli vatandaşlarımızın temsilcileri olarak görünmeye başlayan insanların ayrı bir partide değil de bütün etnik yapılara açık bir büyük parti içinde seçilme olanağını” korumak. Bunlar, “ülkenin bütünlüğünü tehdit edebilecek ayrılıkları demokrasi içinde önlemenin bir yolu idi.” (Gerçi asıl öngörülen hedefin partiden ayrılmış arkadaşlarımızın tekrar aramıza dönmeleri ve bir daha da başka yere gitmemeleri olduğunu da Erdal İNÖNÜ’nün anılarından öğrendim.)
Hem o günlerde ve hem de sonraları yapılan bütün değerlendirmelerde “seçim ittifakı” olarak nitelenen bu işbirliğinin bir de faydacı amacının olduğunun inkar edilmemesi gerektiğine inanıyorum. Erken genel seçime çok az bir süre kalmışken gerçekleştirilen bu birlikteliğin Güneydoğu’da duvarlardan sökülüp ayaklar altında çiğnenen parti tabelalarının tekrar yerlerine asılması ve bu illerden SHP milletvekili çıkarmanın amaçlandığını da kabul etmek gerekir.
Konu basına yansıyınca parti içindeki tartışmalar daha da alevlendi. Fakat fiilen Hikmet ÇETİN ve Fikri SAĞLAR tarafından yürütülen görüşmelerin bağlayıcı boyutlar kazandığı anlaşılıyordu. Örneğin, Fikri SAĞLAR’ın gayreti ile Fehmi IŞIKLAR ve Ahmet TÜRK ile Genel Başkan arasında bir protokol imzalandığı ve bu protokol çerçevesinde Güneydoğu’da SHP listelerinin HEP’lilere açıldığı söyleniyordu. Bu protokolü somut olarak görmemiz mümkün olmadı. Genel Başkan da bir açıklamada bulunmadı. Liste hazır olarak MYK ve Parti Meclisi’ne geldi. İsimlere itiraz etmeye çalıştıysak da dinletemedik. Bu karşı çıkışımızı Fatin DAĞISTANLI, “Sosyal Demokratlar” isimli kitabının 198. Sayfasında: “Genel Sekreter Yardımcısı Ertuğrul GÜNAY, Güneş GÜRSELER, Genel Sayman Fikret ÜNLÜ ilkesiz olarak niteledikleri birlikteliğe karşı çıktılar.” şeklinde değerlendirdi.
Kürt kökenli vatandaşlarla parlamento arasındaki bağı canlı tutmaya çalışarak bölgeyi siyasal sistemden koparmamak ilkesel olarak doğru bir karardı. Fakat isimler üzerinde değerlendirme yapılmayınca HEP’e parlamento yolu açılırken SHP’nin kontrolünde olmayan bölge milletvekilleri seçtirilmiş ve onlar da daha TBMM’nin ilk oturumunda, yemin töreninden başlayarak sürekli SHP’ye zarar vermişler ve sonra da 1992 ilkbaharında 14 kişi istifa etmişlerdir.
Yemin töreninde Kürtçe yemin edilmesi hemen herkesi şok etmişti. HEP kökenli milletvekillerinin bu tavrı SHP Genel Merkezinde nasıl bir tepkiyle karşılandı?
Yemin töreninde yaşadıklarımız da unutulacak gibi değildir:
TBMM’de yemin töreni yapılırken SHP Genel Merkezinde hem çalışıyor, arkadaşlarla seçim sonrasını ve koalisyon olasılığını değerlendiriyor, hem de televizyonda Meclis’ten yapılan canlı yayını izliyorduk. Birdenbire ilk Kürtçe yemini ve tartışmaları duyunca vurulmuşa döndük. Şaşkınlık içinde çırpınırken bir süre sonra Genel Merkez binasının bulunduğu Necatibey Caddesinin trafiği SHP’yi protesto edenlerce tıkandı; korna çalanlar, küfredenler, bela okuyanlar birbirine karışıyordu. Birkaç kez Meclis’ten Hikmet ÇETİN’i arayarak yaşadıklarımızı ve kendi tepkimizi bildirdim.
HEP kökenli milletvekillerinin bu tutumu karşısında İnönü”ünü tepkisi ne oldu?Bu yemin töreni partiye neler kaybettirdi?
Çok üzüldüğünü biliyorum, yaşadığımız maliyet canını sıktı.
HEP ile işbirliği kararı bir anlamda benim siyasi sonumu da hazırladı. Bu kararın ardından Trakya ve Batı Anadolu’da çok büyük oy kayıplarımız oldu. Ecevit, SHP’yi Misak-ı Milliyi yok etmeye kalkışanları TBMM’ye taşımakla suçladı. Tekirdağ’da barajı aşamadık. Leyla ZANA, Hatip DİCLE ve arkadaşları milletvekili olsun diye kendimizi kapı önüne koyduk. Bu kararı hemen her köyünde bir Güneydoğu şehidi olan Trakya’da anlatamadık. Neye mal olduklarını HEP kökenli olarak seçilenler de anlamazdan geldiler. Zaten onların amaçlarının çok başka olduğu da zaman içinde anlaşıldı.
Bu karar ve sonrasında ortaya çıkanlar bana bir şey öğretti: İnanmadığı bir konuda insanın direnmesini sonuna kadar sürdürmesi gerekir. İlkesel olarak doğruluğuna inandığımız ancak uygulamasının yanlış olacağını gördüğümüz kararın alınmasına engel olmalıydık.
1991 Genel Seçiminde SHP il barajını aşamadığı için Tekirdağ’dan hiç milletvekili çıkaramadı. Haliyle siz de seçimi kaybeyttiniz. Bu süreçte neler yaşadınız?
1991 Milletvekili Genel Seçiminde Tekirdağ’da barajı aşamadık ve dört milletvekilinin tümünü DYP kazandı. Ülke genelinde de 5.066.546 toplam oyla oyların %20.8 ini alarak üçüncü parti olmuştuk. Birinci DYP, ikinci ANAP, dördüncü RP ve 2.624.310 oyla da DSP beşinci parti idi.
Hem Tekirdağ’da hem de ülke genelinde başarısızdık. Seçim çalışmalarına katılmak ve oyunu kullanmak için Tekirdağ’a gelen eşim, henüz ilkokulda olan kızım ve ana okulunda olan oğlumla birlikte Ankara’ya döndük. Yolda ailece verdiğimiz karar; Tekirdağ’da avukatlığa başlamam şeklinde idi. Genel Sekreter Yardımcılığından da istifa edecektim.
Tekirdağ’daki yenilgi tam bir sürpriz olmuştu. Gerçi 1987 seçim öncesindeki gibi içimize sinen bir kampanya yapamamıştık, seçmenin duygularını belli etmekten kaçınması, HEP olayının yarattığı tedirginlik, ipuçları veriyordu ancak bu kadarını beklemiyorduk. Hele son gün mitingimize gösterilen ilgi hepimizi çok umutlandırmıştı. Miting öncesi Edip AKBAYRAM konser vermişti. 1987 mitingimizin solisti Arif ŞENTÜRK idi. Sultanahmet Mitinginden helikopterle Tekirdağ’a gelen Erdal İNÖNÜ, Hikmet ÇETİN, Deniz BAYKAL mitinge katılmışlardı. Coşkulu kalabalık karşısında ben de kendimi tutamamış ve diğer partilerin barajı aşamayacağını, dört milletvekili çıkaracağımızı kürsüden haykırmıştım. Hatta o kadar ki miting alanına giriş ve çıkıştaki izdihamı seçim kamyonetimin üzerinde birlikte izlediğimiz İNÖNÜ, ÇETİN ve BAYKAL da çok memnun kalmışlar, ÇETİN; “Güneş, burası tamam, tebrik ederim.” demişti. Sonuç ise tam tersiydi.
Neden böyle oldu?
Bunların üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Bu sürede değerlendirme yapacak çok zamanım oldu.
İlk tespitim; Bu sonucun adayların kişiliği ile ilgisi yoktu.
Türk seçmeni, lidere, partiye, genel görünüme oy veriyor, oy verme günü yaklaştıkça oluşan hava da çok etkili oluyordu. 1987 genel seçiminde de Enis TÜTÜNCÜ birinci, ben de ikinci sıra adayı idim, sıralama değişmemişti. İkimizin milletvekili olarak yaptığımız çalışmalara kimsenin bir eleştirisi yoktu, herkes takdirini, sevgisini söylüyordu. İkimiz de çalışmalarımızla ses getirmiştik. Ben genel sekreter yardımcısı olmuştum. Kişiliğimizin etkisi olacak ise olumlu olması için bütün koşullar vardı.
İkinci tespitim; İNÖNÜ-BAYKAL kavgası Tekirdağ’da da örgütü etkilemişti.
1989 Tekirdağ Belediye Başkanı önseçimindeki tavrım o güne kadar benden yana olan örgüt dengesini tümüyle değiştirmişti. 1950’den sonra sosyal demokratların sadece bir kez kazanabildikleri Tekirdağ Belediye Başkanlığının 1989’da Cemal ÜNLÜSARAÇ’ın adaylığı ile kazanılabileceği görülüyordu. Çok yakın arkadaşım ve yıllardır birbirimizi desteklediğimiz, İl Başkanı Sami EREN’in adaylığına karşı çıkmam örgütsel desteğimi büyük ölçüde çökertmişti. Tekirdağ Belediye Başkanlığını kazandık ama ben parti içinde önemli bir desteği kaybettim. Tekirdağ’ın dokuz ilçesinden sadece Merkez ve Saray ilçe örgütleri beni açıkça destekliyorlardı. Bu tabloya rağmen önseçimde gene ikinci oldum. Önseçimi kazanmamı engelleyemeyenler bu kez propaganda çalışmalarımda destek olmadılar. Örneğin, seçim çalışması için Hayrabolu’ya gittiğimde programı bildiği halde ilçe örgütü, bırakın karşılamayı, araç konvoyu yapmayı, ortalarda bile gözükmüyordu. İlçe Merkezi ya kapalı oluyordu ya da bina görevlisinden başka kimse bulunmuyordu. İlçe Başkanı’nı işyerinden buluyorduk. İlçe Başkanını yanımıza alıp Tekirdağ’dan birlikte geldiğimiz arkadaşlar ve araçlarla birlikte köylere gidiyorduk. İlçe yönetiminin bir program yapmadığını yola çıkınca anlıyorduk. Bu sinir harbi içinde iki ya da üç köyü ziyaret edilebiliyor, verimli bir çalışma yapamadan dönüyorduk.
Çorlu’da ise, Belediye Başkanı, örgütü kontrolüne almış, bana gönülden bir ilgi göstermelerini engelliyordu. Çorlu’da doğrudan ilişkide bulunduğum çok partili olduğu için daha iyi çalışmalar yapabiliyordum. Ancak, propaganda toplantılarına gittiğimiz yerlerde Başkan genellikle kahvehanenin içine girmiyor, dışarıda etrafına topladığı ve genelde Belediye’den beklentisi olan insanlarla konuşup hem benim hem de halkın dikkatini dağıtıyordu. Belediye Başkan’ı Ünal Baysan bu konuda o kadar açıktı ki tüm seçim çalışmalarımı birlikte yürüttüğüm Namık Uysal’a; “Namık Ağabey, Çorlu’dan eski oyu beklemeyin.” diyebiliyordu.
Bütün hesap SHP’nin bir milletvekili çıkarması, benim yeniden milletvekili olamamam yönünde idi. Ancak unuttukları, Tekirdağ’dan dört milletvekili çıkıyordu ve %25 yerel baraj karşısında ya iki ya da dört milletvekili çıkarılabilirdi. Seçmen sayısı nedeni ile %25 in üzerinde oy alıp bir milletvekilinde kalmak mümkün değildi.
Malkara ilçe örgütü de aynı gayreti göstermekten geri kalmıyordu. Seçimden aylar sonra Malkara’ya gittiğimde arkadaşlar, propaganda için gönderdiğim afişlerimin paket halinde ilçe örgüt binasının kömürlüğünde, kömürlerin altından çıktığını söylediler ve kullanılmayan afişlerin bir kısmını da bana verdiler.
Parti içindeki bu çekişmeleri halk izliyor, kendisini aldattığımızı da gayet iyi biliyordu. Halkın önünde birbirimizle öpüşüp koklaşıyor, sevgi gösterisinde bulunuyorduk ancak kendi aramızda sürekli çekişme halindeydik.
Seçim kaybettiren en önemli etken ise HEP ile yapılan seçim işbirliği idi. Trakya’da genelde her köyde bir Güneydoğu şehidi vardı ve başta DSP olmak üzere diğer partilerin “SHP, PKK’yı Meclise taşıyor.” propagandası tuttu.
Ankara’ya döndük.
Ankara’ya bu dönüşünüzde artık milletvekili değilsiniz. Bir planınız var mıydı? Ne yapmayı düşünüyordunuz o sıralarda?
Ertesi gün öğleye doğru Genel Merkez’e geldiğimde kapıda çok sayıda gazeteciyi görünce; “Eski bir milletvekili için abartılı bir karşılama arkadaşlar, teşekkür ederim.” şeklinde takıldım. Fakat rağbet Genel Başkan’ın daveti üzerine Genel Merkeze gelen Deniz BAYKAL’a idi. Merkez Yürütme Kurulu’nu toplayıp seçim sonuçlarını değerlendirmeden bu görüşmesi de ne oluyordu. Bu şaşkınlıkla odama çıktıktan bir süre sonra hepbirlikte öğle yemeğine gidileceği bildirilince daha da şaşırdım. Biraz sonra İNÖNÜ, BAYKAL, ÇETİN, GÜNAY, SAĞLAR ve ben RV Restaurant’ta aynı masadaydık.
BAYKAL, “utanç verici” bir başarısızlıkla karşı karşıya olduğumuzu, bunun sorumlusunun yönetim olduğunu, derhal olağanüstü kurultayın toplanmasını, koalisyonun daha sonra düşünülmesini söylüyordu. BAYKAL koalisyona da karşıydı; “Seçmen sağ partilerin koalisyonunu istiyor, bize muhalefet görevi verildi, muhalefette kalmalıyız.” diyordu.
Ankara’ya döner dönmez bu tartışmaların içine düşmüştüm. Bir fırsatını bulup Genel Başkan’a Tekirdağ’a dönme kararımı söyledim. Kabul etmedi. Koalisyonun kurulabileceğini, sonuçlanmasını beklememi istedi.
Bundan sonra bütün çalışmalar koalisyona odaklandı.
MYK’da genel eğilim DYP ile koalisyondan yana idi. Genel yaklaşım seçim başarısızlığının ancak başarılı bir iktidar ortaklığı ile giderilebileceği yönünde idi.
DEMİREL ve DYP yetkililerinin basındaki demeçlerinden onların da SHP ile ve bence, İNÖNÜ’lü SHP ile koalisyon arzusunda oldukları anlaşılıyordu.
Ön temasları Hikmet ÇETİN yürütüyor bizler de kamuoyu oluşturmada destek oluyorduk. Kamuoyunda DEMİREL ve İNÖNÜ’lü bir hükümetin yararlı ve başarılı olacağı beklentisi oluşuyordu.
DEMİREL, hükümeti oluşturmak üzere lider ziyaretlerine başladı, ilk ziyareti de 4 Kasım günü SHP’ye yaptı. Necatibey Caddesi’ndeki Genel Merkez’e gelen DEMİREL’i binanın kapısında ben karşılayacaktım. Aşağıya indim. Kapıda bekleyeceğim derken kendimi caddede buldum. İktidar partisinin ne demek olduğunu, iktidarın ne demek olduğunu ilk kez bu karşılama sırasında gördüm ve yaşadım. DEMİREL henüz sadece hükümeti kurma görevi almış bir parti lideri idi. Fakat SHP Genel Merkezine başbakan gibi geldi. Necatibey Caddesi tümüyle trafiğe kapatılmış, vatandaşlar kaldırımları doldurmuştu. DEMİREL’in arabası etrafını saran polis araçlarının ışıldaklarının yaydığı parıltılar içinde yüzer gibi geliyordu. Siren sesleri binalardan yankılanıyordu. DEMİREL’i karşılayıp, asansörle İnönü ve MYK üyelerinin beklediği dördüncü kata çıkardım. İnönü, asansörün kapısında karşıladı. Önce hepimizin katıldığı geniş bir görüşme yapıldı ardından iki lider başbaşa görüştüler. DEMİREL, birlikte hükümeti oluşturma isteğini belli ediyordu. Sosyal demokrat bir parti ile merkez sağda bir partinin koalisyonunun ülkenin demokratikleşme sürecindeki etkisini önemsediği anlaşılıyordu. ANAP’la yapılacak bir koalisyon sağ ve sol yeni bir cepheleşme demekti.
Ardından protokol hazırlıklarına başlandı. Komisyonda görev aldım. Protokolün ekoloji-ekonomi, çevre-kalkınma ilişkilerini kuran bir politika belirlemesine gayret ettim.
Protokol benimsendi.
Sıra bakanlar kurulunun oluşturulmasına gelmişti. Bakanlıklar nasıl paylaşılacak ve kimler bakan olacaktı?
Koalisyonun kurulabileceği anlaşıldıktan sonraki ilk MYK toplantısında Genel Başkan, milletvekili olmayanlardan bakan atamayacağını genel kuralı olarak açıkladı. MYK’nın milletvekili seçilemeyen üyeleri olarak bizler rahatladık, tabi bizi rakip gören miletvekili arkadaşlar da rahatladı. MYK’dan ben, Yiğit GÜLÖKSÜZ, Cevdet SELVİ, Ertuğrul GÜNAY, Eşref ERDEM, Korel GÖYMEN, Birgen KELEŞ, Sedat DOĞAN milletvekili değildik. Böylelikle diğer üyeler, Hikmet ÇETİN, Abdülkadir ATEŞ, Ercan KARAKAŞ, Mehmet MOĞULTAY ve Fikri SAĞLAR için bakanlık yolu gözüküyordu. Bu açıklama bakan olacakların belirlenmesinde Genel Sekreter Hikmet ÇETİN yerine benim İnönü ile çalışmam fiili sonucunu doğurdu. Hikmet ÇETİN Dışişleri Bakanı olmayı bekliyordu.
Önce DEMİREL bakanlıkların nasıl paylaşılacağını öneren seçenekli bir liste gönderdi. İki partinin TBMM üye sayılarının oranlanması ile SHP’ye 12 bakanlık düşüyordu. DEMİREL bu 12 bakanlık için ikişer ikişer eşleştirdiği 12 seçenek öneriyordu, örneğin Dışişleri – Milli Savunma, Kültür – Çevre gibi.
Bu seçenekler arasında nasıl bir tercih yapılacağı konusunda MYK’da iki ilginç olay yaşadık. Hikmet ÇETİN’in Dışişleri Bakanı olmak istediği daha koalisyon görüşmelerinin başladığı günlerden biliniyordu. Milletvekilliği döneminde öncelikli olarak çevre sorunları konusunda yoğunlaşan birisi olarak yeniden seçilememem ve Fikri SAĞLAR’ın eşinin Devlet Tiyatrosu sanatçısı olmasından da kaynaklanan özel ilgisi karşısında bu iki bakanlığın yani Dışişleri ile Kültür Bakanlığı’nın tercih edileceği belli olmuştu. ÇETİN de, SAĞLAR da sonuca kesin gözüyle bakıyorlardı. Hikmet ÇETİN bu konuda kulise gerek görmüyor, DYP ile olan ilişkilerde yoğunlaşıyordu.
Konunun görüşüldüğü, Genel Başkan’ın TBMM’indeki odasında yapılan toplantıda Dışişleri Bakanlığı’nın tercihine karar verildikten sonra Hikmet ÇETİN rahatladı ve dışarı çıktı. Onun hemen ardından Ertuğrul GÜNAY, Milli Savunma Bakanlığının önemini, Dışişlerinin seçmene yönelik bir olanak sağlayamayacağını anlatarak tercihimizin Milli Savunmadan yana olması gerektiğini vurguluyordu. Bu öneri birdenbire genel bir destek bulunca Genel Başkan da tereddüde düştü; “Değiştirelim ama Sayın ÇETİN ne der?” diye sorunca dışarı çıkıp koridorda gazete muhabirleri ile sohbet eden Hikmet ÇETİN’i “İçeri gel, Bakanlık gidiyor.” diyerek çağırdım. Toplantıya döndüğümüzde, İNÖNÜ, ÇETİN’e, “Arkadaşlar, Milli Savunma Bakanlığının tercih edilmesinin daha uygun olacağı görüşündeler. Ne düşünürsünüz?” diye sorunca, Hikmet ÇETİN; “Nasıl isterseniz öyle yapın.” diyerek tepki ile toplantıyı terk etti. Durumu gören İnönü, “Yeni sorunlar yaratmayalım, kararı değiştirmeyelim.” benden ÇETİN’i tekrar çağırmamı istedi ve sorun tatlıya bağlandı.
Bu toplantıdaki diğer ilginç anım da Çevre Bakanlığı ya da Kültür Bakanlığı tercihi tartışmaları ile ilgili:
Milletvekilliği döneminde çevre sorunları ile ilgim bilinmekteydi. Bu çalışmalarımın yarattığı beklenti seçimden sonra benim Çevre Bakanı olacağım yönünde idi. Yeniden milletvekili seçilemeyince ve Genel Başkan da dışarıdan bakan atamayacağını açıklayınca ben böyle bir beklenti içine girmemiştim. Ancak özellikle yıllardır çevre sorunları konusunda birlikte çalıştığım, desteklediğim, onların da beni desteklediği Çevre Bakanlığı bürokratları SHP’nin tercihinin ‘çevre’den yana olmasını ve benim de bakan atanmamı arzuluyorlardı. Bu konuda bir de rapor hazırlayıp bana vermişlerdi. Bu raporda, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çevre sorunlarına sahip çıkmanın sosyal demokratlığın çağdaş bir gereği olduğu vurgulanıyor, ayrıca Çevre Bakanlığının siyaseten sağlayabileceği olanaklar sıralanıyor ve boş bulunan 370 kadrodan da söz ediliyordu. MYK’da konu görüşülürken sonuç alamayacağımı bildiğim halde bu raporda belirtilenleri anlattım. İçgüdüsel bir tepki ile Fikri SAĞLAR da Kültür Bakanlığının önemini ve nimetlerini anlattı. En önemli sorun benim parlamento dışında kalmam olduğu için Kültür Bakanlığı tercih edildi. Diğer tercihler de yapıldı ve DYP’ye sonuç bildirildi. Daha sonra Fatih ÇEKİRGE “İktidar Oyunu” isimli kitabında bu kadro tartışmasını yazdı.
Tercih edilenler: Denizcilikten Sorumlu Devlet Bakanlığı, Kadın ve Aile Sorunlarından Sorumlu Devlet Bakanlığı, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı, Yerel Yönetimlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı ile Dışişleri, Bayındırlık ve İskan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Sanayi ve Ticaret, Kültür ve Turizm bakanlıkları idi.
İsim belirlemede öncelikle muhalefet döneminde oluşturulan Gölge Kabine’den yararlanılması düşünüldü. Gölge Kabine’deki bakanlığını alabilecek sadece Fikri SAĞLAR vardı. Gölge Kabine üyelerinin büyük bölümü yeniden milletvekili seçilememişti. Seçilenlerin bakanlıkları ise DYP’de kalmıştı. Hazırlık olmak üzere seçenekli listeler hazırlayıp sunuyordum.
Seyfi OKTAY, Grup Başkanvekili olarak görevine devam edecekti.
Genel Başkan, Mümtaz SOYSAL’ın kabinede yer almasını istiyordu fakat Hikmet ÇETİN, Dışişlerinde ısrarlı olduğu için ancak Devlet Bakanlığı olabilecekti. Bunu da Mümtaz SOYSAL kabul etmedi.
Onur KUMBARACIBAŞI kesinlikle kabineye girecekti. Ekonomi ile doğrudan ilgili bakanlıklar DYP’de kaldığı için bu konuya en yakın ve Yüksek Planlama Kurulu’na girebilecek şekilde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı uygun olacaktı.
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı için tek bayan milletvekili Güler İLERİ’den başka seçenek yoktu.
İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı için Güneydoğu kökenli Mehmet KAHRAMAN, Denizcilikten sorumlu Devlet Bakanlığı için Karadeniz kökenli İbrahim TEZ, Şehircilik ve Yerel Yönetimlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı için eski belediye başkanı Erman ŞAHİN, Adalet Bakanlığı için avukat Mehmet MOĞULTAY,Çalışma Bakanlığı için gençlik kolları ve sendikal deneyimi olan Mehmet DÖNEN, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı için ODTÜ mezunu, makine mühendisi ve milletvekilliği öncesi ticaretle uğraşan Tahir KÖSE, Turizm Bakanlığı için uzun yıllar yurt dışında bulunan öğretim üyesi Abdülkadir ATEŞ.
Son durum böyle idi ve liste ertesi günü DEMİREL’e gönderilecekti. Son çalışma Genel Başkan’ın TBMM’deki odasında yaptık. Genel Başkan listeyi Meclisteki Özel Kalem Müdürü Kemal Bey’e verip daktilo ettirdi.
Meclis’ten birlikte çıktık Genel Başkanı Pembe Köşk’e bıraktım. Bütün korkum listede olmayanların durumu öğrenip baskı yapmaya çalışmaları idi. Liste ertesi gün açıklanacağı için bakan atanacaklara hazırlanmalarını sağlamak üzere haber vermek için izin istedim, uygun gördü. Eve gelince durumu atanacaklara bildirdim. Sabah erkenden Genel Başkan’a ulaştım. Birlikte Meclisteydik. Mecliste kötü bir sürpriz bekliyordu. Seyfi OKTAY, bakan atanmadığını öğrenmişti, tepkili ve üzgündü. Halkçı Parti döneminden beri yaptığı çalışmaları, yargı reformu konusundaki hazırlıklarını anlatıyor ve Adalet Bakanı olmak istiyordu. Genel Başkan’ın makamından çıktım. Yaklaşık 45 dakika odada kaldılar. Özel Kalem Müdürü liste elinde DEMİREL’e gitmek için emir bekliyordu. Seyfi OKTAY çıktığında, Genel Başkan beni çağırdı ve; “Listeyi göndermeyin, Sayın OKTAY Adalet Bakanı oluyor.” dedi. Korktuğum başıma gelmişti. Kim liste dışı kalacaktı? Moğultay kalamazdı, MYK üyesi idi. Sonunda kabak Mehmet DÖNEN’in başına patladı ve liste dışı kaldı. Halbuki bir gece önce kendisine bakan atandığını ben söylemiştim. Şimdi ne diyecektim. İş gene bana düştü. Mehmet DÖNEN olgunlukla karşıladı, tepki göstermedi. Fakat ben çok üzüldüm. Allahtan daha sonra Karayalçın döneminde Mehmet bakan atandı da ben de bir mahcubiyetten kurtuldum.
Bu döneme ilişkin bir başka anımı hatırladıkça Erdal İNÖNÜ’ye olan saygım artar. Olay şöyle gelişmişti: Hükümetin kurulmasından hemen sonra 25-26 Ocak 1992 tarihlerinde kurultay toplanacaktı. Bütün dengeler bıçak sırtında idi. Kurultayı zora sokacak hiçbir risk göze alınamazdı. Bu düşünceden hareket eden Sedat DOĞAN ve Mehmet MOĞULTAY, liste çalışmaları sırasında bana ısrarla Ertuğrul GÜNAY’ın kabinede yer almasının gerektiğini aksi halde Kurultay’ın tehlikeye gireceğini anlattılar ve durumu Genel Başkan’a sunmamı istediler. Gerekçelerini haklı bulmuştum fakat Genel Başkan, milletvekili olmayanlardan bakan atamayacağını çok önceden açıklamıştı. Bu kararını değiştireceğini sanmıyordum. Ayrıca, dışardan bakan atanmasına milletvekilleri tepki gösterecek ve kurultay için gene önemli bir tehlike ortaya çıkabilecekti. Bütün bunlara rağmen liste çalışmaları sona ermeden durumu Genel Başkan’a anlattım. TBMM’deki odasındaydık ve yalnızdık. Arka taraftaki toplantı odasında ayakta elini duvara dayayıp bir süre düşündü ve bana cevabı; “Sen ne olacaksın, eşinin yüzüne nasıl bakarım.” oldu. Böyle bir cevap insana siyasette çektiği bütün çileyi bir anda unutturacak bir cevaptı. Ayaklarımın yerden kesildiğini sandım.
Sonunda DYP-SHP Koalisyon Hükümeti kuruldu.
Bakan olamadınız ama Erdal İNÖNÜ yine de sizi bırakmadı yakınında kalmanızı sağladı.
Hükümetin kuruluşu öncesindeki etkinliğim ve Genel Başkan’la fiilen birlikte çalışmam Hükümet kurulduktan sonra da bunun devamı gibi bir durumu ortaya çıkardı. Örneğin; ANAP Hükümetinin Başbakan Yardımcısı Ekrem PAKDEMİRLİ idi ve Genel Başkan görevi ondan devralacaktı. Bir gün önceden randevuyu ayarladım ve sabah PAKDEMİRLİ’nin makam otomobili ile Genel Başkan’ı Pembe Köşkten aldım. Başbakanlığın yeni binasındaki makama gittik ve basının önünde devir teslim töreni yapıldı.
Hepimiz için yeni bir dönem başlıyordu.
Bu yeni dönemde ne gibi güçlüklerle karşılaştınız? Başbakan Başdanışmanlığınız süreci nasıl gelişti?
İlk sorun; Genel Başkan’ın makamı hangi binada olacaktı?
PAKDEMİRLİ, Başbakan Yardımcısı olarak yeni binada çalışmıştı ama tek parti hükümetinin üyesi idi, Başbakan ile sürekli aynı çatı altında olmaları gibi zorunluluk yoktu. Oysa şimdi koalisyon kurulmuştu ve Başbakan ile Başbakan Yardımcısının aynı binada olmasında yarar vardı. Bu görüşümü Genel Başkana anlattım ve Başbakan’ın makamının bulunduğu ve “Eski Başbakanlık ” olarak anılan binada bir oda hazırlamamıza izin vermesini istedim. Uygun gördü.
Bu arada Başbakan, müsteşar atamasını yapmış ve Necdet SEÇKİNÖZ Başbakanlık Müsteşarı olmuştu. Kendisini makamında ziyaret ettim, tanıştık, kutladım ve oda talebimizi söyledim. Birlikte oda seçimini yaptık. Başbakan’ın makamının hemen karşısındaki oda uygun görüldü. Fakat oda oldukça pis ve bakımsızdı. Başbakanlığı, işleyişini, görevlilerini tanımıyordum. KARAYALÇIN’ı aradım ve Ankara Büyükşehir Belediyesinden yardım istedim. Özel Kalem Müdiresi Birsen KARAOĞLU hanımı, özel kaleminden Ayşe ATAŞ’ı ve temizlikte yardım edecek görevlileri gönderdi, SHP’de Genel Merkez Gençlik Komisyonunda birlikte çalıştığımız Gürsel EROL ve komisyon üyesi gençler de yardım etti ve odayı hazırladık.
Başbakan Yardımcısı olarak Genel Başkan’a bağlı çalışacak kurumlar da belli olmuştu. Bunlar; TÜBİTAK, Atom Enerjisi Kurumu, Milli Prodüktivite Merkezi Çalışma düzenini oluştururken bu kurumların olanaklarından da yararlanmaya çalıştık.
Özel Kalem’in oluşturulması gerekiyordu. Birsen KARAOĞLU ve arkadaşları Büyükşehir Belediyesindeki görevlerine döneceklerdi. Genel Başkan, İstanbul’dan arkadaşı ve aile dostu Uğur BÜKE’yi Özel Kalem Müdürü olarak görevlendirdi.
Bütün bu koşuşturma içinde ben de fiilen Başbakanlıkta çalışır olmuştum. Başbakan Başdanışmanlığım gündeme geldi. Genel Sekreter Yardımcılığından istifa ettim. Kararnamem imzalandı ve hukuken de göreve başladım.
Milletvekili lojmanını boşaltmamın zamanı da gelmişti. Nereye taşınacaktık? Başbakanlıktan lojman talebinde bulunabileceğim söylendi. Önce uygun lojman bulunamadı. Milletvekili lojmanını da hemen boşaltmak istiyordum. Sonuçta Başbakan Yardımcısı’na tahsis edilen lojmanda oturabileceğim anlaşıldı. Genel Başkan’ın onayı ile Balgat’da Yüksel Sitesindeki lojmana taşındım. Kaderin cilvesi lojmanda benden önce Tekirdağ Milletvekili, Devlet Bakanı Ahmet KARAEVLİ oturmuştu. Onun boşalttığı lojmana ben yerleştim.
Başbakan Başdanışmanı olarak atanmıştım. Lojmanım da olmuştu ama henüz Başbakanlık’ta çalışacak bir odam yoktu. Bu sorunu da Necdet SEÇKİNÖZ çözdü ve binayı dolaşarak, Genel Başkan’ın odasına yakın, Devlet Bakanı makamı olarak kullanılan bir odayı bana tahsis etti.
Şimdi de benim kendime çalışacağım kadroyu oluşturmam gerekiyordu. Özel kalem, santral, büro hizmetleri gibi konularda yardımcı olacak ekibi kurma gayretine girdik. Başbakanlığın deneyimli elemanları Ayla HATIRLI, Aysel ERSAN, İbrahim PINAR bu dönemde yardımcı oldular. Fikri Serdar ÇETİN, Fariz ACAR, Başbakan Yardımcılığı yazışmalarını yürütebilecek donanımda bir ekip kurdular. Ayrıca Birol ERTAN, İsmet YAZICI, Metin ŞENTÜRK, Ahmet YILMAZ, Yalın KILIÇ, Seyfettin AYDIN, Sezai AYDIN, Dicle EKİNCİ’den oluşan genç ekibimiz de tüm enerjileri ile gece gündüz çalıştılar.
Başdanışman olarak kamuda çalıştığım bu dönem bana ‘Devlet’i tanıttı. ‘Devlet’in, bürokrasinin nasıl çalıştığını Başbakanlıktan görme fırsatı buldum. Bu görev bana siyaseten zarar verdi ama öğrettiklerinin çok yararını gördüm. Bir avukat ve milletvekili olarak olaylara farklı açılardan yaklaşmıştım.
Prof. Dr. Hurşit GÜNEŞ, ekonomik konularda çalışmak üzere Başdanışman olarak atandı. Daha sonra Fikret ÜNLÜ de Başdanışman olarak aramıza katıldı.
Oluşturduğumuz çalışma düzeninde; danışmanlar ile özel kalem ve büro görevlileri olmak üzere iki grupta çalışıyorduk.
Danışmanlar; Hurşit GÜNEŞ’in başkanlığında Erol KATIRCIOĞLU ve Nilgün ARISAN ve Halil KAHRAMAN’dan oluşan ekonomi danışmanları, Ahmet KARABİLGİN ile başladığımız ve onun Sivas’a vali atanmasından sonra Atıl UZELGÜN, Halil NİMETOĞLU ve Kutluay ÖKTEN ile devam ettiğimiz içişleri,. terör, içgüvenlik gibi konulardaki danışmanlarımız, İbrahim PINAR hukuk danışmanımız, Aysel ERSAN kamu personeli ile ilgili sorunlar konusundaki danışmanımız idi. Halkla ilişkiler Ayla HATIRLI ve Fikri Serdar ÇETİN tarafından yürütülüyordu. Dr. Hikmet ÖZDEMİR siyasi danışmanlık yapıyordu. Birol Ertan da Başbakanlık Danışmanı ünvanı ile çevre sorunları konusunda çalışıyordu. Gençlik Komisyonundan getirdiğimiz İsmet YAZICI, Yalın KILIÇ, Metin ŞENTÜRK, Ahmet YILMAZ, Seyfettin AYDIN, Dicle AYDIN ile Sezai AYDIN teknik konularda yardımcı oluyorlar, gezileri düzenliyorlar, eşlik ediyorlar, her hizmete canla başla koşuyorlardı. Gençlik Komisyonı yönetimindeki arkadaşlar çok başarılı oldular. Örneğin, Gürsel Erol başarılı bir milletvekili oldu. İsmet YAZICI iletişim alanında uluslararası görevleri başarı ile yürütürken İstanbul Hukuk Fakültesini de bitirdi ve avukatlık ruhsatnamesini aldı. Yalın KILIÇ, Devlet Planlama’da uzman ve doçent oldu. Birol ERTAN da doçent oldu, çeşitli makaleleri ve kitapları yayınlandı. Ahmet Yılmaz daha sonra bir kaza sonucu vefat etti.
Hasan ŞAHAN da basında ve partide geçirdiği özverili yılların birikimini bu genç ekiple birlikte Erdal İNÖNÜ’nün hizmetine sunmuştu. Daha sonra aramıza Selahattin BALTA da danışman olarak katıldı. Aykut EKZEN de ekonomiden sorumlu başdanışman olarak son dönemde görev yaptı. Süleyman SOLAK da Hurşit GÜNEŞ ile birlikte çalışıyordu. Mithat SİRMEN de bir süre bizimle çalıştı.
Dış politika konusunda ise doğrudan Dışişleri Bakanlığından görevlendirilen ve Bakanlığa bağlı olarak çalışan uzmanlar görev yapıyordu. Bu bölümde Süha NOYAN, Ayşe SİNİRLİOĞUL, Lale ÜLKER, Zergün KORUTÜRK çeşitli zamanlarda görev yaptılar.
Basın Danışmanlığı görevini ise Genel Merkez’de de aynı görevi yapan Ümit ASLANBAY yürütecekti. Hasan ŞAHAN da yardım ediyordu. Ümit ASLANBAY, bir süre sonra ayrılınca yeni bir görevlendirme için arayışa girdik. Basında deneyimi olan, Başbakan Yardımcısının hem de Erdal İNÖNÜ’nün basınla ilişkilerini düzenleyebilecek ayrıca kamuda çalışmayı da isteyecek bir basın mensubunu bulmak zordu. Zaten bir süre de bulamadık.
Neden, “hem de Erdal İNÖNÜ’nün” dedim. Bunu da anlatmalıyım.
Erdal İNÖNÜ, genel olarak konuşmayı seven bir insan değildir. Ayrıca basınla da başka siyasilerin yaptığı gibi gerekli gereksiz konuşma gibi bir isteği de yoktur. Basını halka ulaşmada bir aracı olarak gördüğü için halka ulaşmasını istediği bir mesajı olduğunda basından yararlanmak istemiştir. Örneğin, bir akşamüstü Başbakanlık binasından çıkarken, bir muhabir arkadaşın ısrarlı soruları karşısında cevabını veren Genel Başkan, muhabirin ısrarı devam edince; “Bana bak, sen bana aklından geçen cevabı verdirmeğe çalışıyorsun. Ben senin düşündüğünü değil, halka ulaştırmak istediğimi söylerim.” diyerek çıkışmıştı. Ancak basın sürekli olarak bazı şeyleri onun ağzından duymak istediği için yaklaşmaya çalışmış bizler de özellikle SHP muhabiri arkadaşların arzularını yerine getirebilme gayretinde olmuşuzdur. Fakat başarılı olamıyorduk. İşi bilen, inisiyatif koyup yönlendirme yapabilecek uzman bir arkadaşımız kalmamıştı.
Sonunda birden Tuncay ÖZKAN aklıma geldi.
Neden Tuncay Özkan?
Tuncay’ı milletvekilliği dönemimden tanıyordum. Cumhuriyet’in parlamento muhabiri idi. 1988 yazında, TBMM Çevre Araştırma Komisyonu olarak yaptığımız geziye katılmıştı. Kayınpederi Kenan DURUKAN’ı tanıyordum. Uğur MUMCU ile birlikte Cumhuriyet’ten ayrılmıştı. Çalışmıyor, Cumhuriyet’e dönebilecekleri bir ortamın oluşacağı inancı ile evinde bekliyordu. Odamda Uğur BÜKe’nin de bulunduğu bir akşamüstü, sekreterimden Tuncay’ı bulmasını istedim biraz sonra Tuncay telefonda karşımdaydı. Ben, doğrudan ilk iki dizesi “Gel bize, katıl bize, / Hem oyuna hem söze” şeklinde olan çocuk şarkısını söylemeye başladım. Şaşırdı. Sesinden duygulandığı da belli oluyordu. Teklifimi söyledim ve hemen gelmesini rica ettim. Geldi, tek koşulu; Uğur MUMCU’nun Cumhuriyet’e dönmesi halinde bizden ayrılacaktı. Uğur MUMCU ile konuştuğunu sanıyordum.
Hemen çalışmaya başladık. Tuncay’ın ne kadar doğru bir seçim olduğu ilk günlerden belli olmuştu. Teknik eksiklerimizin giderilmesini istedi, bilgisayardaki eksikleri giderdik, Anadolu Ajası’na doğrudan bağlanıp haberleri anında ekranda görmemi sağlayan sistemi kurduk. Genel Başkan’ı basına daha fazla zaman ayırmasının yararlı olacağına ikna ettik. Gazete ve dergilerle özel röportajlar, televizyon programları, demeçler kısa zamanda yoluna girdi.
Tuncay aramıza katıldığı 1992’de henüz 26 yaşındaydı. Fakat birikiminin, mesleğine bağlılık ve sevgisinin yaşı ile oranlanması olanaksızdı. Çok yoğun birlikte çalışır olduk. İstediğimiz sonuçları aldıkça heyecanımız daha da artıyordu. Genel Başkan da tempomuza uymuş, basın konusundaki taleplerimize karşı çıkmaz olmuştu. Tuncay hepimizi etkilemişti, itiraf edeyim en çok etkilenen de ben olmuştum. Hatta bir gün Hikmet ÖZDEMİR, Tuncay’a, “Acaba ne zaman Güneş Bey bana, sana “Tuncay” deyişi gibi “Hikmet” diyecek?” şeklinde bir not yazmıştı.
Tuncay, Başbakanlıkta çalıştığım dönemin kazançlarının başında gelir.
Daha sonra Uğur MUMCU Cumhuriyet’e dönünce o da bizden ayrıldı ve çok sevdiği gazeteciliğe döndü. Zaman zaman odamdaki direk telefondan arar ve ben de onun aradığını hissedip telefonu doğrudan “Tuncay” diyerek açardım, çok şaşırırdı.
Sonraki başarıları Tuncay’a değer vermekte ne kadar haklı olduğumu gösterdi.
Tuncay Özkan’la dostluğunuz ve çalışmalarınız daha sonraları da devam etti mi?
Etti, eski yoğunlukta olmasa da hala sürüyor.
Benim ve Tuncay’ın başbakanlıktaki görevlerimizden ayrılmamızdan sonra geçen 30 yılda ikimizin hayatında önemli değişiklikler oldu. Tabi onun yaşadıkları yanında benimkiler çok hafif kalır. Benim yaşadıklarımı konuştuk. Tuncay’ın yaşadıklarını anlatmak için bir o kadar konuşmamız gerekebilir. Tuncay, Show TV ile televizyonculuğa başladı, Uğur DÜNDAr’ın yapımcısı olduğu Arena Programı’nın Ankara temsilcisi oldu. Özal’ın Kürt Raporu’nu yayınladı. Kanal D’nin ve SKY Türk’ün TV genel yayın yönetmenliğini yaptı. Kanaltürk TV’yi kurdu. Ben de SKY Türk’te “Güneş Gürseler ile Çevre”, Kanaltürk’te de “Siyasete Mola” isimli programları yaptım.
Eşinden boşandı, avukatlığını ben yaptım. Duygu SÖKMENOĞLU ile evlendi. İlk evliliğinden Nazlıcan isimli bir kızı oldu. Ailecek görüşüyorduk. Nazlıcan’ı bebekliğinde Tuncay ile çok sallamıştık. İkinci evliliğinde doğan oğluna Güneş adını koydu. Çok mutlu oldum.
Cumhuriyet Mitinglerini düzenledi. Biz Kaç Kişiyiz hareketini başlattı, Yeni Parti’ye genel başkan oldu. Yazarlığa, televizyon programlarına devam etti, kitaplar yazdı ve bu kadar faal, iddialı ve de önde olması karşısında kumpas dışında kalamadı. 23 Eylül 2008 tarihinde Ergenekon’dan gözaltına alınarak tutuklandı. Yaklaşık altı yıl tutuklu kalarak 10 Mart 2014 tarihinde tahliye edildi ve Yargıtay bozma kararı ile de aklandı.
Gözaltına alındığı tarihte tesadüf eşim ve çocuklarımla birlikte Florya Atatürk Deniz Köşkü’ndeki TBMM Misafirhanesi’nde kalıyorduk. Kız kardeşi Nuran’ın arayıp Florya’ya gelmesi ile bilgim oldu. Emniyette göz atında tutulurken birkaç kez gittim, vekaletim olmasına karşın görüştürülmedim. Ancak tutuklanıp Silivri Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na konulmasından sonra görüşebildim. İlk görüşmemizde, başına gelenin bir kumpas, mizansen ve senaryo olduğunu, yargılamanın da göstermelik olacağını verilecek kararın daha başlangıçtan belli olduğuna inandığımı, bu mahkemede savunma yapmanın bütün bunları kabullenmek ve usulüne uygun bir yargılama yapıldığını kabul etmek anlamına geleceğini belirttim ve benden duruşmalara katılıp avukatlık yapmamı istememesini rica ettim. Anlayış gösterdi. Yargılama tahmin ettiğim gibi yürüdü, ceza aldı, savcıların ve yargıçların bir bölümünün de kumpasın içinde olduğu ortaya çıktı. Bu yargılama sürecine ilişkin eleştirilerimi T24’de 16 Şubat 2011 tarihinde yayınlanan “Silivri Mahkumlarına Avukatlık” başlıklı yazımda belirttim.
Tuncay’ın cezaevinde tek kişilik hücreye de konulduğunu öğrenip endişe ile 4 Mart 2011 tarihinde ziyaretine gittiğimde bütün olumsuzluklara karşın dayanma ve irade gücünü gördüm. Anlattıkları herkesin kolay dayanabileceği zorluklar değildi; sabaha karşı hiçbir gerekçe gösterilmeden yeri değiştirilmişti, henüz inşaat artıkları tümüyle temizlenmeyen, soğuk, rutubetli ve daracık hücresinde kat kat giyinip yattığı halde gene de çok üşüyordu, çareyi saç kurutma makinesinde bulmaya çalışıyor, bu şekilde ısıtmaya çalıştığı yatağa giriyordu. Tuvaleti kullanıma uygun değildi, tuvaletteki tek lavaboyu bulaşıkları için de kullanma zorunda kalıyordu, yeri değiştirilirken eşyaları farklı yerlerde kalmıştı. Utanılacak bu durumu, T24’de 16 Mayıs 2011 tarihinde yayınlanan “Tecrit ve İşkence” başlıkla yazımda kamuoyuna duyurmaya çalıştım.
Aslında Tuncay bütün bu sıkıntıları yaşamazdı. Nasıl mı? Kendisi de hâlâ söyler; “Güneş Ağabey’i dinlemedim bunlar başıma geldi.” der. Anlatayım. 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimleri öncesi, Deniz BAYKAL CHP Genel Başkanı. Benim de TBB’de ilk genel sekreterlik dönemim, bir gün TBB’de çalışırken Tuncay aradı, Ankara’da olduğunu CHP Genel Merkezi’ne BAYKAL ile görüşmeye gitmekte olduğunu, milletvekilliği teklifi aldığını söyleyerek görüşümü sordu. Hemen kabul etmesi gerektiğini çünkü kendisinin medyada gelebileceği noktaya geldiğini, bu aşamada kendisine bir dokunulmazlık zırhı gerektiğini sevinerek söyledim. Hak vermiş gibi gözüktü. İki saat kadar sonra aradı. BAYKAL’ı eleştirerek anlaşamadıklarını söyledi. Üzüldüm. Anladığım kadarı ile Tuncay milletvekilliği ile birlikte parti yönetiminde görev istemiş. İşte, bütün bu sıkıntıları yaşamazdı derken belirttiğim bu olaydı. Ne yazık ki insan her zaman hırsını kontrol edemiyor. Daha önce konuştuk sanırım: Hakan TARTAN da DSP’den, Rahşan ECEVİT’ten gelen milletvekilliği önerisi hakkında görüşümü sormuş, ben de, DSP’nin bunu herkese yapmadığını belirterek kabul etmesini söylemiştim. Milletvekili de oldu, bakan da.
Tuncay ile olan anılarımı paylaşırken son olarak SKYTÜRK ve KANALTÜRK’te onun isteği ile hazırladığım ve sunduğum TV programlarından söz etmeliyim. Yaklaşık iki yıl süren ve haftada bir canlı yayınlanan bu programları büyük bir zevkle yaptım, müthiş bir adrenalin. Her program için Tekirdağ’dan gidip geliyordum. Konu ve konuk belirlemek, davet etmek hep benim yaptığım hazırlıktı. 2015 Mayıs’ta TBB yönetimine seçilip Ankara yaşantımda daha ağırlıklı olunca KANALTÜRK’ün Ankara stüdyosundan yayınlara başlandı. Bir süre devam ettik ancak Cumartesi günü yapılan yayın TBB Yönetim Kurulu toplantıları ile çakışınca sürdüremedim.
Programlarıma çok sayıda konuk katıldı. “Güneş Gürseler ile Çevre” programına çevre uzmanları, “Siyasete Mola”ya siyasetçiler, sanatçılar bilim adamları katıldı. Örneğin hemen hatırladıklarım, Sevinç ve Erdal İNÖNÜ, Tahir KÖSE, Mehmet DÖNEN, Hakan TARTAN, Tolga ÇANDAR, Orhan PAMUKOĞLU, Özden TOKER, Gürer AYKAL, İsmet METİN, Çağatay AKYOL, Ersin ONAY, Mustafa TİMİSİ, Yücel ÇAĞLAR, Nuran TALU, Altan ÖYMEN, Ali Haydar TİMİSİ, İmren AYKUT, Mustafa KUL, Kezban HATEMİ, Hüseyin HATEMİ, Yücel ÇAĞLAR, Ediz HUN, Günay KOCASOY, Kazım KOLCUOĞLU, Selim ALTINOK, Kerim ALTINOK, Cemal SEYMEN, Aykut ORAY, Cengiz GÜLEÇ…
Başbakan Başdanışmanı olarak çalıştığınız dönemde Tuncay ÖZKAN dışında sizde iz bırakan başka kimler vardı?
Başbakanlıkta çalıştığım ekibi anlatırken Dr. Hikmet ÖZDEMİR’i de anmalıyım.
Hikmet ÖZDEMİr, eserlerinden tanıdığım ve önem verdiğim bir bilim adamı idi. Yakından tanımıyordum. Aydın Güven GÜRKAN’ın önerisi ile aramıza aldık. Başbakanlıkta sözleşmeli olarak çalışacak ve Genel Başkan’a siyasi danışmanlık yapacaktı.
Basın toplantıları metin taslaklarında, konuşma taslaklarında yardımını istiyorduk. Gündemdeki konular hakkında görüş belirtiyordu. Genel Başkan’a sunuşlar yaptığımız toplantılarda gündemdeki konular ve kendince gündeme çıkarılmasını gerekli gördüğü konularda önerilerde bulunuyor, tezler üretiyordu. Çok yararlı oluyordu. Özellikle “sivilleşme”, Genel Kurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması yoğunlaştığı konulardı. Aramızda ilginç tartışmalar yapıyorduk.
Bir süre sonra Hikmet ÖZDEMİR bu görüşlerini basında dile getirmeğe ve televizyon programlarına katılmağa başladı. O sıralar üniversitede herhangi bir görevi olmadığı için ünvan olarak “Başbakan Yardımcısı’nın Danışmanı” sıfatını kullanıyor ve basında bu da kestirmeden “İnönü’nün Danışmanı” şeklinde yer alıyordu. Söyledikleri içerikli ve ilginç olduğu ayrıca da bu sıfatla söylendiği için basının ilgisini çekiyordu. Star TV’nin “Kırmızı Koltuk” programına ardından da TRT’deki “Çizgi Ötesi” programına katılınca durum Başbakan Yardımcılığında sorun haline geldi. Bir bilim adamının basınla ilişkilerine sınır düşünülemezdi. Söylediklerinin Genel Başkan’ı, SHP’yi ve koalisyonu bağlayıcı boyutlara ulaşabileceğinden korkuluyordu. Durumun Genel Başkan’ı rahatsız ettiğini görüyordum. Hikmet Özdemir’e durumu anlattım, anlayış gösterdi. O sıralarda İngiltere’de bir araştırma programına katılması da söz konusu idi istifa etti.
Basında olay, Hikmet ÖZDEMİR’in istifaya zorlanması olarak değerlendirildi. Örneğin Derya SAZAK “tutuculuk” olarak niteledi.(Milliyet, 14 Temmuz 1992) Oysa sıkıntı söylediklerinde değil, İNÖNÜ’nün görüşleri olarak algılanabilecek şekilde söylemesinde idi.
Başdanışman olarak görev yaptığım zorlu dönemin bir diğer kazancı Necdet SEÇKİNÖZ’ü tanımak olmuştur.
Başbakanlık Müsteşarı olarak tanıdığım SEÇKİNÖZ’de, Emre KONGAR’ın da yazdığı gibi; “sakin, beyefendi, bürokrasiyi çok iyi bilen ve çok iş çıkaran bir teknisyeni”, yardım isteyebileceğim bir büyüğü ve gölgede kalarak bir lidere nasıl hizmet edileceğinin örneğini ve mütevaziliği gördüm.
Necdet Bey’in DEMİREL ile olan uzun geçmişini bunun koşullarını değerlendirmek bana düşmez. Sol kesimde, en azından benim içinde bulunduğum çevrede, siyasetin bu kadar içinde ve etkin olup da kendisi siyasetten uzak duran, liderin gölgesinde kalmayı içine sindirip sadece lidere hizmeti için var olan kimseyi görmeyişimin altını çizmek istiyorum.
Siz bu dönemde bir de Büyükelçilik unvanı alıyorsunuz…
ÖZAL’ın Başbakanlığı döneminde Başbakanlık Teşkilat Yasasında yaptığı değişiklikle düzenlediği, başdanışmanlardan uygun görülenlere büyükelçi sıfatı verilmesi olanağı benim için de kullanıldı. Ancak bu konuda da ilginç bir süreci yaşadım. Başbakan Süleyman DEMİREL’e Orta Asya konusunda danışmanlık yapan Namık Kemal ZEYBEK’e büyükelçi sıfatı verilince aynı durum benim için de gündeme geldi. Necdet SEÇKİNÖZ ile konuştuktan sonra durumu Erdal İnönü’ye anlattım. Konuyu ilk kez duyan herkes gibi o da önce anlayamadı kalıcı bir ünvan gibi algıladı. Detayı anlatınca fazla önemsemedi. Büyükelçilik ünvanı verilmesine ilişkin karar tasarısı Başbakanlık tarafından Cumhurbaşkanlığına gönderildi. ÖZAL onaylamadı ve geri gönderdi. Bunun üzerine Necdet SEÇKİNÖZ özgeçmişimi anlatan bir yazı ile Başbakan’ın ısrarını bildirdi ve Özal 26 Şubat 1992 tarihinde kararı imzaladı.
Bu unvan hakkımda yapılan spekilasyonlara bir yenisini eklemekten başka bir işe yaramadı. Büyükelçi maaşı alacağımdan, yurt dışına büyükelçi olarak atanacağıma kadar değişik spekülasyonlar yapıldı. Bu unvanı ölene kadar taşıyacağım bile iddia edildi.
Şefik KAHRAMANKAPTAN 17 Şubat 1994 tarihli Tempo Dergisindeki yazısında Başbakanlıktaki görevimi; “partililerin ihtiyaçlarının hükümette izlenmesi gibi “hammallık” gerektiren” bir görev olarak tanımlıyordu. Gerçekten de ağır bir yükün altında çalıştım.
Birinci sıkıntı siyasi kimliğimden kaynaklanıyordu. Hiç siyaset yapmamış bir bürokrat gibi davranamazdım. Oturduğum koltuğun sorumluluklarını unutup politikacı rahatlığı içinde de olamazdım. Kendime bu iki durumu ifade edebilecek bir isim takmıştım; “POLİBÜROKRAT”. Görev sürem boyunca bu iki kimliğimin baskısında idim. Bir yandan parti üyeleri ve örgütün sınırsız isteklerini göğüslemeye, şahsen, yazı ile, telefonla yaptıkları binlerce başvuruyu değerlendirmeye çalışıyordum. Diğer yandan da koalisyonun iki kanadı arasında ve SHP’li bakanlar arasında başbakan yardımcılığının belirleyici olmasını sağlayabilecek ilişkileri düzenlemeye çalışıyordum. SHP Genel Merkezi ile koalisyon ve bakanlar arasındaki ilişkide yumuşatıcılık görevi de bana düşüyordu. Çünkü iktidara hasret SHP örgütü neredeyse sınırsız isteklerinin gerçekleşememesinin tepkilerini Genel Merkez yönetimine yansıtıyordu. Bu yoğun tepkilerden bunalan parti yöneticileri ulaşabildikleri bakanlara içlerini döküyorlar, bakanlara bana ulaştıkları kadar kolay ulaşamadıkları için de dalgalar bende patlıyordu. Her gün sade üyeden milletvekiline, ilçe başkanından genel sekretere kadar onlarca kişinin isteğini dinlemek ve ilgili yerlere aktarmak durumunda idim. Doğal olarak sadece partililer Başbakan Yardımcılığına başvurmuyor sade vatandaş da sorunlarına Erdal İNÖNÜ’den çözüm bekliyordu.
Yazı ve telefonla yapılan başvuralar başlı başına bir büronun çalışmasını gerektiriyordu. Fikri Serdar ÇETİN’in başında bulunduğu bu büroda başvurular konularına göre ayrılıyor ve yapılması önerilen işlemle birlikte bana geliyordu. Görevden ayrıldıktan sonra arkadaşlar bana bu başvuruların bir dökümünü verdi; 1992 başında Hükümetin kurulmasından, 1993 yılı Eylül ayı sonuna kadar toplam 125.275 yazılı başvuru yapılmıştı. Bunlar arasında iş ve atama istekleri 35.681 başvuru ile önde geliyordu. Bu yoğunluk dar gelirli insanımızın devlet memurluğunu hala bir güvence olarak gördüğünü gösteriyordu. Başvurular arasında pullayıp imzaladığı bonoyu göndererek karşılığından borç para isteyenden, fotoğrafını gönderip evleneceği uygun bir bayan bulunmasını isteyene kadar toplam 48 farklı türü saptamıştık. Her başvuruyu yanıtlamaya çalışıyorduk ama bu türdekiler ne yazık ki yanıtsız kalıyordu.
Başbakanlıktaki görevim bütün sıkıntısına rağmen bürokrasiyi tanımamdaki katkısı ile çok yararlı oldu. Gerçi burada edindiğim birikimleri kullanma olanağım da olmadı ama bu satırları yazabilmenin de bir kazanç olduğuna inanıyorum.
Başbakanlıkta çok çeşitli sorunlar yaşadık; oda sorunu, lojman sorunu, mobilya sorunu, otomobil sorunu, bilgisayar ve kırtasiye sorunu, eleman sorunu ve elemanlara kadro sorunu. Başbakanlıkta, başbakan yardımcısının çalışma ekibinde bu tür sorunların olmayacağını sanırdım ama daha ilk günden bütün bu sorunlar yaşandı. Örneğin odamda dolap yoktu ve bu eksikliği Başbakanlığın olanakları ile gidermem olanaksızdı. Sanayi Bakanı Tahir KÖSE emir verdi de Makine Kimya Enstitüsü atölyesinde odam için kütüphane, toplantı masası ve sandalyeleri yapıldı. Zemindeki parkelerin zımparası ve cilası yapıldı. Görevden ayrılırken Makine Kimya’ya haber verdik, gelip mobilyalarını aldılar. Benzer bir mobilya sorunu da Korel GÖYMEn lojmana taşınırken yaşanmıştı. Turizm Bakanlığı müsteşarlığına atanan Korel GÖYMEN’e zar zor bir lojman bulundu. Sonra günlerce çeşitli kuruluşların depolarından mobilya arandı hatta Korel GÖYMEN’in eşi ile birlikte Sevinç İNÖNÜ de bu mobilya arayışına katılmış ve gördükleri karşısında çok şaşırmıştı.
Başbakanlıkta çalışma düzenimizi kurduktan sonra asıl işlevimizi yerine getirme gayreti içine girdik. Asıl görevimiz Başbakan Yardımcısı’na danışmanlık yapmaktı. Kendisinin bilgi istemesini beklemeden gündemi izleyerek ve gündem belirlemesine katkıda bulunacak şekilde hazırlanarak konulara dikkatini çekmeli idik. Bunu yapabilmek için sabah toplantıları düzenledik. Danışman kadrosunda olan arkadaşlarla sabahları toplanıyor, genel bir değerlendirme yapıyor ve çalışacağımız konuları belirliyor, hazırlanan raporları tartışıyorduk. Zaman zaman toplantılarımızı Erdal İNÖNÜ’nün başkanlığında yapıyor, konuları karşılıklı değerlendiriyorduk.
Bu çalışmalar sonunda ortaya önemli raporlar çıkardık. Atıl UZELGÜN başta olmak üzere İçişleri kökenli arkadaşlarımız Güneydoğu, terör, iç güvenlik, idari reform, İstanbul’a yeni yönetim modeli konularında, personel reformu ve memur sendikası gibi konularda Aysel ERSAN, İbrahim Pınar, ekonomi konularında Hurşit GÜNEŞ ve ekibi, çevre sorunlarında Birol ERTAN çok başarılı çalışmalar yaptılar.
Bu çalışmalarımız zaman zaman basında da yer aldı. Örneğin, Taha AKYOl, Milliyet’te 12 Haziran 1993 de Güneydoğu konusundaki çalışmalarımızdan, 680 bin kişiye iş sağlama hedefinden ve İnönü’ye sunduğumuz rapordan söz etti. İstanbul’a yeni yönetim modeli önerimiz, Ortadoğu su sorunu karşısında geliştirdiğimiz “Su Barışı” projemiz, dar bölge ve iki dereceli seçim sistemi üzerindeki çalışmamız da basında yer alan projelerimiz arasında idi.
Bu proje çalışmalarının yanında Genel Başkan’ın konuşma yapmak üzere davet edildiği toplantıların programını izliyor ve kendisinin isteği olsun olmasın konuyla ilgili bir hazırlık yaparak kendisine sunuyorduk. Bu tür toplantılarla ilgili ilginç anılarım var. İnönü, çok zeki, geniş kültürlü, birikimli, “rafine” bir insandı. Kendisine de çok güvenirdi. Yalnız çok çalışkan ve hırslı olduğunu söyleyemem. Buna karşılık oldukça inatçı idi. (İnatçılığı konusunda kendi kabulünü ayrıca anlatacağım.) Bu nedenle, açılışlar, anma törenleri, yemekler için hazırladığımız metinleri genelde okumazdı. Toplantıya giderken otomobilde bir göz atar ve irticalen kendi üslubu ile bol espirili güzel bir konuşma yapar ve dinleyenleri de kırar geçirirdi. Bazen da (çok ender olmuştur) gerek günün yoğunluğu ve gerekse vakit bulamaması nedeni ile ancak kürsüye çıktığında bizim notlara bakabilme fırsatı bulurdu. İşte bu durumlarda ondan çok ben terlerdim. Çünkü hem içinden bizim metni okurken ve hem de bu metni mantığına uydururken geçen zamanda dinleyicilerin şaşkınlığını görürdüm.
Yeri gelmişken şu “inatçılık” anımdan söz edeyim, Başdanışmanlık dönemine tekrar döneriz.
1984 den 1987 sonunda milletvekili seçilene kadar SHP Tekirdağ İl Başkanı idim. 1984 yerel seçiminden sonra Erdal İNÖNÜ SHP’li belediyelere bir kutlama gezisine çıkmış ve Tekirdağ beldelerini dolaşmıştı. Henüz partinin seçim otobüsü düzenlenemediği için Mustafa GÜNAYDIN’ın verdiği bir otobüsle gezi yapılmıştı. Gezide SHP Genel Başkan Yardımcısı Cezmi Kartay da vardı. Cezmi KARTAy ile 1980 öncesinde Tekirdağ Valiliği yaptığı dönemden tanışıyordum. Tekirdağ beldelerine yapılan gezinin saat 18 gibi sona erebileceği anlaşılınca İstanbul’a dönüş yolu üzerinde olan Marmara Ereğlisi’nde akşam yemeği olarak balık ikram etmeyi düşündüğümüzü önce Cezmi Kartay’a söyledim. Uygun karşıladı ve birlikte Genel Başkan’a söyledik. Eşine birlikte akşam yemeği sözü verdiğini, eşinin İstanbul’da kendisini beklediğini bu nedenle kabul edemeyeceğini söyledi. Biz ısrar ediyorduk. Vakit de uygundu, acaba bir çay içemez mi idik? Çok ısrar edince çay davetimizi kabul etti. Fakat benim düşüncem, çay diye götürüp balık ikram etmekti. Lokantaya da haber vermiştim. Neyse, Marmara Ereğlisi’ne geldik, çay içeceğimiz yerin lokanta olduğunu ve masaların yemek düzeninde hazırlandığını gören İnönü bozuldu fakat fazlaca tepki vermeden bana döndü; “Bana bak başkan, bana ailenin inatçı çocuğu derler istemediğim şeyi yaptıramazsın. Eşime söz verdim, İstanbul’da yemeğe bekliyor. Ben çayımı içerim, kim balık yiyecekse yesin hemen gidelim.” fırçasını çekti. Tabi kimsede balık yiyecek hal kalmamıştı ama balıklar da hazırdı acele ile yedik, kendisi çayını içti ve İstanbul’a yolcu ettik. Daha sonra inatla sürdürdüğü bazı kararlarını izlerken bu olayı hep hatırladım.
İnönü’den nazikçe fırça yediğim iki olay daha var:
Haziran 1991 Kurultay’ı öncesi bölge toplantıları düzenliyorduk, örgütten sorumlu genel sekreter yardımcısı olarak sorumluluk büyük ölçüde bende idi. Bolu ve Çanakkale’de iki toplantı planladık. Önce Bolu’da o zamanlar Turing’e ait olan Koru Oteli’nde ertesi gün de Çanakkale’de toplanılacaktı. Planlamayı yaparken Bolu’dan Çanakkale’ye en kısa nasıl gidilebileceği arayışında çalışırken Genel Merkez’e Ali Topuz ile Aytekin Kotil geldiler. Sıkıntımı anlayınca en kısa yol olarak Göynük, Geyve üzerinden İznik ve Bursa’yı önerdiler. Harita üzerinde uygun gözüküyordu. Bu yolu kullanmaya karar verdim. Programı uyguladık. Önce Bolu toplantısı yapıldı. Erdal Bey ve Sevinç Hanım geceyi Koru Otel’de geçirdiler. Ben de SHP’nin seçim otobüsü ile milletvekilleri ile birlikte gece İznik’e geçip burada kaldık. Ertesi gün Erdal Bey ile saat 13:00 gibi Gemlik’te buluşup Çanakkale’ye geçecek ve 17:00’de toplantıya katılacaktık. Erdal Bey ve Sevinç Hanım da Mercedes makam otomobili ile gelecekti. Sabah İznik’ten vaktiyle hareket edip Gemlik Kavşağı’nda beklemeye başladık. 13:00 oldu, 14:00 oldu gelen yok. Ter içinde ve meraktayım, o zamanlar iletişim bu günkü kadar kolay da değil, haber alamıyoruz. Nihayet saat 15:00 e doğru Mercedes gözüktü. Ama ne gözükmek, siyah araç tozdan gözükmüyordu. Erdal Bey araçtan bir hışımla indi ve “Sana bu yolu kim söyledi?” diyerek çıkıştı. Mosmor oldum. Meğerse yol, köylerden geçen toprak yolmuş. Çanakkale’ye ancak 19:00 da varabildik. Hatırladıkça hep sırtım terler ve babamın “kısa yol bildiğin yoldur” öğüdünü neden tutmadığıma hayıflanırım. Birincisi bu. İkincisi başdanışmanlık dönemimden.
Başdanışmanlık görevlerim arasında Başbakan Yardımcısı sıfatı ile yapılan basın toplantılarının metinlerini hazırlama ve bastırma, TBMM’inde hükümet adına yapacağı konuşmalara taslak hazırlama görevleri de vardı. Bu tür konuşmalar için haftalar öncesinden hazırlanmaya başlıyorduk. Bakanlıklardan çalışmalarına ilişkin bilgiler isteniyor, bunlar değerlendirilip özetleniyor, SHP’li bakanların çalışmaları daha öne çıkarılıyor, kendisinin yer almasını istediği konular geliştiriliyor ve hazırlanan metin onayından geçtikten sonra basılmak üzere Başbakanlık Basımevi’ne gönderiliyordu. Basın toplantılarından biri öncesinde gene aynı hazırlıkları yaptık ve sabaha karşı saat üç sıralarında metni basımevine götürmesi için İsmet YAZICI’ya verdim ve saat onda yapılacak basın toplantısı öncesi biraz uyuyabilmek üzere eve gittim. Sabah Başbakanlığa geldiğimizde her şey yolunda gözüküyordu, metin, mavi renkli bir kapak içinde kitapçık şeklinde basılmıştı. Diğer hazırlıklarla ilgilendim, toplantı Yeni Bina’da yapılacaktı oraya geçmemiz gerekiyordu. Bu sırada Genel Başkan geldi, kitapçığı sundum. Odasında beğenisini beklerken, birden “Sen bunu okudun mu?” diye sorunca, içimden “Eyvah” dedim “Galiba baskıda bir hata oldu.”, “Fırsatım olmadı efendim, okumadım.” diye cevap verdim. “Gel bak, sayfalar karışmış.” dedi. İsmet YAZICI, metni Basımevi’ne götürmüş ama sonuna kadar başında durmamıştı. Toplantıdan çok kısa zaman önce ortaya çıkan bu durum karşısında yapacak bir şey yoktu. Özür diledim. Toplantıdan önce basın mensuplarına durum anlatıldı.
Başbakanlıktaki göreviniz döneminde sizin için önemli saydığınız ne gibi çalışmalara katkı sağlayıp, ne gibi projelere imza attınız?
Başdanışmanlık görevim sırasında üzerinde durduğum iki diğer konu da; Ortadoğu’da yaşanan su sorunun savaş sebebi olarak sürekli gündemde olmasının sakıncaları ile dünyada genellikle “think tank” olarak isimlendirilen düşünce üretmek üzere yapılandırılmış, araştırma kuruluşlarının ülkemizde bulunmaması idi.
Çevre sorunları üzerinde çalışmakta oluşum su sorununda yoğunlaşıp ilerlememi kolaylaştırdı ve bu konuyu bir barış önerisi projesine dönüştürebildim.
Araştırma kuruluşu konusunun ise oldukça yabancısıydım. Tek bildiğim bu tür merkezlerin ABD’de uzun bir geçmişleri olduğu, kurumlaşarak çok önemli çalışmalarda bulundukları, yayınları ile kamu oyunu ve siyasi iktidarı etkileyebildikleri idi. Benzer kuruluşların olmamasının ülkemiz için önemli bir boşluk yarattığına inanıyordum. İlerleyebilmek için Ankara’da 1952 yılından bu yana çalışmalarını sürdüren Türk Amerikan Derneği’nden yardım istedim.
Aslında çalışmalarını eş zamanlı yürüttüğüm bu iki konuda yaşadıklarımı ve gelişmeleri ayrı ayrı anlatsam daha iyi olacak:
“Çöllerin ve bulutsuz gökyüzünün suyu en değerli unsur kıldığı bölge” olarak da tanımlanan Ortadoğu, gezegenimizin içinde bulunduğu küresel su sorununu çok eski zamanlardan beri yaşamış ve su için yapılan savaşlara tanık olmuş bir bölgedir. Bölgedeki su kaynaklarının yetersizliği, nüfusun hızla artışı, ekonomik azgelişmişliğin genel özellik olması, bölge ülkeleri arasında yaşanan siyasal uyuşmazlıklar ve terör nedeniyle su kaynakları üzerinde bir işbirliği anlayışı geliştirilememiştir. Ortadoğu ülkeleri bu gerçekleri görüp ortak çözümler aramak yerine, su kaynaklarının yetersizliğinin yaşattığı sıkıntılarla bölgede siyasi istikrarsızlığı ve karşılıklı güvensizliği büyütmüşlerdir.
Bölgede su, savaş nedenidir. Oysa görmezden gelinen gerçek, bugünkü ortamın devamının su kaynaklarındaki kıtlık ve genel azalma nedeniyle bölge tarımını imkansıza götürmekte olduğudur.
Sınırlı doğal kaynaklar üzerindeki tartışmaların ne kadar yersiz olduğu, çözümün ortak ve verimli kullanımda olduğu bir türlü anlaşılamamıştır.
Ortadoğu’nun tüm su kaynakları Litani ırmağı dışında sınıraşan su durumundadır. Yaşanan bütün sorunların temel nedeni de budur. Dünyada su paylaşımı sorunu yaşayan bölgeler sıralandığında bu nitelikte sekiz bölgeden ikisinin ve beş nehrin Ortadoğu’da olduğu görülmekledir. Fırat, Dicle, Asi, Ürdün, Yarmuk nehirlerinin hepsi sınıraşan su durumundadırlar. İsrail – Filistin çatışmasının temelinde Batı Şeria’daki su kaynaklarının %80’inden fazlasını İsrail’in elinde tutması vardır.
Bölgenin “su fakiri” ülkelerinden olan Türkiye, Ortadoğu’nun bu sorununa önce ANAP iktidarı döneminde 1986’da Turgut Özal’ın başlattığı bugün sadece KKTC’de uygulanabilen “Barış Suyu” projesi ile çözüm bulmak istemiştir. Barış Suyu Projesi Türkiye’nin suyu bir bedel karşılığı vermesini yani satmasını ve kullanımına karışmamasını içeriyordu.
Ben öncelikle işte bu “satma” anlayışını kabul etmiyordum. Türkiye’nin satacak kadar yani ihtiyaç fazlası suyu yoktu.
Evet, Türkiye’nin ve bölgenin çok önemli bir su sorunu vardır. Ancak bunun çözümü herkesin dilediği şekilde suyu tüketmesi değil ortak çevresel güvenlik, enerji ve tarım politikaları geliştirilerek verimli ve tasarruflu kullanımının sağlanmasıdır.
Bu esasa dayalı SU BARIŞI olarak isimlendirdiğim projeyi milletvekilliğim döneminde çevre sorunları konularında danıştığım, başbakanlığa birlikte geçtiğimiz, başbakanlık danışmanı olarak atanan Birol ERTAN’ın katkılarıyla hazırladık.
Bütün bu ortak politikaları başlatacak kararı verebilmek için suyu Orta Doğu’da geleceğin “Ortadoğu Ortak Pazarı”nınortak çıkış noktası olarak görmek gerektiğine inanıyordum. Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun oluşmasında 19.Yüzyılda kömürün yaptığı katkıyı günümüzde Ortadoğu’da su yapabilirdi.
Çeşitli ortamlarda dile getirdiğim projem giderek ilgi çekiyor, basında yer alıyordu. Bunlardan bazıları: 25 eylül 1993 Sabah Gazetesi Mustafa HOŞ’un köşe yazısı, 13 Kasım 1993 Milliyet Gazetesi Derya SAZAK’ın köşe yazısı, 15 Kasım 1993 Sabah Gazetesi “TERÖRE KARŞI SU BİRLİĞİ” haberi, 4 Ocak 1994 Cumhuriyet Gazetesi Kıvılcım AKKOYUNLU’nun köşe yazısı, 17 Kasım 1993 Sabah Gazetesi Nuri KAYIŞ’ın köşe yazısı oldu. Ayrıca AYNA DERGİSİ 1994 yılı 3-4 sayısında altı sayfa olarak projemin tümüne yer verdi.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olmasından sonra bir süre özel danışmanı olarak birlikte çalıştığımız SHP Genel Başkanı Murat KARAYALÇIN projeyi benimsedi özellikle ortak tarım politikaları gereğini dile getiren çalışmalar yaptı. Birlikte çeşitli toplantılara katıldık.
ABD’yi ziyaretinde Başkan Yardımcısı AL GORE’a proje hakkında bilgi verdi. Geziye katılan gazetecilerden Fikret BİLA bu görüşmeyi 13 Ocak 1994 tarihli Milliyet Gazetesi’nde ayrıntıları ile yazdı. Taha AKYOL da Milliyet Gazetesi’nde 9 Ocak 1994 tarihli köşe yazısında gezinin programını ve benim de geziye katılacağımı projemin sunumunu yapacağımı yazmıştı. KARAYALÇIN’ın bu gezisinde 13-15 Ocak’ta Washington DC’de Grand Hyatt Hotel’de Amerikan-Türk Dostluk Konseyi ile Türkiye’nin Amerikalı Dostları Kuruluşu’nun birlikte düzenledikleri yıllık konferansta 14 Ocak günü projemin sunumunu yaptım.
Bu gelişmeler olurken İsrail Dışişleri Bakanı Şimon PERES, suyun Ortadoğu Ortak Pazarı’nı oluşturacak güç olduğunu açıkladı. Hatta Ankara ziyaretinde 11 Nisan 1994 tarihinde Dışişleri Bakanı Hikmet ÇETİN’in verdiği yemekte, “Türkiye AGİK benzeri bir kuruluşun lideri olsun.” dedi. (12 Nisan 1994 tarihli Sabah Gazetesi, Sedat SERTOĞLU haberi) Suriye’nin Ankara Büyükelçiliği müsteşarı ziyaretime gelip projeyi benden dinledi.
Bütün bu olumlu gelişmelere karşın ne yazık ki süreç tamamlanamadı.
Öncelikle DYP-SHP koalisyon hükümeti devam edemedi ve 1995 genel seçimi ile hükümet değişti.
Hem petrolde gözü olanlar ve hem de bölgede İsrail’den daha güçlü devlet istemeyen Amerika Birleşik Devletleri böyle bir işbirliğine pek sıcak bakmadı. Ortadoğu ülkeleri de bu baskı altında insan haklarına dayalı laik hukuk devletlerini oluşturup demokrasiye ulaşabilmeyi başaramadılar. Mezhep kavgalarını ve terörü engelleyemediler.
Aslında bölgedeki su kıtlığını yönetmeyi barışı gerçekleştirme olanağı olarak kullanmak mümkündü. Ancak bu yöndeki arayışlar görmezden gelinerek engellendi ve bugünkü perişan Ortadoğu yaratıldı.
Yıllar sonra Milliyet Gazetesi, 28 Ekim 2021’de yani 30 yıl sonra projemi Hakan TARTAN’ın haberi olarak birinci sayfadan; “30 YIL ÖNCE FIRSAT KAÇTI İklim değişikliği adım adım gelirken kılımız kıpırdamadı. Başbakanlık Başdanışmanı Gürseler’in 1993 tarihli raporu bugünleri öngörmüştü.” sürmanşeti ile ve devamı da sekizinci sayfada “SUYU 30 YIL ÖNCE KURTARABİLİRDİK!” sürmanşeti ile ve fotoğrafımla neredeyse yarım sayfa olarak yayınladı. Hakan Tartan haberinde projemin 30 yıl önce ütopya olarak görüldüğü ve uyarılarımın dinlenmediğini yazıyordu.
Ülke ve dünya sorunları üzerinde çalışan, politikalar geliştirip raporlar hazırlayan bir yapılanmadan yararlanamamanın eksikliğini milletvekilliğim ve SHP genel sekreter yardımcılığım sırasında çok yaşadım. Aynı eksiklik Başbakanlıkta daha da yoğun yaşanıyordu. Biraz araştırınca gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde bu tür kuruluşların güçlü ve etkin bir şekilde çalıştıklarını, sağlam yasal dayanakları ve maddi olanakları olduğunu gördüm.
Bu eksikliğin önemini ve giderilmesi gerektiği düşüncemi Erdal İNÖNÜ’ye sundum. Hak verdi ve Başbakan ile paylaştı.
Böylelikle konuyu geliştirip ve bir projeye dönüştürme olanağım da ortaya çıktı.
Düşünce kuruluşları örgütlenmelerinin ABD’de güçlü ve etkin olmaları nedeni ile ilişki kurabilmek üzere Prof. Dr. Hasan KONİ başkanlığındaki Ankara Türk Amerikan Derneği ile temasa geçtim. Yönlendirmeleri ile bir program hazırlayarak ABD’de görüşülmesi gereken kişi ve kuruluşları belirledik.
Bu kapsamda:
Önce ben Temmuz ayı başında Washington D.C.’ye gittim ve temaslarım sırasında bir yandan American University’de yaz kursuna devam ettim.
19 – 26 Temmuz 1993 tarihlerinde Ankara Türk Amerikan Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan KONİ, derneğin müdürü Aydan KODALOĞLU ve müdür yardımcısı Murat AKAY ile birlikte temaslara başladık. Ardından 14 – 20 Ekim 1993 tarihlerinde Başbakan Tansu ÇİLLER’in gezisi sırasında ve 11 – 15 Ocak 1994 tarihlerinde Başbakan Yardımcısı Murat KARAYALÇIN’ın gezisi sırasında görüşmeleri sürdürdük.
Bu kapsamda çok sayıda politikacı, diplomat, bürokrat ve akademisyenle tanışıp görüştüm, araştırma kuruluşlarını ziyaret ettim.
Örneğin; Savunma eski Bakanı AMERICAN ENTERPRISE INSTITUTE yöneticisi, Richard PERLE, ABD’nin Eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, CARNEGIE ENDOWMENT FOR INTERNATIONAL PEACE yöneticisi, Ortadoğu uzmanı “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabının ve Ortadoğu hakkında daha bir çok kitap ve bilimsel makalenin yazarı Prof. Dr. Bernard LEWİS, , Kongre Araştırma Merkezi Dış İlişkiler Bölümü İslam Ülkeleri ve Türkiye Uzmanı Carol MİGDALOVİTZ, Pentagon Politika ve Planlama Bölümü Şefi, İslam Ülkeleri ve Türkiye Şefi Harold RHODE, ABD Başkanı George Bush’un danışmanı Henry ROWEN, Yazar, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Albert WOLSTETTER, Amerikan Türk Dostluk Derneği Bşk. Yrd. Lincoln Mc CURDY, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Nüzhet KANDEMİR …
Kongre Araştırma Servisi, Pentagon Uluslararası Güvenlik Politikaları Ofisi, The Brookıngs Instıtutıon, The Rand Corporatıon, Carnegıe Endowment for Internatıonal Peace, Center for Strategıc & Interneatıonal Studıes, Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi, Amerikan Türk Dostluk Konseyi, Amerıcan Enterprıse Instıtute gibi kuruluşlarda incelemelerde bulundum.
Bu çalışmalarımızın oluşturduğu altyapı ile yaklaşık on gün sonra 24-26 Ocak 1994 tarihlerinde Richard PERLE, Prof. Bernard LEWİS, Morton ABRAMOWİTZ, Harold RHODE, Fred HAYNES Ankara’ya gelerek çeşitli temaslarda bulundular. Bu ziyareti Şule KOZAN ile Doğan UYAR 28 Ocak 1994 tarihli Aydınlık Gazetesi’nde “CIA PATRONLARI BAŞKENTTE” başlığı ile yazdılar.
Görüştüğüm kimseler Türkiye’de bir araştırma kuruluşunun kurulmasını çok önemsiyor ve destek oluyorlardı. Bu kişiler arasında ABD yönetimlerinde önemli görevlerde bulunmuş olanlar örneğin savunma bakanlığı, büyükelçilik, Beyaz Saray ulusal güvenlik danışmanlığı yapmış, önemli düşünce kuruluşlarında, merkezi haber örgütünde geçmişte çalışanlar ile halen görevde olanlar vardı.
Bu önemli konumlarda görev yapan kişilerin hemen hepsi Yahudi asıllı idi.
ABD yönetimlerinin politikalarının genelde neden İsrail yanlısı olduğu bu şekilde ortaya çıkıyordu. Ayrıca bu kişilerin Türkiye’de düşünce kuruluşu oluşturulmasını destekleyen tavır sergileyerek uzun vadede Ortadoğu’da bu kanaldan Türkiye-İsrail işbirliğinin geliştirilebileceğini hesapladıklarını düşünüyordum.
Bir diğer nedenin de Türkiye’de yatırım yapan ABD şirketlerinin kullanılmayan savunma sanayi ofsetlerinin bu alanda kullanılabilme olasılığı olduğu anlaşılıyordu.
Bu temaslarımda ayrıca, ABD yönetiminin o dönemdeki Rusya Almanya yakınlaşmasından rahatsız olduğunu, Rusya’nın tekrar Orta Asya’ya dönmesinden endişe edildiğini, İran’ın nükleer silahlanma gayretinin İsrail için önemli bir tehlike oluşturduğunun kabul edildiğini ve bunlar karşısında Türkiye’nin Ortadoğu’da istikrarlı ve etkin bir müttefik olarak kalmasının istendiği görülüyordu.
Görüştüğüm kişilerin önemli bir bölümünün bütün kariyerleri, deneyimleri ve yüksek niteliklerine rağmen Türkiye’nin içinde bulunduğu terör sorununu tam anlamadıklarını gördüm.Örneğin Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sadece Güneydoğu’da yaşıyor sanıyorlardı.
Ayrıca, Türkiye’nin ABD nezdinde üst düzeyde tanıtım eksikliği yaşadığı da açıkça görülüyordu. Ülkemizdeki gelişmelerden ve politikalardan ABD’li politika üretme ya da politika üretenleri etkileme durumunda olanların bilgilendirilmediği anlaşılıyordu.
Örneğin 57 milyon dolar yıllık bütçe ile 850 adet kadrolu uzmana sahip olan Kongre Araştırma Merkezi Ortadoğu ve Türkiye sorumlusu Karol MİGDALOVİTZ, kendisine Ermenistan’dan her gün faks ile bilgiler geldiğini, Türkiye ile ise herhangi bir ilişkisinin olmadığını, tüm bilgileri ABD’nin Ankara Büyükelçiliği ve kendi kaynaklarından toplamaya çalıştığını söyledi. Bu durum ülkemizin yaşadığı tanıtım sıkıntısının nedenlerini gösteriyordu. ÖZAL döneminde başlatılan lobicilik şirketleri ile yürütülen çalışmaların istenilen kadar etkin olamadığı anlaşılıyordu.
Görüştüklerim Tansu ÇİLLER’in başbakan seçilmesinden memnuniyetlerini belirtiyorlardı.
DYP – SHP koalisyon hükümetinin geleceğinden endişe ettiklerini, DYP’nin Kasım ayı kurultayını ilgi ile beklediklerini, bazılarının da milli koalisyon ya da ANAP-YP koalisyonu beklentisi içinde olduklarını izledim. Sohbetlerde DYP- SHP koalisyonun önemini ve yaptıklarını anlatarak bilgi vermeye çalışıyordum.
ABRAMOWİTZ ve Richard PERLE dışındakilerin SHP ile ilgili herhangi bilgi ya da görüşleri yoktu. Sadece sosyal demokrat olduğunu, koalisyonda bulunduğunu ve liderini biliyorlardı. Benimle tanışmalarının ilk temasları olduğunu söylediler. Richard PERLE daha iyi niyetli yaklaşıyordu ABRAMOWİTZ ise SHP’nin açık olmadığını, sorunlar hakkındaki görüşlerinin net olarak bilinmediğini söylüyordu. Ayrıca SHP’nin Eylül kurultayı için tahminde bulunurken “maybe Murat” diyerek Karayalçın’ın Genel Başkan olacağını, ancak hükümetin devamının zor olduğunu söylüyordu. Kendisine geçen ay Türk basınında yer alan “Türkiye yakın zamanda bölünecektir.” şeklindeki açıklamasını sorduğumda, Türkiye bu politikayı sürdürürse öyle bir sonucun gerçekleşebileceğini belirttiğini, kendisinin böyle bir dileği olmadığını, dikkat çekmeye çalıştığını söyledi.
Prof. Bernard LEWİS ile tanışmam da ilginç oldu; İngilizce olarak kendimi tanıtmaya çalışırken bana gayet ağdalı bir Osmanlıca ile “Şerefyab oldum beyefendi.” diyerek cevap verdi. Ortadoğu dillerini ve Türkçeyi bildiğini biliyordum ama bu şekilde bir yanıt beklemiyordum, çok etkilendim.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Washington DC ve New York temaslarım sırasında ABD’ye yerleşmiş ya da eğitime gelmiş eski dostlar ile görüşme, yeni dostlar edinme fırsatı da buldum.
1980 öncesinde Tekirdağ Milletvekili, Senatörü, Cumhuriyet Senatosu Başkanvekili, Devlet Bakanı, Adalet Bakanı, İmar ve İskan Bakanı olarak görev yapan Hayri MUMCUOĞLU’nun kızı İnci ÜNER ve damadı Akın ÜNER ile buluşup hasret giderme fırsatım oldu. Hayri MUMCUOĞLU büyüğümüzün bizim ailemizdeki yeri ve benim için değeri çok önemlidir. Nişan törenimizde yüzüklerimizi taktığı gibi nikah şahidimiz de olmuştur. 12 Eylül öncesinde CHP Tekirdağ İl Gençlik Kolu Başkanı ve İl Sekreteri olarak görev yaptığım dönemlerde senatör olan rahmetlinin Tekirdağ çalışmalarına genelde ben eşlik eder, otomobilim ile gezilerine yardım ederdim. Kendisinden nezaket, düzen, siyasi davranışlar konusunda çok şey öğrendim. Rahmetliyi bir gezisinde daha sabah otelinden almak üzere evden çıkmada gecikince traş olamadım. Traş da bir günlük, çok da belli olmuyor. Neyse vaktinde otele yetişim, arabaya bindiğinde “günaydın” dedikten sonra ilk sözü sakalımı eleştirmek oldu; “Evladım, siyaset yapıyorsun, gençlik kolu başkanı hem de avukatsın sakal traşı olmadan toplum içine çıkmamalısın.” dedi. O günden sonra traş olmadan sokağa çıkmadım.
İnci ve Akın ÜNER çifti ile diğer ABD ziyaretlerimde de buluşma imkanı oldu. Türk kolonisi içinde etkin oldukları için resepsiyonlara davet ediliyorlardı. Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreteri olarak ikinci kez görev yaptığım dönemde Eylül 2016’da Uluslararası Barolar Birliği Genel Kurulu toplantısı için Başkan Metin FEYZİOĞLU ile Washington DC’ye gittiğimizde 9 Eylül 2016’da büyükelçiliğimizin tarihi konutunda düzenlediğimiz resepsiyonda beraber olduk.
Bir diğer hemşerimiz, KARAYALÇIN ile gezimiz sırasında New York’da konsolos olarak görev yapan Uğur ARINER idi. Uğur ARINER, 1977 yılında evlenip taşındığımız ve 1987’de milletvekili seçilene kadar oturduğumuz Tekirdağ Atatürk Bulvarı’nda Eymen BALKIR’a ait apartmanda üst kat komşumuz olan “Yazırlı Ahmet Bey” olarak bilinen ve bir trafik kazasında eşi ile birlikte vefat eden Tekirdağ’ın önemli çiftçilerinden Ahmet ARINER’in oğludur. Dışişlerinde parlak bir kariyer yapan, Filibe, Marsilya, Paris başkonsoloslukları ardından Fas Büyükelçisi olan Uğur ARINER’i genç bir konsolos olarak görmek beni çok mutlu etti ve önemli yardımlarını gördüm. Şimdi ARINER ailesi; Uğur, Umur, Nur ve Yonca kardeşler olarak çiftçiliğe ve yetiştirdikleri bağlardan ürettikleri nefis ‘Umurbey Şarapları’ ile madalyalar kazanıp Tekirdağ’a katkıda bulunmaya devam ediyorlar.
Washington DC’de baro sınavına hazırlanmakta olan Günay EVİNCH ile tanıştım fırsat buldukça ABD üzerine sohbetler yaptık. Günay şimdi ortağı David SALTZAM ile kurdukları avukatlık bürosunda avukatlık yapıyor. Ermeni saldırılarına karşı başarılı savunmalar yapıyorlar.
Washington DC’de tanımaktan mutlu olduğum ve parlak kariyerini izlediğim bir diğer gencimiz de Levent BİLGEN oldu. Master öğrenciliği sırasında tanıdığım Levent BİLGEN 1995 yılında girdiği Dışişleri Bakanlığında New York Başkonsolosu, Abu Dabi Büyükelçisi gibi önemli görevler yaptı.
ASSAV (Ankara Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Vakfı) ne oldu, derseniz. DEMİREL ve Erdal İNÖNÜ’nün başında olmadıkları bir hükümetle bu sürecin tamamlanamayacağı belli idi. Öyle de oldu. Benim, Prof. Dr. Hasan KÖNi, Aydan KODALOĞLU ve Prof. Dr. Cihat ÖZÖNDER ile birlikte kurucusu olduğum ASSAV’ın senedi Ankara 30. Noterliğince 16 Aralık 1993 tarihinde düzenlendi ve Ankara 18. Asliye Hukuk Yargıçlığının 1993/1116 esas numaralı davada tesciline karar verildi, ancak yürütülemedi.
Bu tarihler think thank yapılanmaları için hareketli tarihlerdi Örneğin İbrahim BETİL ve Can PAKER imzalı Ağustos 1993 tarihli mektupla; CEPS’in (Centre for European Policy Studies) Türkiye teşkilatına üye olmaya davet edildim. Akademisyen, gazeteci, iş insanı, bürokrat ve siyasetçilerden oluşan 36 kişi çağrılmıştı. Siyasetçiler benimle birlikte; Cem KOZLU, İsmail CEM, Hurşit GÜNEŞ, Hikmet ÇETİN ve Güneş TANER’den oluşan altı kişi idi. “Türkiye – Avrupa Topluluğu Gümrük Birliği” konulu ilk toplantısı 24 Ocak 1994 tarihinde yapılacaktı. Bunun da arkası gelmedi.
Söz hazır ABD ziyaret ve temaslarımdan açılmışken zaman 20 yıl ileriye götürüp TBB’de Metin FEYZİOĞLU dönemindeki genel sekreterliğim sırasında 2014 ve 2016 yıllarındaki Washington D.C. ziyaretlerimi anlatmalıyım.
Washington D.C.’ye son ziyaretlerimi genel sekreterlikteki ikinci dönemimde 11 – 14 Mart 2014 tarihlerinde Amerikan Barolar Birliği (ABA) ile temaslar kapsamında ve 17 – 23 Eylül 2016 tarihlerinde Uluslararası Barolar Birliği’nin (IBA) 2016 Genel Kurul toplantısı nedeni ile Metin FEYZİOĞLU ile birlikte gerçekleştirdik.
Bu dönemde, uluslararası ilişkilere verdiğimiz önem sonucu yabancı barolar, baro birlikleri, hukuk örgütleri ve avukatlarla ilişkilerde önemli gelişme sağlanmıştı. Bir kez daha sözünü ettiğim gibi geliştirdiğimiz ilişkiler ile TBB tarihinde ilk kez bir avukatın (Av. Musa TOPRAK) Avrupa Konseyi HELP programının dokuz üyeli danışma kurulu üyeliğine gizli oylama ile seçilme başarısı da bu süreçte yaşandı.
Her iki gezinin programlarının hazırlanmasında uluslararası düzeyde avukatlık yapan ve yoğun olarak da ABD ile çalışan Hergüner&Hergüner Avukatlık Bürosu’nun kurucusu Av. Ümit HERGÜNER ile ortaklarının katkısı büyüktü. Ümit Bey geziler boyunca bizimle birlikte idi. Washington’da senatör ve temsilciler meclisi üyeleri ile Süpreme Court’ta yüksek yargıçlarla, diplomatlarla, bakanlıklar temsilcileri ile, avukatlarla, araştırma kuruluşları (think thank) ile toplantılar planlandı ve gerçekleştirildi.
Geliştirilen uluslararası ilişkiler kapsamında ABD’nin Ankara’daki diplomatik misyonu ile, İstanbul’daki Rule of Law bürosu ile olan ilişkiler de gelişiyordu. ABD’den gelen çeşitli düzeydeki hukukçu ve siyasetçiler TBB’ye ziyaret ediyorlar, Başkan’ın uygun olmadığı durumlarda görüşmeleri ben yürütüyordum..
Bu süreçte Amerikan Barolar Birliği’nin 4 Mart 2014 tarihli daveti üzerine 11-14 Mart 2014 tarihlerinde Washington D.C.’ye Metin FEYZİOĞLU, Ümit HERGÜNER ve Necdet BASA ile birlikte gittik.
Ümit HERGÜNER’in de katkıları ile yoğun bir program hazırlandı.
ABA Başkanı Jim SİLKENAT ve yöneticileri ile Turkish Coalition of America Başkanı Lincoln Mc CURDY, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Robert PEARSON gibi diplomatlarla, Center for American Progress, National Endowment for Democracy, International Law Institute, Open World Lidership Center, NBC News gibi kuruluşlarla görüşüldü. Araştırma kuruluşları ile yapılan toplantılar yuvarlak masa toplantıları halinde gerçekleşti. Üst düzey davetlilerin katıldığı toplantılar ilgi gördü. Başkan’ın yaptığı sunumlardan sonra soru cevap şeklinde devam etti. Sorular genelde Türkiye’de yargı bağımsızlığı sorunları, hukukun üstünlüğü, siyasi gelişmeler, “Gezi Olayları”, ABD ile olan ilişkiler konusunda idi. Ayrıca yoğun olarak Fetullah GÜLEN hakkında sorular da soruldu. Gülen kesimi ile ilgisi olanların da toplantılara davet edildiği izlenimini edindim.
İlk gün 11 Mart sabahı ziyaretlere Supreme Court ile başladık. 1935 yılında hizmete açılan ve “Adaletin Mabedi” (Temple of Justise) olarak isimlendirilen tarihi binayı ABA Başkanı Jim SİLKENAT ve Dışişleri Bakanlığından Bob HOROWİTZ ile birlikte rehber eşliğinde gezdikten sonra Judge BENNETT ve Dışişleri Bakanlığından John JASİK ile toplantı yapıldı.
Ardından, Supreme COURT’un ilk kadın üyesi olan ve 25 yıl görev yaptıktan sonra 2006’da emekliye ayrılan Justice Sandra Day O’CONNOR odasında hep birlikte ziyaret edildi. Yüksek mahkemenin sekiz yıl önce emekli olmuş bir üyesinin hâlâ makam odasını kullanması, hizmetlerden yararlanması ilginç geldi. Arizonalı olan ve çiftçi bir aileden gelen O’CONNOR’ın odası bölgesini anımsatan eşyalarla doluydu. Hatta FEYZİOĞLU Kızılderili davulu ile oynayarak ses çıkardı. Üzerinde “Maybe in error, but never in doubt.” (Belki hatadayım fakat asla şüphede değilim.) işlenmiş yastık da ilgimizi çekti. Gezi olaylarından sonra TBB yayını olarak Türkçe ve İngilizce hazırladığımız “Türkiye Ağaca Neden Sarıldı” kitabımızı O’CONNOR’a da sunduk.
Bu kadar ayrıntıya neden giriyorsun, isimler, unvanlar gerekli mi? diyebilirsiniz. O yıllar yani FEYZİOĞLU’nun ilk döneminin başları ABD ile Türkiye’nin ilişkilerinin iyi olduğu ve kendisinin de hepimiz için bir umut oluşturduğu, halk içinde sevgisi ve saygınlığının hızla geliştiği yıllardı. Uluslararası toplumda da aynı ilgiyi görüyordu. Washington temasları, kendisi ile görüşmeyi isteyen kişiler ve kişilerin konumları bunu gösteriyordu. Örneğin İngiltere’ye Law Society toplantılarına gittiğimizde aynı ilgiyi görüyorduk. Yurt içinde ve dışında gördüğü ilgi hepimizi umutlandırmış toplumda bir heyecan dalgası yaratmıştı. Ancak ne yazık ki bu durumu sürdüremedi.
Washington’dan unutamadığım bir diğer anım da Büyükelçimiz Namık TAN’ın büyükelçiliğin tarihi konutunda 12 Mart sabahı bizlere verdiği kahvaltıdır.
Binanın güzelliğini, mimari ve tarihi değer ve önemini Ertegünler ile ilgisini biliyordum. Binaya girince ünlenmesinin ne kadar haklı olduğunu gördüm, her anlamda bir şaheserdi. Büyükelçimiz bilgiler verdi; “Everett House” adı ile 1910-1914 yıllarında inşa edilen binayı Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1932 yılında önce kiralanmış, Münir ERTEGÜN’ün büyükelçiliği döneminde (1934-1944) 1936 yılında satın alınmış. Oğulları Ahmet ve Nesuhi’nin müziğe, özellikle caz müziğine olan ilgisi bu evi müzisyenlerin toplanıp konserler verdiği, çalışmalar yaptığı bir merkez haline getirmiş. Ertegün kardeşler bu evde Ray Charles’dan Ela Fitzgerald’a kadar pek çok sanatçıyı ABD’de ırk ayrımının çok yoğun yaşandığı o dönemde, Afrika kökenli Amerikalı ve beyaz sanatçıların bir araya geldiği bir merkez haline getirmiş. Daha sonra Ertegünler kurdukları Atlantic Records şirketi ile dünya çapında ünlendiler ve bir çok sanatçının da ünlenmesini sağladılar.
Washington D.C.’ye son seyahatimiz FEYZİOĞLU’nun TBB’de ilk başkanlık, benim de ikinci genel sekreterlik dönemimde IBA Genel Kurulu nedene ile oldu. 17 Eylül’de gidip 24 Eylül’de döndük. Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği Merkezi Müdürümüz Murat YALKIN ve yardımcısı Beste YÜKSEL de bizimle beraber gelerek programı yürüttü. Hatta birkaç gün önce giderek çalışmaları başlattılar. Katkı ve gayretleri unutulamaz. Metin FEYZİOĞLU’nun koruması Cengiz de bizlerle birlikteydi. Yoğun programı aksatmadan tamamladık.
Dünya genelindeki binlerce üyeye sahip, uluslararası saygınlığı ve etkinliği olan bir kurumun genel kurul toplantısına katıldığımızın ve ülkemizi temsil ettiğimizin bilincindeydik. Sadece genel kurul yapılmıyor, çok çeşitli hukuki konularda yaklaşık 150 farklı oturumda tartışmalar gerçekleştiriliyordu. Dünyanın dört bir yanından gelmiş avukatlar bu toplantıları izliyor, bildiri sunuyor, tartışmalara katılıyordu. Bu ilgiyi, ortalamanın ve kalitenin yüksekliğini gördükçe ülkemizde avukatlığın bu düzeye gelebilmesi için almamız gereken daha pek çok yol olduğunu düşünüyordum.
Toplantının zamanlama açısından da ayrı bir önemi vardı. Tesadüf, 2014 Mart ayındaki seyahat gezi olaylarından sonra idi. Şimdi de 15 Temmuz hain darbe girişiminin hemen ertesinde Washington’daydık. Hazırlıklarımızı da bu tarihi dikkate alarak yapmıştık. Bir video filmi ve broşürler hazırlandı. Genel Kurul’un toplandığı otelde kiraladığımız bölümde açtığımız sergide bunların dağıtımını yaptık. Program uygun oldukça ben de arkadaşlarla birlikte bu bölümde durarak delegelerle temas kurmaya çalıştım.
Toplantıdan ilginç anılarım var.
Örneğin bir sabah otele girip bizim bölüme doğru ilerlerken “Güneş amca” diye haykıran bir genç bayan sesi ile irkildim. Seslenen; 80’li yıllarda Tekirdağ’da hazine avukatı olarak görev yapan Av. Işıl ATAKİŞİ ile Tekirdağ Ziraat Fakültesini Kurma ve Yaşatma Derneği yönetim kurulunda birlikte çalıştığımız Prof. Dr. İbrahim ATAKİŞİ’nin kızları Av. Nazlı SELEK ATAKİŞİ idi. Liseden sonra görmemiştim. Deniz hukuku alanında uzmanlaşmış, avukatlık ortaklığı kurmuş, uluslararası düzeyde çalışıyormuş. Kendi alanında bir bildiri sunmak üzere Washington’a gelmiş. Çok sevindim, sunumunu da izledim ve gurur duydum. Yıllardır genç avukatlarımıza ve stajyerlerimize ısrarla anlatmaya çalıştığım işte bu tür avukatlıktı. Uzmanlaşmış, kurumlaşmış, uluslararası iş yapabilen avukatlık ortaklığı şeklinde çalışmak.
Genel Kurul’da, avukatlığı bu genişlikte yapabilen bir başka meslektaşımızın başarılarını görmenin mutluluğunu da yaşadım. 1959’da Konya Bozkır’ın Dere Köyü’nde doğup, İstanbul Hukuk Fakültesini bitirerek kurduğu GÜN+PARTNERS Avukatlık Ortaklığı ile uluslararası boyutta, onlarca ortakla çalışan, sosyal sorumluluk projeleri geliştiren bir kurum haline gelen Av. Mehmet Gün’ün, National Museum of Women in Arts’da genel kurul delegeleri için resepsiyon düzenlediğini görmek gururlandırıcı oldu. Mehmet GÜN’ün kurduğu Daha İyi Yargı Derneği’ne üye oldum ve çalışmalarına katılıyorum.
IBA toplantısının benim için önemli bir kazancı da toplantının yapıldığı otelde hukuk kurumlarının, baroların, kitap evlerinin açtıkları bölümleri dolaşırken, “365 DAILY ADVOCACY” isimli kitapla karşılaşmam oldu. Kitabı karıştırınca, İngiliz ceza avukatı, yargıç, arabulucu, akademisyen Leslie CUTHBERT tarafından yazıldığını, 2015 yılında yayınlandığını ve 365 günün her biri için avukatlara yönelik öneriler içerdiğini gördüm. Kısa bir süre önce benim hazırladığım “GENÇ AVUKATLARA GÜNCEL ÖNERİLER” isimli çalışmam ile hemen hemen aynı tür ve içerikte olduğunu görünce daha da ilgimi çekti ve hemen satın aldım. Dönüş yolculuğunda uçakta genişçe inceleme fırsatı buldum. Anglo-sakson sistemi içinde çok önemli ve ilginç öneriler vardı. Yazar İngiliz avukatı idi ancak avukatlık evrenseldi, önerilerin önemli bir bölümü bizler için de geçerli idi. Bunları çevirerek meslektaşlarıma sunmam gerektiğini düşündüm. Hatta yolculuk sırasında seçip işaretlemeye bile başladım. Bu durumum birlikte yolculuk yaptığımız Metin FEYZİOĞLU’nun ilgisini çekti. Kitabı incelediğinde o da ilginç buldu.
Ülkemize dönüşte çeviriyi tamamladım. İlk amacım internet ortamında yazılarıma yer veren Yeni Yaklaşımlar sitesinde yayımlamaktı. Önce yazardan izin almam gerektiğini düşünerek kendisine ve yayınevi BLOOMSBURY’ye e-posta göndererek izinlerini aldım.
“GENÇ AVUKATLARA GÜNCEL ÖNERİLER” çalışmamı önce Adana Barosu bastırarak stajyerlerine ve yemin törenlerinde ruhsat alan genç avukatlara verdi. Ardından Samsun ve Bursa baroları iki çalışmamı birleştirerek tek kitapçık olarak bastırıp kullandılar. Yeditepe Hukuk Fakültesi öğrencilerine Asri Hukuk Derneği’nin düzenlediği toplantıda sunum yaptım. Covid salgını döneminde ise Afyon ve Samsun barosu avukatları ile internet üzerinden yaptığımız toplantılarda her iki çalışmamı da sundum.
Yaklaşık 50 yıllık üyesi olduğum Tekirdağ Barosu ise biri Av. Huriye ALTAY EROL’un başkanlık döneminde 2016’da, diğeri 2018’de Av. Erhan SEZER’in başkanlığı döneminde düzenlenen iki toplantıda stajyerlerle buluşup sunum yapmamı sağladı. İnternet paylaşımlarında özellikle Yeni Yaklaşımlar sitesinde yayınlandıklarında meslektaşların ilgisini çekti.
Leslie CUTHBERT ile yazışırken, bir fırsat yaratırsa Türkiye’de kitabı üzerinde toplantılar düzenlenebileceğini belirtmiştim. İlgi gösterdi. Bir süre sonra da 2019 Ocak ayı sonunda Gürcistan’da olacağını ve yolculuk sırasında İstanbul’da konaklayacağını bildiren bir yanıt gönderdi. Çok sevindim. Tekirdağ’da meslektaşlarla bir toplantı düzenlenebilirdi. Dönemin Tekirdağ Barosu Başkanı Av. Sedat TEKNECi’ye anlattım ilgisini çekti. Baro, Leslie’yi İstanbul’dan alacak bir gece Tekirdağ’da konaklamasını karşılayacak ve geri götürecekti. Simultane çeviri için Av. Musa TOPRAK’tan başkasına güvenemezdim. Baro, Musa’nın Ankara’dan geliş gidişini ve konaklamasını karşıladı, 19 Şubat 2019’da Tekirdağ Ticaret ve Sanayi Odası salonunda meslektaşlarımızın yoğun ilgi gösterdiği güzel bir toplantı oldu. Leslie de böyle bir katılım beklemiyordu, çok memnun oldu. Tekirdağ’da yüzbaşı rütbesi ile askeri hakim olarak görev yaptığı dönemden tanıdığım ve Genel Kurmay Askeri Mahkemesi Başsavcısı kıdemli hakim albay rütbesi ile Ankara’da görev yaptığı dönemde TBB genel sekreteri olarak görüştüğümüz, emekli olduktan sonra İstanbul’da avukatlık yapan Saim ÖZTÜRK, facebook’da toplantının duyurusunu görünce eşi ile birlikte geldi. Hasret giderdik.
Tekirdağ’da büromun bulunduğu binaya DES OTEL’de geceleyen Leslie ve Musa’yı sabah büroma götürüp kitabını imzalatma fırsatı buldum.
Toplantının bütün güzelliği ve başarısına karşın sonrası sorunlu oldu ve Tekirdağ Barosu başkan ve yönetimi ile ilişkilerimin bozulmasına yol açtı. Toplantının haberinin verildiği baro bülteninin Nisan 2019 sayısında bu anlattığım süreçten hiç söz etmeden, Leslie ve Musa sanki kendiliklerinden gelmiş, benim hiçbir katkım olmamış gibi fotoğraflı bir yazı yayımladılar. Ardıl tercümeyi yapan Musa’nın TBB’de benimle genel sekreter yardımcısı olarak çalıştığı, kim olduğu, ilişkinin nasıl kurulduğu hiç açıklanmadan üstüne bir de iki sayfalık yazıda Leslie’nin isim ve soyadını üç kez yanlış yazarak yayınladılar ve bu nedenle bülteni kendisine gönderemedim. Bu eksikliğin giderilmesi ve yanlışların düzeltilmesi isteğimi de baro yönetimimiz dikkate almadı. Bu şekilde bozulan ilişkilerimiz Sedat TEKNECİ ve yönetim döneminde düzelmedi.
Bu iki çalışmamı Samsun Barosu’nun bastırdığı şekilde tıpkı basım olarak Samsun’daki matbaya ayrıca bastırıp ilgi gösterenlere verdim.
Tekrar Washington’a ve Genel Kurul’a dönelim.
Açılış konuşmasını IMF Direktörü Christine LAGARDE yaptı. Çeşitli oturumlara konuşmacı olarak katılanlar arasında Adalet Bakanı Loretta LYNCH, eski Genel Kurmay Başkanı ve Dışişleri Bakanı Colin POWELL da vardı.
Genel Kurul oturumları arasında vakit buldukça diğer etkinliklere de katılıyorduk. Almanya Büyükelçiliğinin resepsiyonuna ve Bar COUNCİL ile Birleşik Krallık Büyükelçiliğinin düzenlediği resepsiyona katıldık.
1993 Washington D.C. ziyaretimde baro sınavına hazırlanırken genç bir avukat adayı olarak tanıdığım Günay EVİNCh, Saltzman&Evinch Avukatlık Ortaklığı olarak ortağı David SALTZMAN ile birlikte 21 Eylül’de Cosmos Club’de bizlere bir öğle yemeği verdi. GÜNAy’ın ulaştığı başarıya tanık olmak da ayrıca gurur verici oldu.
Sizin Turgut ÖZAL’ın ölümü sonucunda oluşan siyasi durumla ilgili ilginç tahlilleriniz olduğunu yazılarınızdan ve sohbetlerinizden biliyoruz. Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın ölümü Türkiye’de neleri değiştirdi?
Özal’ın 17 Nisan 1993 Cumartesi günü ölümü ile başlayan ve DEMİREL’in de Cumhurbaşkanı olmayı isteyerek yönlendirdiği sürecin Türkiye için bir yönetim zayıflığı dönemi yarattığı inancındayım.
Biraz açabilir misiniz?
Özal’ın ölümü sadece Cumhurbaşkanlığını boşaltmamış aynı zamanda Başbakanlığı ve DYP Genel Başkanlığını, Başbakan Yardımcılığını ve SHP Genel Başkanlığını boşaltmış ayrıca Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığının da boşalmasına yol açmıştır. Yetmiş yıllık rejim deneyimi ve birikimimiz Cumhurbaşkanı’nın ölümü ile ortaya çıkan sorunu başka sorunlar yaratmadan çözmeye yetmemiştir. Erdal İNÖNÜ’nün ince uyarılarına rağmen bir boşluğu doldurmak için başka boşluklar yaratılmış, hükümet ortağı iki partinin genel başkanlıkları yani Başbakanlık ve Başbakan Yardımcılığı, siyasete biri Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak diğeri de milletvekili-bakan olarak giren ve seçildikleri bu görevlerini sürdüren iki yeni siyasetçiye bırakılmıştır. 1991 seçimlerinde milletvekili seçilip bakan olan Tansu ÇİLLER, 1993 de birden DYP Genel Başkanı ve Başbakan oluvermiştir. 1989 seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Murat KARAYALÇIN da 1993 de kendisini SHP Genel Başkanı ve Başbakan Yardımcısı buluvermiştir. DYP, DTP’yi doğurmuş hala durulmamıştır. SHP ise CHP ile birleşmiş ve tarih sayfalarındaki yerini almıştır.
DEMİREL Cumhurbaşkanı olmakta ısrar etmese idi ya da İnönü ve SHP bu ısrara karşı koyabilse idi 1995 seçimlerinin birincisi Refah Partisi olamazdı ve CHP’nin TBMM dışında kalması ile sonuçlanan bir süreç başlamazdı diye düşünüyorum.
Bu süreçte tanığı olduğunuz olayları ayrıntıları olarak anlatır mısınız?.
SHP döneminin bence diğer önemli iki yanlışında olduğu gibi bu olayda da zamanında görüşlerimi belirtmiş olmanın huzuru içindeyim.
Özal, 17 Nisan Cumartesi günü saat 10.30 da öldü, resmi açıklama saat 14.30 da yapıldı.
Pazar sabahı Erdal İNÖNÜ, Genel Sekreter Cevdet SELVİ’nin evine gitti. Ziyareti öğrenen gazetecilerin; “İNÖNÜ Cumhurbaşkanlığına aday olmak istiyor, bunun için kulise başladı” yorumlarını aktardığımda “Genel Sekreterimin evine gidemeyecek miyim?” yanıtı ile yetinen İNÖNÜ, akşama da eşi ile birlikte Onur KUMBARACIBAŞI’nın evine gitti.
Pazartesi Başbakanlıkta görüştüğüm İNÖNÜ, köşe yazarları ile yaptığı telefon görüşmelerini anlatarak; “DEMİREL’in adaylığına inanmışlar ne yapacağımızı soruyorlar.” dedi ve ekledi; “Sorunsuz çözmeliyiz, Almanya gibi yapabilmeliyiz.”, “Çoğunluk partisi liderinin Cumhurbaşkanı olması şart mı?”, “Ama DEMİREL isterse hayır diyemeyiz…”
Bütün bunlarla daha ilk günden ne kadar içimize sindiremesek de DEMİREL’in adaylığına karşı koyamayacağımız ve DEMİREL karşısında İnönü’nün adaylığının söz konusu olmadığı anlaşılıyordu.
O gece günlüğüme “İNÖNÜ ADAY DEĞİL” notunu düşüyordum..
Bu konuda haklı çıktınız.
Siyaset yaparken çok düz ve ideal anlamda olması gerekeni düşündüğüm için bir çok konuda yanıldım. Ancak çok sorunda bir süre sonra benim önerimin ya da gerçekleşmesini istediğim hususun doğru çözüm olduğu anlaşıldı. DEMİREL’in Cumhurbaşkanlığı, CHP’nin açılması, HEP ile seçim işbirliği, İSKİ yolsuzluğu karşısındaki tutumum bunlardan bazıları. Ben, Demirel’in Cumhurbaşkanlığına aday olmayacağını düşünüyordum ya da yanlışlığını gördüğüm bir kararın alınmayacağına kendimi inandırmaya çalışıyordum.
Sizce neden Demirel aday olmazdı, olamazdı ya da olmamalıydı?
Çünkü, bence ÖZAL, Cumhurbaşkanlığını istemekte ne kadar haklı ise DEMİREL aynı sebeplerle ve fakat bir o kadar da haksızdı.
Çünkü ÖZAL, TBMM’inde tek başına cumhurbaşkanı seçebilecek bir partinin başında idi. Yaklaşık yedi yıldır başbakandı. ANAP’ı iki dönem tek başına iktidar yapmıştı, “transformasyon”, “başkanlık sistemi” gibi iddiaları vardı ve Çankaya’ya emekliliğini yaşamaya gitmiyor aksine (doğruları ve yanlışları ile) bir değişim iddiası taşıyordu. DEMİREL ise 500 günlük bir koalisyon hükümetinin başkanı idi. Çok geniş vaadlerde bulunarak seçmenden oy istemiş, henüz bir çok vaadini de yerine getirememişti. Cumhurbaşkanı olma isteği, önüne çıkan fırsatı değerlendirip, boşalan bir makamı doldurma dışında bir amaç taşımıyordu ve DEMİREL emekliliğe gidiyordu. (Gerçi istediği rahatlıkta bir emeklilik yaşayamadı çünkü ardında bıraktığı kadronun yanlışlıkları ülkeye bunalımsız gün göstermedi.) Halbuki DYP-SHP Hükümetinden halkın beklentileri henüz sürüyordu. Bu düşüncelerle DEMİREL’in adaylığı istemeyeceğini düşünüyordum. Belki de İNÖNÜ’nün bu hükümetin sona ermesi ile siyaseti bırakacağını bildiğim için başbakanı DEMİREL olmayan bir kabinede İnönü’nün bulunamayacağından ve siyasetten ayrılma sürecinin hızlanacağından korkuyordum. Haksız olmadığım kısa sürede kanıtlandı.
Ayrıca asıl korkum, artık ne pahasına olursa olsun cumhurbaşkanı olmak istediği açıkça ortaya çıkan DEMİREL’in kendi cumhurbaşkanlığı döneminde merkez sağ için bir senaryo düşündüğü ve bu senaryonun sahneye konmasında SHP ye de figüran rolünü uygun gördüğü yolundaki endişemdi. Demirel istediği kadar “Arkama bakmam.” desin bence kendisinden sonrası için bir ANAYOL düşü kuruyordu. Bu ya cumhurbaşkanı seçimi sırasında parlamentoda ANAP ve DYP nin kendisine oy vermesi ile gerçekleşecek bu olmazsa kendisinden sonraki DYP liderini yönlendirmesi ile bir süreç içinde bunu gerçekleştirecekti. Aslında 1995 Genel Seçiminden sonra bunu gerçekleştirdi de, fakat iki partinin liderlerinin özellikle de DYP’nin “yeni” liderinin yanlışları ile uzun süremedi. Bu senaryoda önemli rolü olmayan SHP bence daha başlangıçta cumhurbaşkanı seçimi sırasında iki partinin DEMİREL’e oy vermesini sağlayarak ANAYOL’u fiilen gerçekleştirmeli ve kendisi de muhalefete geçerek tek başına iktidar için hazırlanmalı idi. SHP’li bakanların büyük bölümü DEMİREL’e oy verilmez ise koalisyonun bozulacağını, ANAYOL’un kurulacağını ve SHP’nin bundan zarar göreceğini söylüyorlardı. Oysa verilen destek ile sonuçta parlamento dışında kalınmıştır.
Artık sadece kimin cumhurbaşkanı olacağının konuşulduğu günleri yaşamaya başlamıştık. Doğal olarak SHP nin gündemini de bu konu oluşturuyordu. Ancak asıl kaygı bu sorunun koalisyonu bozmadan nasıl atlatılabileceği idi. Özellikle bakanlar, (Tahir KÖSE hariç) Demirel’in adaylığına karşı çıkmanın Hükümetin sonu olacağını görerek Demirel’in desteklenmesi gerektiğini açıkça belirtiyorlardı. Sonuçta bu yaklaşım belirleyici de oldu. Tahir KÖSE dışındaki bakanlarımız, SHP desteklemez ise DEMİREL’in desteği ANAP’tan alarak seçileceğini ve koalisyonun dağılacağını düşünüyorlardı. Onlara göre, başbakan olmasını desteklediğimiz DEMİREL’in cumhurbaşkanlığına karşı çıkmamız mantıklı olmazdı ve ayrıca bile bile koalisyonun bozulmasına sebep olunmamalıydı. Aslında karşı çıkma gerekçesi de bu sözler içinde idi; Demirel, SHP’nin koalisyonun bozulmasından korkup kendisini destekleyeceğini biliyor ve bunu kullanıyordu.
Demirel’in “kurt” politikacılığını devreye sokarak SHP’yi açmaza soktuğunu mu düşünüyordunuz?
Evet. Nihayet cenaze töreninin yapılacağı 19 Nisan Salı sabahı İnönü’nün TBMM’deki odasında İNÖNÜ, ÇETİN, SAĞLAR, ATEŞ ile birlikte yaptığımız değerlendirmede genel havanın “Demirel aday, desteklemek ve hükümette kalmak zorundayız.” şeklinde oluşmakta olduğu görülüyordu. Bakanlar, koalisyonun devamı düşüncelerini açıkça söylemeye başlamışlardı. Hikmet Çetin, Demirel’in desteklenmesi ile bir üçlü yönetim şeklinin ortaya çıkacağını söyleyebiliyordu: “Cumhurbaşkanı, İnönü ve yeni Başbakan.”
Akşam yemeğinde tekrar bir arada olmak üzere dağıldık. Ben, TBMM’de yapılan törende Özal’ın tabutu başında Başbakanlığı temsilen nöbet tuttum.
Özal’ın tabutu başında iken neler hissettiniz, neler düşündünüz?
Kader nelere kadir, diye düşündüm. Yıllarca eleştirdiğim, muhalefet ettiğim insanın tabutu başında nöbet tutmak bana düşmüştü. Gözümün önünden o dönem akıp geçti.
Devamında neler yaşandı?
Başbakanlıkta görüştüğüm Müsteşar Necdet SEÇKİNÖZ; “Demirel aday olmaz, iddiası bitmedi. Genel seçimde istifa edecek birisini oturtur. SHP ile koalisyondan memnun.” değerlendirmesini yapıyor ve “SHP bastırırsa DEMİREL Cumhurbaşkanı olamaz.” diyordu.
Akşam, Atatürk Orman Çiftliğindeki MKE Fişek Sanayii Sosyal Tesisinde İNÖNÜ, SELVİ, MOĞULTAY, SAĞLAR, AKYOL, KAHRAMAN, ATEŞ ve OKTAY ile birlikte katıldığım yemekte İNÖNÜ’nün DEMİREL ile yapacağı görüşme öncesi durum değerlendiriyor. Toplantının genel havası oluşmakta olan genel eğilime uygun; “DEMİREL aday, hakkıdır. Karşı çıkamayız. Hükümette kalmalıyız. Desteğimize karşılık pazarlık yapmalıyız.” Örneğin; Seyfi OKTAY, bir bakanlık daha almamız gerektiğini söylüyordu. Mehmet KAHRAMAN ise kendi bakanlığının derdinde idi ve İnsan Hakları Bakanlığının kuruluşu ve demokratikleşme için söz almamız gerektiğini dile getiriyordu. Fikri SAĞLAR ise DEMİREL’den sonrasını garantiye almak istiyor, yeni Başbakanın belirlenmesinde etkin olunması gerektiğini belirtiyor, güvenoyu için güvence alınmasını istiyor ve DEMİREL’in desteklenmesini istemeyenler için de “Koalisyona girmemize karşı çıkan görüş şimdi DEMİREL’in Cumhurbaşkanlığına karşı çıkıyor.” yorumunu yapıyordu. DEMİREL’in başında bulunmadığı bir DYP ve Hükümetin sorunlu olacağını belirterek Hükümette kalınmaması gerektiğinde Cevdet SELVİ ile birlikte ısrarlı oluyor ancak bu toplantı da azınlıkta kalıyorduk.
İNÖNÜ kalkarken toplantıyı özetliyor; “Olur, bütün bunları söylerim ayrıca Cumhurbaşkanı olursunuz ancak Sayın GÜRSELER karşı derim.” diyordu.
İzleyen iki gün ÖZAL’ın Ankara ve İstanbul’da yapılan cenaze törenleri ve TBMM özel oturumu ile geçti.
23 Nisan günü, Feza GÜRSEY Bilim Merkezi’nin açılış töreni için saat 13’de Altınpark’a gittiğimde İNÖNÜ, KARAYALÇIN ve eşi, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Timur ve Uğur BÜKE, Belediye Evi’nde yemek yiyorlardı. Ben de katıldım. KARAYALÇIN da hükümetin devam etmesi ve yerel seçimlere iktidar ortağı olarak gidilmesi görüşünde idi.
Öğleden sonra TBMM’indeki özel oturumda, locada İçişleri Müsteşarı Fahri ÖZTÜRK ile beraberdik. Fahri ÖZTÜRK; “Demirel’in adaylığı yanlış oluyor. Koalisyon ne güzel gidiyordu. Bu işten sonuçta ANAP karlı çıkacak.” dedi. Ardından da İsmet SEZGİN’in sorusunu iletti; “Sayın Bakan, Güneş’e sor bakalım; Sayın İNÖNÜ’nün yakınlarına benim başbakanlığımı istediğini söylediği doğru mu?” Ben de; “Doğru, Sayın SEZGİN’den iyisini mi bulacağız.” dedim. (Akşamki kokteylden sonra Tuncay Özkan anlattı: Kokteylde İsmet Sezgin, Tuncay’a; “Yazma ama Sayın İnönü yakınlarına benim başbakanlığımı istediğini söylüyormuş.” demiş.) Özel oturumdan sonra Necdet SEÇKİNÖZ’e otomobiline kadar eşlik ederken, “İşler karışıyor galiba?” dedim. “Evet” yanıtını alınca “Aday mı?” diye sordum. “Sanıyorum” dedi fakat eleştirisini de sürdürdüğünü gözledim.
TBMM özel oturumunun ardından SHP Grup Genel Kurulu toplandı. İNÖNÜ gene ince eleştiri ve uyarılarını yapıyordu: Cumhurbaşkanının geniş bir mutabakatla seçilmesi gerektiğini belirtiyor, çoğunluk partisi liderinin cumhurbaşkanı olması gerektiği yolunda bir kural bulunmadığını Almanya örneğini vererek açıklıyor fakat Türkiye’de buna aykırı bir gelenek oluştuğunu söylüyordu. Bunları söyledikten sonra SHP deki genel eğilimin etkisi ile olacak sözlerini koalisyonun bu seçimden etkilenmeyeceğini, devam edeceğini ancak bazı değişiklikler yapılacağını belirterek tamamlıyordu. Daha sonra basına kapalı olarak devam eden toplantıda konuşanlardan Aydın Güven GÜRKAN; DEMİREL’in Cumhurbaşkanı olabileceğini, Hükümetin devam etmesi gerektiğini ancak Hükümetten beklentilerimizi açıkça belirtmemizi ve sağlama almamızı öneriyordu. Aynı toplantıda konuşan Mümtaz SOYSAL ise son iki gündür yazılarında belirttiği gibi DEMİREL’in desteklenmemesini ve Hükümetten ayrılınması gerektiğini söylüyordu.
Kokteylden önce TBMM’de Salih SÜMER’in odasında Cevdet SELVİ, Ziya HALİS, Emin CANKURTARAN, Rıza YILMAZ, Atila MUTMAN, Nilgün SÜER ile toplandık. Genel Başkana söylediklerimi anlattım genelde desteklendim. Ethem CANKURTARAN ise yerel seçimlere iktidar ortağı olarak gitmenin avantajları üzerinde durdu.
Akşam kokteylde Murat SÖKMENOĞLU, Tuncay ÖZKAN ve Sanayi Bakanı Basın Danışmanı İsmet ile birlikte iken Vehbi DİNÇERLER yanımıza geldi ve “Biz kesinlikle Demirel’e oy vermiyoruz ya İNÖNÜ’yü ya da CİNDORUK’u aday çıkarın oy verelim.” dedi. Ayrıca, “Cavit ÇAĞLAR, bizde yirmi adamı olduğunu söylüyormuş, oylarımızı Cavit ÇAĞLAR’a göstererek kullanacağız.” dedi.
Kokteylden sonra Belediye Evi’nde, Sosyal Demokrat Üniversite Gençliği Platformu yemeğine katıldık. Gençler sosyal ve ekonomik sorunlarla daha çok ilgileniyorlardı. Genel Başkan, gençlerin çevre ve hukuk konularındaki sorularının yanıtlanmasını bana devrederken kitabımdan ve çalışmalarımdan söz etti..
24 Nisan Cumartesi günü Köroğlu Caddesi’ne Uğur MUMCU adının verilmesi töreni vardı. Sabah programını öğrenmek için İNÖNÜ’yü aradım ve gazetecilerin röportaj ve birlikte yemek taleplerini ilettim, kabul etmedi, “Kendi bildikleri gibi yazıyorlar, devam etsinler.” dedi.
Törenden sonra İNÖNÜ, KUMBARACIBAŞI ile Macun Köy’e yemeğe gitti.
Malta’ya gitmek üzere olan Türkan AKYOL, telefonla arayarak Mümtaz SOYSAL’ın konuşmasını eleştirdi. Diğer bakanlarımız gibi Türkan AKYOL da hükümetin devamından yana idi.
Akşam yemeğe gittiğimiz Tuncay ÖZKAN’ın evinde saat 23.50’de Şule BUCAK’ın çağrı mesajını alınca telaşlandım. Şule, Özden TOKER’e telefon etmemi istiyordu. Özden TOKER’i aradım, Işın ÇELEBİ’nin kendisini aradığını, Genel Başkana cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili mesajları olduğunu söylediğini, bunu İNÖNÜ’ye ilettiğinde “Neden sana söylüyorlar? Güneş’e söylesinler.” cevabını aldığını, bu nedenle Işın ÇELEBİ’nin telefon numarasını vererek aramamı istedi. Ben de eleştiri ve kaygılarımı anlattım, “Haklısın, zaten Metin de yarın aynı şeyleri yazıyor.” dedi. (Metin Toker, 25 Nisan’da Milliyet’teki köşesinde “…Hani, başbakan olarak önünde iki tane 500, bir tane de 300 gün vardı? Demek, seçmen ona ÖZAL’ı anayasal yoldan indirme imkanı verseydi, oraya hemen kendini çıkaracaktı! Pes yani. Bir siyasetçi, tazelemiş göründüğü itibarını ancak böylesine yerle bir edebilir……..Benim merak ettiğim, DYP’nin Meclis’teki 181 oyunun üstüne kaç oyun ekleneceği. Süleyman Bey, Turgut Bey’in oraya 263 oyla çıkmasını öldüresiye eleştirmişti. Şimdi, Anayasa’nın yeterli bulduğu 226 oyun faziletini övüyor….” şeklinde yazıyordu.)
Hemen Işın ÇELEBİ’yi aradım. Telefonda rahat olamayacağımız anlaşılınca evine davet etti. Gece saat 00.45’de Işın Çelebi’nin Çankaya Caddesi 14/3 deki evine gittim. “Biz DEMİREL’in adaylığına karşıyız. ÖZAL’da eleştirdiklerini yapıyor, partizanlık yapacak. İNÖNÜ aday olursa destekleriz. CİNDORUK da aday olabilir, sizlerle görüşmelerimizin sonucunu bekliyor. Size elimizi uzatıyoruz.” dedi. Görüşmemiz sırasında Mesut YILMAZ’ı evinden telefonla aradı, korumalar yattığını söylediği için görüşemedi. Bütün bunları İNÖNÜ’ye ileteceğimi fakat İNÖNÜ’nün adaylığının sadece SHP, ANAP ve CHP tarafından desteklenmesi nedeni ile akılcı olmadığını söyledim.
Ertesi gün, Anayasa Mahkemesi kuruluş yıldönümü töreninden sonra evinde ve öğle yemeği için Gölbaşı’na Belçikalı’nın Yeri isimli lokantaya giderken yolda makam otomobilinde Genel Başkana Işın ÇELEBİ ile görüşmemi anlattım. ANAP’ı eleştirdi; “CİNDORUK adına nasıl konuşuyorlar?” Uğur BÜKE’nin de katıldığı yemekte kaygılarımı ve DEMİREL’in adaylığının şimdiden benimsenmiş görüntüsü verilmesinin yanlışlığını dile getirdim. “DEMİREL’e ne söyleyeceğimi kim biliyor?” yanıtını alınca biraz rahatladım. Bu sırada Başbakanla saat 18’de buluşacaklarını öğrendik. Daha sonra Parti Meclisi toplantısında, cumhurbaşkanlığı seçimi ile koalisyonun ayrı değerlendirilmesi gerektiğinin, SHP nin ne olursa olsun koalisyon devam etsin anlayışında olmadığının ve yaz aylarında TBMM nin çalışması gerektiğinin vurgulanmasının iyi olacağını düşündüğümü belirttim.
Akşam Macar Büyükelçiliğinin resepsiyonunda iken çağrı cihazıma gelen mesaj üzerine Genel Başkan’ın evine gittim. Cevdet SELVİ, Fikri SAĞLAR, Onur KUMBARACIBAŞI, Tahir KÖSE, Mehmet KAHRAMAN, Aydın Güven GÜRKAN ve Seyfi OKTAY da katıldı. DEMİREL ile yaptığı görüşmeyi anlatan Genel Başkan; DEMİREL’in destek istediğini ancak koalisyon protokolünde olmadığı için serbest olduğumuzu belirttiğini söyledi. DEMİREL ayrıca kendisinin seçilmesi ile birlikte yeni hükümet görüşmelerinin yapılacağını ve kendisinin buna karışamayacağını ima etmiş. Genel Başkan’ın “Siz aday olmasaydınız bir başka DYP’li ile sorunsuz çözülürdü.” sözünü ise DEMİREL yanıtsız bırakmış. Genel Başkan’ın bu açıklamasından sonra bakanlar ve Aydın Güven GÜRKAN önceki görüşlerini tekrarlayarak, DEMİREL’in desteklenmesinin SHP’nin yararına olduğunu aksi halde ANAYOL’un hızlanacağını belirterek DEMİREL’in desteklenmesini ve hükümet için güvence alınarak yerel seçimlere gidilmesi gerektiğini belirttiler. Ben de eleştirilerimi tekrarladım ancak pek dinletemediğimi gördüğüm için benim de eski hızım kalmadı. Genel Başkan’ın evinden hep birlikte Birlikler Evi’ne akşam yemeğine geçtik. Fikri SAĞLAR ve Onur KUMBARACIBAŞI ayrıldı. (İbrahim TEZ sonradan yemeğe katıldı.) Tahir KÖSE’nin makam otomobili ile yemeğe giderken araçta bulunan Aydın Güven Gürkan’a görüşlerimi aktardım. “Demirel’in desteklenmemesi asıl tercihtir.” dedi.
“Asıl tercih”. Evet, tercih edilemeyen asıl tercih!!!
Yemek sonunda İNÖNÜ’nün aday gösterilmesinde görüş birliğine ulaşıldı. Böylelikle ilk iki turun kilitlenmesi sağlanacak, üçüncü tur için pazarlık olanağı ortaya çıkacaktı. 26 Nisan da toplanacak Parti Meclisine de bu doğrultuda öneri götürülmesi benimsendi.
Gece Işın ÇELEBİ arayıp gelişmeleri sordu. İnönü’nün “Henüz vakit var.” dediğini söyledim.
Ertesi gün, pazartesi, İNÖNÜ’nün evindeki toplantıyı ve sonraki yemeği öğrenen basının ısrarlı sorularını yanıtlayama çalıştım.
MYK öncesi Genel Sekreter Cevdet SELVİ, İNÖNÜ’nün aday gösterilmesi gerektiğini söyledi.
Genel Başkan da Parti Meclisinin açılışında, “Koalisyonda doğmadık, koalisyonda da ölmeyeceğiz. Uygun olan, hükümete hiç dokunmadan cumhurbaşkanı seçmektir.” dedi. Bu konuşma ertesi gün (27 Nisan 1999) basında, “DEMİREL’in adaylığına karşıyım” başlığı ile yer aldı.
Telefonla arayan Taha AKYOL, Işın ÇELEBİ ile olan görüşmemi Mesut YILMAZ’dan öğrenmiş, ayrıntı sordu. Yazmamasını rica ettim. Tekrar arayarak görüşmeyi Feyyaz TOKAR’ın da öğrendiğini ve Umur TALU’ya aktardığını bu nedenle yarın kısa bir haber çıkacağını söyledi.
Işın ÇELEBİ’yi aradım ve yapılanın yanlış olduğunu ilettim, üzüldüğünü söyledi.
26 Nisan tarihli gazetelerde Mesut YILMAZ ve Deniz BAYKAL’ın demeçleri yer alıyordu. Her ikisi de DEMİREL’in yanlış yaptığını belirtiyordu. Mesut YILMAZ; “DEMİREL cumhurbaşkanlığı için o kadar çok yanıp tutuşuyor ki, daha adaylık süresi başlamadan kendini, hükümet ortağı ile bile görüşmeden ortaya attı.” diyordu.
27 Nisan SHP Grup toplantısından sonra TBMM Lokantasında Tuncay ÖZKAN, Ahmet YILMAZ ve iki ANAP’lı milletvekili ile oturduğumuz masaya gelen Ekrem PAKDEMİRLİ; “En layığı İNÖNÜ.” dedi. “Genel Sekreter, İNÖNÜ’nün aday olabileceğini söyledi şimdi sıra sizde, oy vereceğinizi açıklayın.” dedim. “Arayacağım.” dedi. Yemek sonrası ayak üstü görüştüğüm ANAP milletvekilleri de aynı şeyleri söylediler.
Gece telefonla arayan Murat SÖKMENOĞLU, “CİNDORUK yarın adaylığını açıklıyor destekler misiniz?” diye soruyordu.
28 Nisan Çarşamba günü Altınpark Belediye Evi’nde, bu gündemle İl Başkanları toplantısı yapıldı.
Genel Başkan açış konuşmasında ÖZAL’ın ölümü ile ortaya çıkan gelişmeleri anlattıktan sonra gelinen noktada yeni Cumhurbaşkanı’nın seçilme olasılığının seçilmeme olasılığından yüksek olduğunu belirterek koalisyonunun durumunu şöyle değerlendirdi: “Cumhurbaşkanlığı seçimi ve başbakanın aday olması nedeni ile koalisyonunun tekrar değerlendirilmesi durumundayız. Devam edip etmeme koalisyonun çalışmalarındaki eksiklikten ya da güvensizlik oyunun söz konusu olmasından değil, Başbakan’ın Cumhurbaşkanı adayı olması nedeni ile gündeme geldi. “Niye geldi?” diyebiliriz ama gereğini yapmak zorundayız. İl Başkanlarımız koalisyonun devamını istiyor mu? Cumhurbaşkanlığına aday olmam meselesinde ne düşünüyorsunuz? Koalisyonun devamını yararlı gördüğümü söyledim, acizlik ifadesi sanıldı. Gülünç. Faydalı işler yaptığımıza inanıyorsak koalisyonun yararlı olduğunu söyleyeceğiz. Koalisyonda doğmadık, koalisyonda da ölmeyeceğiz. Koalisyona halkımız istediği için girdik. Yapamayacağımız şeyler istenirse koalisyonu bırakırız. Her konumda en güzel hizmeti yaparız. Özal’ın Cumhurbaşkanlığı için söylediklerimiz bugün için de geçerli. Cumhurbaşkanlığı boş, ancak orayı doldurmak için bütün sistemi boşaltmak doğru değil. Sistemin mantığı henüz ülkemizin büyük çoğunluğu tarafından anlaşılamadı, hala Atatürk dönemi gibi yorumlanıyor. Arkadaşlarımdan benim aday gösterilmemi isteyenler var, “Herkes genel başkanını aday gösterirse biz de sizi gösterelim.” diyorlar, ben kabul etmiyorum.”
Erdal İNÖNÜ’nün konuşmasından aldığım bu notlar yeterince açık değil mi? İl Başkanlarına adaylığı konusunda düşüncelerini soruyor, boşalan bir makamı doldurmak için bütün bir sistemi boşaltmanın anlamsızlığını belirtiyor. Başbakan’ın adaylığının koalisyonun devamını tartışılır hale getirdiğini söylüyor. Daha ne desin? Koca bir Parti ve de özellikle bir kısım bakanımız, “DEMİREL’den başkasına Başbakan Yardımcılığı yapmam, sistemi boşaltmayın.” uyarısını algılayamadı. Gerçi Genel Sekreter Cevdet SELVİ bu toplantıda da uyarılarını tekrarlıyor ve bir kısım bakanı eleştirerek: “Biz örgüt görüşünü ortaya çıkarmaya çalışırken bazı bakanlarımız kendi işlerini görmeye çalışıyor. Kırmızı plakalı arabadan ayrılamama havasını verdiler, alınacak kararları anlamsız kılacak davranışlar içine girildi. Koalisyona mahkum değiliz, koalisyon koşullarının ve protokolünün değişeceği bir ortamda koalisyonun devamını kabullenmek sakıncalıdır.” diyordu ama toplantıya katılıp görüş bildiren 24 il başkanından sadece beşi (Mersin, Tunceli, İstanbul, Çorum ve Isparta) açıkça koalisyona son verilmesini istiyor, diğerleri genel olarak devamdan yana olduklarını belirtiyorlardı. Koalisyondan yana olan il başkanları büyük bölümü ile (16) DEMİREL’in adaylığına hayır diyorlardı. Uzlaşmanın sürmesi ya da başka seçenek bulunmaması gerekçeleriyle DEMİREL’in adaylığını destekleyen il başkanları ise Artvin, Tokat ve Muğla il başkanları oluyordu. Diğer il başkanları ise kararı Genel Merkez’e bırakıyordu. İNÖNÜ’nün adaylığı ise Mersin ve Isparta il başkanları dışında kimseden destek görmüyordu. Bütün bunlar il başkanlarımızın DEMİREL ve İNÖNÜ’lü koalisyonun devamından yana olduklarını gösteriyordu. Zaten koalisyon süresince parti kamuoyunda koalisyonda kalıp kalmamak sürekli tartışılmış ve “yetkisiz organlar” daima koalisyonun bitirilmesini istemiş ancak aynı insanlar “yetkili organ” toplantılarında koalisyondan yana eğilim belirtmişlerdir.
Sonunda DEMİREL Cumhurbaşkanı oldu…
Özal’ın ölümü ile başlayan tartışmalar belirttiğim süreç yaşanarak DEMİREL’in TBMM’nin 16 Mayıs 1993 tarihli 103. birleşiminde 244 oyla Cumhurbaşkanı seçilmesi ile tamamlandı. Yedi yılı tamamladık. Artık güncel sorunumuz; DEMİREl’in yerine Çankaya’nın yeni konuğunun kim olacağı. Bu bölümü bitirirken bir gerçeği de özellikle vurgulamak gerekir. DEMİREL hızlı performansı ile çok kişiyi yanılttı. Emekliliğe gidiyor diyerek eleştirdiğimiz DEMİREL çok etkindi. Fakat bütün etkinliğine rağmen başından ayrıldığı merkez sağın çöküşünü engelleyemedi.
Tarih bu dönem için de hükmünü söyleyecek.
O dönemlerde sosyal demokratlar için en önemli sorunlardan birisi de “solda birlik” idi. Bu hususta nelere tanık oldunuz?
12 Eylül sonrasında sosyal demokrat kesimin bütün özlemi, sağ karşısında başarının temel koşulu olarak görülen sosyal demokrat bütünleşmeyi sağlamak oldu. SODEP ve Halkçı Parti birleşmesinin de, Bülent ECEVİT ile birleşme isteğinin de amacı buydu. Ancak yirmi yıl böyle bir amacı gerçekleştirmeye yetmedi, daha kaç yıl bu özlemin sürdürülebileceği de belli değil.
SODEP ile Halkçı Parti birleşip SHP’nin oluşması, Bülent ECEVİT ve eşinin bu birliktelikten ısrarla uzak durmalarına rağmen toplumsal umutların gelişmesinde önemli etken olmuştu. Bu heyecan 1987 Milletvekili Genel Seçimi sonunda ana muhalefeti, 1989 da yerel yönetimlerde iktidarı getirmişti.
Ancak bu başarılar parti içi sıkıntılarla gölgelendi ve 1989 başarısı hızlı bir çöküşün de başlangıcı oldu.
12 Eylül yönetiminin tüm üyelerle önseçim yapılması temeline oturttuğu siyasi parti örgütlenmesi diğer partilerden daha farklı olarak SHP de sorunlu bir üye tabanı ve örgüt oluşmasına yol açmıştı. Etnik ve mezhepsel anlayışla üye yazımına olanak tanınınca partinin tüm geleceği böyle bir tabanın tercihlerine bırakıldı.
Delege ile önseçim sisteminin “delege ağalığı” düzeni yarattığı ve maddi çıkar karşılığında milletvekili seçilebildiği endişesini çok önemseyen 12 Eylül yönetimi tüm üyelerin katılacağı bir önseçim sistemini esas aldı. Ekonomik koşulları, halkın eğitim ve kültür düzeyini, iç göçün yarattığı sorunları düşünmeden alınan bu karara bir de üyeliğin kayda değer bir ön koşulunun olmaması da eklenince ortaya çıkan olumsuzlukların etkisini hala yaşıyoruz.
Sınıf bilinci gelişmeden, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin siyasi partilerle ilişkileri düzenlenmeden “serbest üye yazımı” anlamına gelen böyle bir düzenleme siyasi parti yönetimlerinin gelişigüzel üye yazmaları sonucunu doğurdu. Üye kaydedebilecek konumda ve etkinlikte olanların kimi kendi mezhebindekileri, kimi hemşerilerini üye yazmış, bir başkası etnik farklılık gözetmiştir. Daha bu aşamada partilerin gelecekte içine düşecekleri sıkıntılar belirginleşmişti. Özellikle büyük şehirlerde partilerin üye yapısı temsil ile bağdaşmayan bir içeriğe ulaşmıştı, bu üyelerin seçtiği yerel parti yöneticileri ve adaylar da genelde yöre halkının ve seçmenin benimseyemediği kimseler oldu.
İşte en çok SHP’de yaşanan bu üye sorunu partinin “Kürt partisi” ve “Alevi partisi” olarak nitelenmesine yol açmıştır. Bu tabloya seçmen cevabını bazı sandıklarda, üye sayısından az oy ile belli etmiştir. Partideki bu ayrışma tohumları “Baykal Hizbi”nin yarattığı uygun ortamda hızla gelişmiş ve süreklilik özelliği kazanan kurultaylarla da sonuca ulaşılmıştır.
SHP’nin bu görüntüsü DSP ile birleşme olasılığını tümüyle ortadan kaldırdı.
Bütün bu olumsuzluklara karşın 1991 seçimleri sonrasında iktidar ortağı olmayı başaran SHP, bu olanağı temel özlemi olan CHP’nin yeniden açılmasını gerçekleştirmede kullanmıştır. AP’nin açılması gibi bir sorunu olmayan DEMİREL ve DYP, sırf Erdal İnönü istiyor diye böyle bir yasa çıkarılmasını desteklemiş ve kendileri açısından en akılcısını yaparak AP’nin DYP’de devam ettiğini açıklamışlardır.
SHP ise CHP’nin yeni bir bölünme unsuru olarak içinden çıkmasını engelleyememiştir.
Erdal İNÖNÜ de böyle bir sonucu istemediğini anılarında şöyle dile getiriyor: “İtiraf ederim ki, CHP’nin eski yönetiminin bu fırsatı makul bir şekilde değerlendireceğini, adının yasaklanmış olduğu dönemde CHP’yi yaşatmış başlıca kuruluşun SHP olduğunu kabul ederek CHP adının SHP’de devam etmesini önereceğini ummuştum. Ama olay böyle gelişmedi.”(Cilt:1 s:303)
Fakat bu sonucun gerçekleşmemesi için elden gelen gayret gösterildi mi?
Benim bu soruya yanıtım olumsuz.
CHP’nin açılışı, “Baykal Hizbi” tarafından Baykal’ın genel başkanlık hobisini tatmin etme olanağı, SHP yönetimi tarafından da Baykal ve arkadaşlarından kurtulma olanağı olarak görüldü.
Beni böyle bir yoruma ulaştıran olaylar şöyle gelişti:
SODEP döneminde herhangi bir şekilde gündemde olmayan CHP’nin yeniden açılması özlemi benim de milletvekili olduğum TBMM’nin 18. Döneminde SHP’lilerin en önemli konularından biri olmuştu. Daha henüz parti içi sıkıntılar ortaya çıkmamışken, bir seçim başarısızlığı söz konusu değilken, bir kısım milletvekili arkadaşımız 12 Eylül’ün temelli kapattığı siyasi partilerin açılması için yasa teklifi hazırladılar. İlk imzayı da Erdal İnönü’ye attırıp imzaya açtılar. 44 milletvekili imzaladı. Ben imzalamadım.
Neden imzalamadınız?
Genel Başkana ve arkadaşlara bu karşı çıkışımı anlatırken CHP’nin açılmasından sonra nasıl bir politika izleneceğinin belirlenmesi gerektiğini ısrarla söyledim. Bence, SHP kapatılmamalı CHP, SHP’de devam etmeli idi. Böyle bir sonucun önündeki hukuki ve siyasi engelleri nasıl aşacağımızı belirlemeden yasa çıkarmanın uygun olmadığına inanıyordum. Ancak genel eğilim; “yasa çıksın sonra gereğini yaparız” şeklinde idi. ANAP destek olmayınca sonuç alınamadı. Zaten yasa teklifine, Siyasi Partilerin Feshine Dair 2533 Sayılı Yasa’nın yürürlükten kaldırıldığına ilişkin bir madde konmadığı için Anayasa Komisyonu teklifi reddetti. 464 sıra sayısı ile TBMM gündemine giren teklif 18. Dönemde görüşülemeden kadük oldu.
Bu konudaki ısrar ve çalışmalar devam etmedi mi?
1991 sonrası iktidar ortağı olunca CHP’nin açılması özlemi tekrar dile getirildi, Demirel ikna edildi ve yasa çıktı, 12 Eylül’ün kapattığı siyasi partiler açıldı. Bunu kendisi için sorun haline getiren, böylelikle bitişini de hazırlayan sadece SHP oldu. Ne yazık ki SHP’nin bitmesi de bir işe yaramadı, sonunda CHP de parlamento dışında kaldı.
Neden?
Bu sonucun temel nedeni, SHP’nin 1989 sonrasında yaşadığı iç sorunlarla ortaya çıkan sevgisizlikten başka bir şey değildir. BAYKAL ekibi, CHP’yi ele geçirirlerse çok başarılı olacaklarını, İNÖNÜ ekibi de Baykalcılar CHP’yi alıp giderse hem BAYKAL’dan kurtulacaklarını hem de iç huzura kavuşacaklarını sandılar.
Hiçbiri olmadı. İki taraf da SHP’nin sosyal demokrat bütünleşmenin simgesi olduğunu ve temel hedefin de CHP’yi açmak ve CHP’ye dönüşmek olduğunu unutmuştu. İnönü tarafı da Baykal tarafı da CHP’nin bir bölünme unsuru olarak açılmasını içlerine sindirebildiler. Sonra da kamuoyu önünde uzunca bir süre tartışıp, kurultaylarda kavgalar edip, milletvekilleri parti değiştirip, SHP’yi kapatarak CHP ile birleştiler. Bütünü önce parçaladılar, sonra yapıştırdılar. Ne kadar iyi yapıştırılsa da iz kalacağını unuttular.
Yeniden açılmaya olanak tanıyan yasanın kurultayın toplanmasına yardımcı olma görevi verdiği CHP’nin son Genel Yönetim Kurulu üyeleri de bu “teknik” görevlerini kendi kendilerine “politik” boyuta aktardılar ve “coşku dozunu fazla” kaçırınca kaçınılmaz olumsuz sonucu göremediler.(Tekin İleri Dikmen’le Enine Boyuna…(1), Cumhuriyet 13.8.1992)
Bu konudaki çekincelerinizi dile getirmediniz mi?
Koalisyon döneminde CHP’nin tekrar açılması gündeme geldiğinde Başbakan Başdanışmanı idim. Görüşlerimi Erdal İNÖNÜ’ye sundum. Milletvekili iken ileri sürdüğüm görüşleri tekrarlıyordum; Bence SHP’nin ne olacağını belirlemeden CHP açılmamalı idi. Ancak başını Onur KUMBARACIBAŞI’nın çektiği bir kısım bakan ve milletvekilinin görüşlerinin etkisinde kalındığı anlaşılıyordu. Eğer CHP’nin son yönetimi SHP’nin CHP adını almasına olanak sağlamazsa BAYKAL’ın CHP’yi alıp gitmesinin bir sakıncası yoktu. Bir kısım arkadaşımız bu sorunda da önce koltuklarını düşünüyordu ve İNÖNÜ CHP’nin açılışında tavır koymayacaktı.
CHP’nin kapatılmadan önceki son genel başkanı Bülent ECEVİT’in bu konudaki tavrı neydi?
CHP’nin açılmasını ECEVİT’in de istemediği daha başından belli idi. CHP’nin son yöneticilerinin kendisini ziyaretinde ECEVİT; “Kapatılan partilerin yeniden açılması, geçen uzun zaman nedeniyle tüpten sıkılan macunun tüpe geri çekilmesi kadar zorlaştı.” yanıtı ile asıl görüşünü belirtiyor ve SHP’nin CHP ismini almasına ise kesinlikle karşı çıkıyordu. Bu görüşmeden sonra 25 Nisan1992 tarihli gazetelerde Ecevit’in; “SHP buna niçin gerek duydu. Çünkü SHP kendinden umudunu kesti. Kendi başına ayakta duramayacak hale geldiğini gördü. Bir hukuk ihlalini gidermek için veya CHP’yi kurtarmak için değil, SHP’yi kurtarmak için girişimde bulundu. Bazı kesimler bu olaya sosyal demokrasiyi SHP’den kurtarma hareketi olarak bakabilirler, SHP içindeki bazı kesimler de, SHP’yi Sayın İnönü’den kurtarmak için bir vesile olarak kullanmak istiyorlar. Bu arkadaşlarımın girişimi SHP’nin girişiminden olumludur. Bu sorunun SHP ile bağlantılı olarak ele alınmasını kabul edemem. Sorun SHP’den soyutlanarak ele alınmadıkça sağlıklı bir çözüm bulunamaz. SHP kesinlikle CHP’nin mirasçısı olamaz.” dediği yazılıyordu. Daha işin başında ECEVİT’in bu yaklaşımı CHP’nin açılmasının istenilen bütünleşmeyi sağlayamayacağını gösteriyordu. Bu sözler bir başka şeyi de gösteriyordu; ECEVİT, siyasi mücadelede Erdal İNÖNÜ ve SHP’yi önde gelen hedefleri arasına almıştı.
Kamuoyu bu tartışmaları nasıl değerlendiriyordu?
Bu arada CHP’nin açılması ile ilgili tartışmalar KARAYALÇIN’ın SHP ya da CHP’ye genel başkanlığının gündeme getirileceği uygun bir ortam olarak değerlendiriliyor, köşe yazılarında bu konu dile getirilmeye başlanıyordu. 29 Nisan 1992 tarihinde Hürriyet’teki köşesinde Ertuğrul ÖZKÖK; “Bir yandan solun çağdaş gelişmelere ayak uydurması, yeni politikalar üretmesi ihtiyacından söz ediliyor. Bir yandan da sosyal demokrasiyi yeniden umut haline getirecek birleşmeyi, 12 Eylül’de kapatılmış eski bir partinin sağlamasına umut bağlanıyor. Bu çelişki nasıl çözülecek? Öyle sanıyorum ki, solun en önemli sorunu budur ve bu çelişkinin çözümü, solda yeni bir siyasetçiyi genel başkanlığa götürecek gerçek platform haline dönüşebilir. Ve kabul edelim ki, bu prototipe en yakın siyasi portreye de KARAYALÇIN sahiptir.” şeklinde yazarak KARAYALÇIN’ı ve sosyal demokratları Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığından edecek ve SHP’yi de KARAYALÇIN’a kapattıracak süreci başlatıyordu.
Oysa İNÖNÜ, 30 Haziran 1992 tarihli SHP Meclis grubu konuşmasında, CHP’nin SHP’ye katılması gerektiğini en açık şekli ile belirtiyordu: “Bugün SHP’nin bulunduğu yeri zayıflatmanın hiçbir şekilde doğru olmadığına inanıyorum. İdealimiz olan CHP gibi büyük partinin hala yaşadığını göstermek, ama oraya giderken SHP’yi daha güçlendirerek gitmek. Bugün sosyal demokratların başlıca varlığını partimiz temsil ediyor… Hadi hep beraber gidelim CHP’ye, orada daha iyisini yapalım. Buraya kadar gelmiş olduğumuz noktayı sıfıra indireceğiz, sonra yeni baştan yapacağız. Neye dayanarak? Yine kendimize dayanarak. Kendimize dayanarak bu noktaya gelmişiz; o halde yapmamız gereken şey, yine partimizi güçlendirmek, bu arada CHP’nin de yeni durumda ileri gitmesini sağlamak. Bu nasıl olacak? Gayet basit şekilde. CHP Kurultayı’nın SHP’ye katılma kararını almasıyla.” Bunlar söyleniyordu ama ortaya bir tavır da konmuyordu.
İNÖNÜ’nün grup konuşmasına aynı gün Erol TUNCER yanıt verdi. Olaya ne kadar farklı yerlerden bakıldığı bu yanıttan açıkça belli oluyordu. Erol TUNCER, 1 Temmuz 1992 tarihli gazetelerde yer alan bu demecinde; “Sayın İnönü’nün birleşmeye yönelik sözleri hedefimiz açısından olumlu bir yaklaşımdır. Ancak SHP’nin sayın yöneticileri ile şimdilik birleşmenin yöntemi konusunda düşünce ayrılığı bulunduğu gözüküyor.” diyordu. Yani, 12 Eylül 1980 de kapatılmış, tüzel kişiliği kalmamış, üyelerinin çok büyük bölümü SHP’de toplanmış, son kurultay delegelerinin %80’i SHP üyesi sıfatı taşıyan CHP’nin son yöneticileri, sadece manevi varlığı kalmış olan CHP’yi yaşayan bir varlık olarak görüyor ve CHP ile birleşme isteyebiliyorlardı. Bu anlayış daha başlangıçta üçe bölünmenin kabulü idi. CHP’nin son yöneticilerinden Hayri ÖNER, Coşkun KARAGÖZOĞLU, Nebil OKTAY ve Mehmet SÖNMEZ de 2 Temmuz 1992 tarihli Cumhuriyet’teki demeçlerinde Erol Tuncer ile aynı şeyleri söylüyorlardı; “Eğer SHP’ye katılacaksa açılmasının ne gereği var?” Aynı gün Necdet CALP ise “CHP kurulursa solda üç parti olur.” kaygısını dile getiriyordu.
ECEVİT ise İNÖNÜ’nün bu önerisini, “İNÖNÜ, CHP’yi daha doğmadan öldürüp mirasına konacak.” şeklinde yanıtlıyordu. (ECEVİT daha sonra aynı öneriyi 22 Ağustos 1992 tarihli basın toplantısında DSP açısından yaptı ve CHP’nin DSP’ye katılmasını, birleşmeden sonra DSP’nin adının CHP olmasını, parti ambleminin hem altı ok hem de beyaz güvercin olarak düzenlenmesini ve bu oluşumun SHP’ye kapatılmasını önerdi.) (Cumhuriyet, 23 Ağustos 1992)
İsmail CEM de Ahmet Taner KIŞLALI’nın sorularını SHP içindeki “Yeni Sol”un temsilcisi olarak yanıtlıyor ve İnönü’nün görüşüne katılmadığını belirterek, “CHP Kurultayı devam kararı almalıdır. Başkaları ile bütünleşecek mi, yoluna ayrı mı yürüyecek, kendi özgür tercihini zaman içerisinde yapmalıdır. Hangisinin hangisine katılması gerektiği tartışmasını anlamsız bulmaktayım.” diyordu. (Cumhuriyet 13.7.1992) Zaman, kimin kime katıldığını gösterdi!!!
Erdal İNÖNÜ, CHP’nin son yöneticilerine 13 Temmuz 1992 tarihli görüşmede: “Bence asıl olan birleşmekten çok dağılmamaktır. Birleştirme sizin görevinizdir. Ben SHP’nin genel başkanıyım. Birleşme sözünü fazla kullanamam. Görevim, iktidarda olan partimi güçlü ve hükümet protokolünü yerine getirme doğrultusunda ayakta tutmaktır. Sizinle neleri yapacağımıza, neleri yapamayacağımıza karar vermemiz gerekir.” diyordu. (Hürriyet 14.7.1992) Bu görüşmede İnönü’nün ayrıca; “CHP, 12 Eylül’den sonra kapatıldığında, partiyi yaşatmak için ortaya çıkan arkadaşlar çok iyi niyetliydiler. Hem cesaretliydiler hem özveriliydiler; yani o günün koşullarında partiyi yaşatmak istediler, iyi niyetliydiler. Sizi kastetmiyorum ama şimdi ortaya çıkan bazı arkadaşların, bu hareketi ülke yararına yönlendireceklerinden kaygı duyuyorum! Bu işe karışarak onların işini kolaylaştıramam.” dediğini Ağustos ayı sonunda Macun Köydeki İller Bankası Tesislerinde, Mustafa EKMEKÇİ ile yediğimiz akşam yemeğinde Fikret ÜNLÜ, İNÖNÜ’ye hatırlatmış ve Ekmekçi de Cumhuriyet’te yazmıştı.(1, 3, 6, 8 Eylül 1992)
Ben, İnönü’nün açıklamalarına rağmen SHP yönetimindeki tavırsızlığı yanlış buluyordum. Eğer bu yasa çıkacaksa sadece İnönü ve SHP istediği için çıkacaktı. Demirel, İnönü’yü kıramadığı için “evet” diyordu. Bu nedenle sonuçta zarar görmeyeceğimiz bir stratejinin uygulanması gerektiğini söyledim. Durup dururken, yeni CHP grup kursun diye 20-25 SHP milletvekilinin istifası ile bitecek bir süreci başlatmanın bir anlamı yoktu. Oysa aynı günlerde, Genel Sekreter Cevdet SELVİ, Tuncay ÖZKAN’a; “CHP açılır isteyen gider, paniğe gerek yok. Demokrasi ve örgütlenme özgürlüğünü savunan biziz.” diyordu. (Cumhuriyet 23 Temmuz 1992) Aynı anlayış Fikri SAĞLAR ve Abdülkadir ATEŞ için de geçerli idi. Onlar da Yavuz DONAT’a; “CHP kurulur. Biraz gider, sonra SHP’ye gelirler.” yorumun yapıyorlardı. (Milliyet 24 Temmuz 1992)
Bir süre sonra bu görüşleri İNÖNÜ de tekrarladı ve Malatya’da, “Milletvekilleri kendi partilerini beğenmiyorlarsa oraya geçebilirler.” dedi. (Cumhuriyet 30 Temmuz 1992) (Gitmeye hazırlananlar da yanıt vermekte gecikmedi. İstemihan TALAY; “Taban (Açın CHP’yi ve bir an önce orada toplanın) mesajını veriyor. Bu mesaja duyarsız kalamayız. Şu anda SHP’li olmakla birlikte CHP açıldıktan sonra bir değerlendirme yapmamız gerekiyor.” Sabah, 12 Ağustos 1992)
İNÖNÜ, 3 Ağustos 1992 tarihinde Ankara’da toplanan SHP il başkanlarına da “CHP’nin son Genel Yönetim Kurulu’nun CHP adını almasıyla bir şey çıkmaz, bir partinin tabanı olacak, destekleyen belirli bir kitlesi olacak, milletin içinde olacak, o da biziz.” diyordu.
Oysa, öncelikle yapılması gereken, Erdal İNÖNÜ ve SHP’nin işin sahibi olduğunu kamuoyuna bildirmek olmalı idi. Bu yasanın SHP istediği için çıktığını anlatmak ve yeni bir bölünmeye yol açmadan, koalisyonu bozmadan nasıl bir takvimle CHP adının SHP’de devam edeceğini kamuoyuna sunmak gerekiyordu. Bunun için Erdal İNÖNÜ’ye bir basın toplantısı yapmasını ve şöyle bir değerlendirmede bulunmasını daha mayıs ayı başında önermiştim:
“Sosyal demokratları birleştirmek ve iktidar yapmak, CHP’yi de açmak benim siyasetteki hedeflerimdir. Bugün CHP’nin açılması aşamasına geldik. Bir hedefimizi daha gerçekleştiriyoruz. CHP, ATATÜRK’ün partisidir, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran partidir. İsmini yaşatmak, kendisini çağdaş bir yapıya kavuşturmak görevimizdir. CHP’nin açılması yeni sorunlar, yeni bölünmeler yaratmamalıdır. Bugün iktidar ortağıyız, Hükümete zarar vermeden ülkede boşluk yaratmadan CHP’yi açmalıyız. CHP’yi açarken de 12 Eylül öncesinin eksikleri ile açamayız ve CHP adı SHP de devam ederken SHP’nin yaşadığı, hepimizi üzen iç sıkıntıları CHP’ye taşıyamayız. Benim önerim, hep birlikte coşku ile CHP Kurultayını yapalım. İddiası olan bütün arkadaşlar bir adım geride duralım. CHP’yi 2000’li yıllara göre düzenleyip örgütleyecek genç bir yönetime, geçici olduğunu bilen bir yönetime teslim edelim. Dışarıdan bütün gücümüzle destekleyelim. Onlar CHP yi bugüne, 21. yüzyıla, ilk genel seçime taşısın biz de Hükümeti sürdürelim. İlk genel seçimde CHP’den aday olalım, SHP’yi kapatıp seçime sokmayalım ve seçimden sonra yeniden CHP kurultayını yaparak CHP’nin yeni yönetimini belirleyelim. Ben ilk genel seçimde CHP’den milletvekili adayı olacağımı şimdiden ilan ediyorum.”
İNÖNÜ bu düşüncemi dikkatle dinledi ve bunun gerçekleştirilmesi gerektiğini söyledi. Ancak sonuçta BAYKAL’dan kurtulma kaygısı ağır bastı. Bu önerim 9 Mayıs 1992 tarihli Milliyet’te Derya SAZAK’ın köşesinde “İyi niyetli beklentiler üzerine kurulmuş” bir model olarak nitelendi. Böyle bir geçici yönetim modelini “Son Genel yönetim Kurulu’nun sayı eksikliği tamamlanarak, açılış toplantısından sonraki kurultaya kadar kurucu heyet gibi çalışması” şeklinde ECEVİT de öneriyordu.
Bu önerimi TRT’de karşılaştığımız Erol TUNCER’e de anlatmaya çalıştım ancak CHP’nin yeniden açılışının ve genel başkanlığa adaylığının heyecanı içinde ciddiye almadı. Ayrıca, Erol TUNCER’in Cevdet Selvi ile bir görüşmesinde söyledikleri başlangıçta nasıl bir anlayışla yola çıktıklarını gösteriyordu. 12 Ağustos1992 tarihli Hürriyet’te bu konudaki haber aynen şöyle: “Cevdet SELVİ, CHP Genel Sekreter Yardımcısı Erol TUNCER’e hitaben, “SHP’den, “Sizin partiniz” diye bahsediyorsunuz. Siz SHP’nin üyesisiniz. Ne zaman partinizden istifa ettiniz?” diye sordu. Bu sözleri, “Madem öyle, istifa etseydiniz” şeklinde algılayan TUNCER ise “Biz, bu işe başladığımız 21 Mart’ta istifa etmeyi düşündük. Ancak bu, elçileri geri çekip savaş ilan etmek olurdu. Bütünleşmeye zarar vermemek için, bugüne kadar bekledik” karşılığını verdi.” Erol TUNCER, 21 Ağustos 1992 tarihinde Adana bölge toplantısında, eldeki yapının üçe bölünmesinden kaygı duymadıklarını ortaya koyuyordu: “Gördük ki 12 yıl sonra bile sembol, ilke ve örgütlü güç olarak CHP dimdik ayaktadır. CHP’nin bıraktığı boşluk yine CHP ile doldurulabilecektir. Bu gidişle tek başına iktidar olmak, koalisyon hükümetlerinin küçük ortağı olmak bile zordur. Bütünleşmekten başka çare yoktur. Bu boynu büküklüğe daha fazla tahammül etmemek, katlanmamak için tek çare CHP çatısı altında birleşmektir. Bunun için sadece CHP yönetimini değil, SHP ve DSP’lileri, bu partilerde görev yapan herkesi göreve çağırıyorum. Bütünleşme için özveride bulununuz. Aklımız, duygularımızın bir adım önünde olduğu sürece bu sorunu çözeceğiz.” (Cumhuriyet, 22 Ağustos 1992)
Yani CHP üçüncü bir unsur olarak ortaya çıkacaktır. Önce bölelim, sonra birleştiririz!
CHP Kurultayına birkaç gün kala Erol TUNCER genel başkan adayı olduğunu açıklayacaktı!
Bu süreçle ilgili nihai tahliliniz nedir?
Bu sonuç şunu gösteriyordu; siyasetçilerimiz yanlışta ısrar edip, yanlış olduğunu bildikleri bir sonucun gerçekleşmesine katkı koyabilirler. CHP’nin bir bölünme unsuru olarak açılmasının yanlışlığını herkes söylemiş fakat yanlış sonuç elbirliği ile gerçekleştirilmiştir. İçinden CHP’yi çıkaran SHP ve SHP’nin içinden çıkan CHP 1994 yerel seçimine girdiler ve birbirleri ile dövüşerek sosyal demokrat yerel yönetimlerin sandıktan çıkmasını engellediler. Bütün siyasetçilerimiz böyle bir sonucu gayet açıklıkla öngördükleri halde yanlışta ısrar ettiler. Kimse CHP’nin tek çatı olmasını sağlayacak etkinlik ve gayreti göstermedi.
CHP’nin son yönetimi BAYKAL’daki sönmeyen genel başkan olma ateşini hesaba katmadı, CHP’nin kendilerine kalacağını sandı.
BAYKAL, CHP adının kendisini kurtarmaya yetmeyeceğini görmedi.
İNÖNÜ, BAYKAL’ın alıp götürdüğü CHP’nin ne kadar önemsenmese de bir bölünme yaratacağını ve SHP’nin bu bölünmeyi aşacak güçte olmadığını umursamadı.
Bu toz duman devam ederken gerçekçi teşhisi Hikmet ÇETİNKAYA 4 Eylül 1992 de Cumhuriyet’teki köşesinde yapıyordu:
“Şimdi sosyal demokratlara sesleniyoruz:
“Gelin, solda tek parti olun. Koltuk kavgasını, CHP’nin mirası üzerindeki oyunu bitirin.”
Yapabilirler mi?
Hiç sanmıyoruz. Çünkü hırs, öfke ve kin egemen, sevgi yerine. Kişisel çıkarlar başta geliyor. Koltuk sevdası ağır basıyor.”
Bir gerçekçi yorumu da 6 Eylül 1992 tarihli köşesinde, Milliyet’te Metin TOKER yapıyordu:
“Eğer SODEP veya SHP kurulurken CHP adı yasaklı bulunmasaydı, İnönü ve arkadaşları partilerine hangi adı koyacaklardı? Elbette ki, CHP’yi. Zaten böyle olduğu için, SHP aslında CHP anlamına geldiği için ağır top-hafif top, dünya kadar CHP’li SHP’de toplanmışlar, siyaset hayatlarını orada sürdürmüşlerdir. Yasağından kurtarılmış CHP’nin ilk toplantısına delege diye katılacakların çok büyük ekseriyeti gibi..
Bunların SHP tarafından gereği gibi kucaklanmadığı çok kaba bir yutturmacadır. Bütün sandalyeler onlara açık tutulmuştur. Milletvekili olmuşlardır. Parti Meclisi Yönetim Kurulu üyesi olmuşlardır. Genel Sekreter, Genel Sekreter Yardımcısı olmuşlardır. Ama başka bir seferinde oy toplayamamışlar, milletvekili seçilememişlerdir. Genel Sekreterlikten ayrılıp Genel Başkanlığa aday olmuşlardır. Kurultayda çoğunluk kazanamamışlardır. İsim söylemek beyhude o kadar çoklar ki..
Bu mu, gereği gibi kucaklanmamak?
Gerçek şudur ki bir başarısızlıkları varsa, kabahat veya kusur partilerinin adında değil, kendilerindedir. Bu, bir yanıp bir sönenler, bir o yanda bir bu yanda görülenler için büsbütün doğrudur. Post umudu varken İnönü’nün arkasında, yokken Baykal’ın arkasında yer alanlar, gömlek gibi kolay saf değiştirenler acaba kimi inandırabilir, kimi kandırabilirler?”
1993 yılı Türkiye’yi suikast, katliam ve skandallarla sarsan bir yıl olmuştu. Bu yıl Uğur MUMCU’ya suikast düzenlenmiş, Sivas’ta Madımak Oteli’nde 37 can katledilmiş ve İSKİ skaldalı patlamıştı. Bu süreçte neler yaşadınız, sizin bu süreçte rolünüz ve tavrınız neydi?
24 Ocak 1993 Pazar günü saat 14 sıralarında Tuncay ÖZKAN’ın telefonu ile Uğur MUMCU’nun öldürüldüğünü öğrendim. Hemen Pembe Köşk Apartmanlarındaki evinden Genel Başkanı aradım. Telefona Sevinç İNÖNÜ çıktı. İlk tepkisi uzun bir çığlık oldu. İNÖNÜ’ye Tuncay’dan öğrendiklerimi aktardım. Makam otomobilini istedi. Olay yerinde buluştuk. DEMİREL geldi.
“Sivas Katliamı” sırasında yurt dışında, Washington D.C.’de olduğum için ancak Tuncay Özkan’ın otelime çektiği faks mesajı ile bilgim oldu, ayrıntıları ancak döndüğümde öğrenebildim.
1993 yazında Sivas’ta Madımak Otelinde 37 kişinin ölümü ile sonuçlan olayların sorumluluğunun büyük ölçüde SHP ve İNÖNÜ’de görülmesinin yarattığı sıkıntılar aşılmadan kamuoyunda “İSKİ SKANDALI” olarak isimlendirilen, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresinde yaşanan yolsuzluk olayı ile karşılaşınca SHP ve İNÖNÜ ağır bir darbe daha aldı. Bu skandal karşısında takınılan bence yanlış tavır da olayın partiye maliyetini arttırdı.
Skandal basına önce, 56 yaşındaki İSKİ Genel Müdürü Ergun GÖKNEL’in 27 yaşındaki Feray KARVER ile nişanlanması ve bunun için eski eşine boşanma karşılığında verdikleri şeklinde yansıdı. Kamuoyunda Ergun GÖKNEL’in 21 yıllık eşi Nurdan ERBUĞ’a aldıklarına ilişkin karşın konuşuluyordu.
Bu servetin nasıl edinildiği araştırılırken iş SHP’ye kadar geldi dayandı. İSKİ’de müteahhitlerden toplanılan paranın önemli bölümünün SHP’ye aktarıldığı ve bu paraların genel merkez binası alımında kullanıldığı iddia ediliyordu.
Erdal İNÖNÜ’nün Genel Başkanlıktan ayrılacağını açıkladığı günlerde ortaya çıkan bu skandal ve iddialar karşısında ne yazık ki kamuoyunu tatmin edecek bir tavır sergilenemedi. İnönü olayı akışına bıraktı, soruşturma açtırmakla yetindi. Murat KARAYALÇIN, önce İSKİ’nin 10 yıllık hesaplarının incelenmesini istedi. Bir kuruluştan bir kez 50 milyon lira bağış alınabileceği kuralına aykırı davranıldığı ortaya çıkınca Anayasa Mahkemesi kararını beklemeden 1 milyar 235 milyon lirayı Hazine’ye verdi.
Ergun GÖKNEL hakkında açılan dava sona erdi ve 8 yıl 4 ay ağır hapis cezasına mahkum oldu.
İktidar ortağı SHP ve Başbakan Yardımcısı Erdal İNÖNÜ 1993 yılının daha yedi ayı dolmadan üç önemli olayla karşılaşmıştı; Uğur MUMCU’nun öldürülmesi, Sivas Katliamı ve İSKİ Skandalı. 1991 seçiminde alınan sonuç, HEP ile yapılan seçim işbirliğine seçmenin tepkisi, HEP kökenli milletvekillerinin yemin töreninde ve sonrasında yaptıkları ve iktidar ortağı olmanın genel yıpratıcılığı olumsuz etkilerini zaten yeterince yapmışken 1993’ün bu çok önemli üç olayı SHP ve İnönü’yü daha da sarstı.
Ankara Necati Bey Caddesi’nde kiralık genel merkez binasına sığmayan SHP bir süredir satın almak üzere uygun bina arıyordu. Sonunda Cinnah Caddesi Willy Brand sokakta Ankara Büyük Şehir Belediyesine ait tamamlanmamış bina uygun görüldü. Binanın satın alınması, tamamlanması ve döşenmesi için para gerekiyordu. Parti yönetimi kampanya başlattı. En önemli katkıyı İstanbul İl Örgütü’nün sağladığı hep biliniyordu. İSKİ ile iş yapan müteahhitler bağış yapmışlardı.
Olay basının manşetlerinde ve televizyon kanallarının da haber bültenlerinin ilk sırasında idi. Kamuoyu SHP ve İnönü’den bir tepki bekliyordu. Sadece idari ve cezai soruşturmanın sonucunun beklenilmesi ve sonuçta da fazla alındığı kabul edilen paranın iadesi ile yetinildi. Halbuki istenen daha radikal bir tavırdı. Kamuoyunun gerilen yayı boşaltılmadı. Olay patlak verdiğinde benim İNÖNÜ’ye önerim; SHP Genel Merkez Yönetiminin geniş bir soruşturma açması, bu soruşturma süresince İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı Nurettin SÖZEN’in izin alması, Mehmet MOĞULTAY’ın bakanlıktan, Yüksel ÇENGEL’in de il başkanlığından istifa etmesi idi. Bu konudaki ısrarımın tanığı Özel Kalem Müdürü Uğur BÜKE’nin de bildiği gibi İnönü de bu tür bir çıkışın kamuoyunu rahatlatmak için gerekli olduğuna inanıyor fakat bu kararları adı geçenlerin kendilerinin vermelerini bekliyordu. Hatta, bu sıkıntının yaşandığı bir gün Başbakanlıkta, Özel Kalem’de Uğur BÜKE’nin odasında iken Mehmet MOĞULTAY’ın telefonla İnönü’yü aradığını telefonun İnönü’nün odasına bağlanmak üzere olduğunu öğrenince hızla İNÖNÜ’nün odasına girdim ve eğer MOĞULTAY istifa edebileceğini söylerse kabul etmesini istedim ama MOĞULTAY başka şeyler anlatıyordu. İnönü’de böyle bir isteği olduğunu belirtmedi.
12 Eylül 1993’de Karayalçın Genel Başkan olduktan sonra da İSKİ konusu kamuoyunun gündeminde idi ve hâlâ SHP’den tavır bekleniyordu. Kurultay sonrası Parti Meclisi toplanmış, Halil ÇULHAOĞLU da Genel Sekreter seçilmişti. KARAYALÇIN’ın henüz boşaltmadığı Ankara Büyük Şehir Belediye Başkanı konutunda yeni MYK’ya verdiği akşam yemeği sırasında daha önce İnönü’ye yaptığım önerileri KARAYALÇIN ve ÇULHAOĞLU’na da tekrarladım. İkisi de benimser gözüktü fakat uygulamayı karşı taraftan beklediler.
Böylelikle “İSKİ SKANDALI” konusunda da SHP kamuoyunun beklentilerine uygun yanıtı verememiş, gerilen yayı gevşetmemiş, yolsuzluk yapanları korur bir görüntü vermişti. Halbuki toplumun beklentisi yerine getirilse, soruşturma sonunda aklanan MOĞULTAY’ın tekrar bakan olarak atanması mümkündü, ÇENGEL’in de yeniden il başkanı olması sağlanırdı.
Toplumun bütün bunları unutmadığı 1995 seçiminde görüldü.
Erdal İNÖNÜ’ye çok yakındınız. İNÖNÜ’nün genel başkanlıktan ayrılmak istediğini ne zaman, nasıl öğrendiniz?
1992 Ağustos ayında bir pazar günü Ankara Hilton’un “Green House” lokantasında baş başa yediğimiz bir öğle yemeğinde İnönü’nün hükümetin sona ermesi ile birlikte genel başkanlıktan ayrılacağını söylemesinin bende yarattıklarını ve düşüncelerimi anlatmıştım.
Gelişen süreçte DEMİREL’in cumhurbaşkanlığını tercih etmesi, Tansu Çiller’in Başbakan olması, İNÖNÜ’nün ayrılışını hızlandırdı ve sonunda İnönü, 7 Haziran 1993 tarihinde, 4. Olağan Kurultay’da genel başkan adayı olmayacağını açıkladı.
Bir yıldır yanıtını bulamadığım sorun güncel olarak karşımızda idi; kim genel başkan olacaktı? Kamuoyunda ismi bilinen önde gelen SHP’lilerin hepsi kendini genel başkanlığa layık görüyordu. Oysa adı geçenler arasında tümüyle benimseyebileceğim kimse yoktu. 5 Ağustos 1993 tarihli Cumhuriyet ismi geçenleri; Murat KARAYALÇIN, Aydın Güven GÜRKAN, Fikri SAĞLAR, Onur KUMBARACIBAŞI, Yüksel ÇAKMUR ve Hikmet ÇETİN olarak sıralıyordu.
Siz kimi destekliyordunuz? Destekleme sebebiniz neydi?
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olmasının sağladığı olanakları çok iyi kullanan Murat KARAYALÇIN yaklaşık bir yıldır fırsat buldukça adının basında genel başkan adayı olarak geçmesini sağlayabiliyordu. Büyükşehir Belediye Başkanı olarak başarıları da kamuoyundaki ilgiyi arttırıyordu. Örneğin daha 29 Nisan 1992 tarihli Hürriyet’de Ertuğrul ÖZKÖK köşesinde “KARAYALÇIN PLATFORM ARIYOR.” başlığı ile KARAYALÇIN’ın solu birleştirecek lider olabileceğini yazıyordu.
Bu tabloda ben de tercihimi yapma durumundaydım.
İnönü’ye yardımcı olma temel amacı ile yürüttüğüm Başbakan Başdanışmanlığını sürdürmenin bir anlamı kalmamıştı. Tekrar aktif olarak parti yönetimine dönüp, dışarıdan ve bürokrasi cephesinden bakarak daha iyi gördüğüme inandığım eksikleri giderip partinin daha güçlü olmasına katkı koymalıydım.
Aday olarak adı geçenler arasında en fazla kamuoyu desteğine sahip olduğu görülen, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak yaptıkları ile umut veren, genç, iddialı ve hırslı KARAYALÇIN’ı desteklemem gerektiğini düşünüyordum. Konuştuğum arkadaşlarım ise örneğin Tahir KÖSE, endişelerini söylüyor ve KARAYALÇIN’ın belediye ekibinden kurtulamayacağından kaygı duyuyordu. Trakya’da haberleştiğim partililer ise basındaki desteği görerek KARAYALÇIN’dan yana tavır koymam gerektiğini belirtiyorlardı.
Diğer adaylar karşısında desteklenmesi gerekenin KARAYALÇIN olduğuna inanmaya başlamıştım ancak ben de yıllardır kooperatifçilikte ve belediyede birlikte olduğu ve bir ölçüde yıpranmış ekibin KARAYALÇIN’ı kuşatmaya devam edeceğinden endişe ediyordum.
Bu gelişmeler sürerken beraber çalıştığımız ve İnönü’nün başbakan yardımcılığında ekonomik konularda başdanışmanlığını yürüten Hurşit GÜNEŞ istifa etmiş ve KARAYALÇIN’ı desteklediğini açıklayarak çalışmalara başlamıştı.
Endişelerimi KARAYALÇIN’la konuşmaya karar verdim ve Büyükşehir Belediyesi İmar Müdürlüğünün Kızılay’da Mersin Oteli yanındaki binasında KARAYALÇIN ile buluştuk. Baş başa görüşmemizde, belediye başkanı olarak başarılarının, toplumdaki saygınlığının yarattığı genç ve yenilikçi imajın parti açısından olumlu olduğunu ve desteklenmesi gerektiğine inandığımı ancak etrafındaki belediye kökenli ekibin yıprandığını ve bu ekibin aynı etkinlikte devamından endişe duyduğumu belirttim. KARAYALÇIN ise endişelerimin yersiz olduğunu, partinin siyasette deneyimli kadroları ile 21. yüzyıl Türkiye’sinin gereksinimlerini karşılayabilecek bir ekip oluşturacağını söyledi.
Bu arada basında KARAYALÇIN’ın Trakya’da etkin olmak için benim desteğimi almak istediği yazılıyordu.(5 Ağustos 1993, Cumhuriyet)
Bütün bu tablo en doğrusunun KARAYALÇIN’ın desteklenmesi olacağını gösteriyordu. Erdal Bey’e durumu anlatarak istifa edeceğimi ve KARAYALÇIN’ın seçim bürosunda fiilen çalışacağımı belirterek istifa için izin istedim. Çalışmalarım için teşekkür etti ve tavrımı uygun gördüğünü içeren şeyler söyledi. İNÖNÜ’nün de KARAYALÇIN’ı istediği anlaşılıyordu.
Başbakan Başdanışmanlığından istifa ettim ve KARAYALÇIN’ı desteklediğimi açıklayarak Filistin Sokak’taki seçim bürosunda çalışmaya başladım. Basın bu tavrımı hemen İnönü’nün KARAYALÇIn’ı desteklediği şeklinde yorumladı. Örneği; UBA 17 Ağustos 1993 günü “KARAYALÇIN’ın Beyin Takımı Bölgelere Dağıldı.” başlığı ile geçtiği haberinde; benim ve Hurşit GÜNEŞ’in KARAYALÇIN’ın beyin takımına aktif şekilde katıldığımızı duyuruyor ve Trakya Bölge Toplantısını düzenlemek üzere Trakya’ya gittiğimi belirtiyordu. 23 Ağustos 1993 tarihli Sabah Gazetesi’nde de fotoğraflı olarak işin başına geçtiğim ve izlenecek politikaları belirlediğim yazıldı. Gerçekten de bu kadar etkin çalışıyordum. Sürekli seçim bürosunda bulunuyor, Ankara’ya gelen il başkanları, örgüt temsilcileri, kurultay delegeleri ile görüşüyor, KARAYALÇIN’ın gezilerine katılıyor, bölge toplantılarına gidiyordum. Basın gelişmeleri benden öğrenmeye çalışıyordu. Kurultay salonu düzenlemeleri, dinleyici kartları gibi konuları bile SHP Genel Merkezi ile ben görüşüyordum. Bütün bu etkinlik içinde genel sekreter olacağım konuşulup yazılmaya başlamıştı. Aslında işin içine bu kadar girdikten sonra ben de böyle bir görev istiyordum. Fakat bütün bu koşuşturma içinde etrafımda dönenlerin farkına varamamışım. Kurultay’da feci bir hezimete uğradım. Gerçi böyle bir sonuç için beni ilk uyaran Eski Kars Milletvekili, Eski Harb İş Genel Başkanı, Tuncay ÖZKAN’ın kayınpederi Kenan DURUKAN olmuştu. KARAYALÇIN ile birlikte katıldığımız Lüleburgaz’da yapılan Trakya Bölge Toplantısından sonra geceyi Tekirdağ’da Tuna Palas Oteli’nde geçirmiştik. Ertesi sabah Tekirdağ’dan ayrılırken otobüste, Kenan DURUKAN; “Güneş, dikkat et, bu belediye ekibi seni istemiyor, bir oyuna gelmeyesin.” şeklinde uyardı. Bu kadar deneyimli ve sevgisini bildiğim bir dostun uyarısını elbet dikkate aldım ama hem ne yapacağımı bilemedim hem de benim samimiyetim karşısında kötü niyetli davranılamayacağını düşündüm. Yanılmışım. KARAYALÇIN’ın Genel Başkan olarak destek istediği listeden bir ben ve bir de Adana Milletvekili Muhammed KAYMAK seçilemedik.
Neden seçilemediniz?
Kendimden o kadar emindim ki ilk gün KARAYALÇIN Genel Başkan seçildikten sonra ikinci gün Kurultay Salonuna gitmeyip Karayalçın’ın bir türlü yapamadığı Parti Meclisi listesinde yardımcı oldum. (KARAYALÇIN, kendi seçimi gerçekleştikten sonra “herkesi kucaklamak” iddiası ile rakibi Aydın Güven GÜRKAN’dan Parti Meclisi için 18 isim istedi ve tam listenin düzenlenmesi büyük bir sorun haline geldi. Ankara İl Başkanı Yılmaz ATEŞ, İstanbul İl Başkanı Yüksel ÇENGEL, Etem CANKURTARAN, İbrahim TEZ ve Mehmet MOĞULTAY ile bu sorunu çözmeye çalıştım.) Oysa gece geç vakit liste matbaaya baskıya gönderildikten sonra salona gidebildiğimde durumun benim açımdan ne kadar kötü olduğu hemen belli oluyordu. Önce Tekirdağ delegelerinin davranışları bir çoğunun bana oy vermediğini gösteriyordu. İNÖNÜ’nün “çok yakını”, “sağ kolu”, “prensi” gibi yakıştırmalar ve başdanışmanlık görevimden partililerin çok şeyler beklemesi, aksine SHP’li bakanlarımızın (Tahir KÖSE, Mehmet MOĞULTAY ve Türkan AKYOL dışında) genelde yardımcı olmayışları Kurultay’da kendiliğinden aleyhime bir cephe oluşturmuştu. Ayrıca KARAYALÇIN’ın yanında bu kadar etkin çalışmam ve genel sekreterlik yakıştırmaları da aleyhimdeki cepheyi genişletmişti.
Kurultay Salonunda etrafımda sadece Başbakanlıkta birlikte çalıştığım genç ekip Birol ERTAN, İsmet YAZICI, Metin ŞENTÜRK, Yalın KILIÇ, Ahmet YILMAZ ve Seyfettin ile birkaç Tekirdağlı dost vardı.
Kurultay salonunda yaşadığım ve unutamadığın acı olay Süleyman SARIALİOĞLU’ndan işittiğim hakaretlerdir. Süleyman SARIALİOĞLU, Ertöz Vahit SUİÇMEZ, Karadeniz Bölgesinden bazı delegeler, Tekirdağ’dan Zafer ÖZKÖK ve daha başkalarının bulunduğu bir topluluğun içinde yüksek sesle bana; “Sen kim oluyorsun, haddini bilmez adam, vali kararnamesini sana kim yaptırdı, Rize Valisini sen nasıl görevden alırsın.” ve benzeri kelimelerle deyim yerinde ise saldırdı. KARAYALÇIN’ın önde gelen destekçilerinden ayrıca da hemşerisi SARIALİOĞLU bağırıyor etrafındakiler de onaylıyordu. Bütün çalışmalarımın tanığı olan eski milletvekili Ertöz Vahit SUİÇMEZ ise değil benden yana çıkmak, eleştirilere destek veriyordu. Şaşırmıştım. Süleyman SARIALİOĞLU yıllardır beni tanıyordu. Ben de onu tanıyordum; iyi bir partili idi, geniş bir ailesi vardı, partiye maddi katkılarda bulunurdu.
Bu saldırının nedeni Kurultay’dan önce yayınlanan Valiler Kararnamesi idi.
Başbakan Başdanışmanlığım sırasında vali kararnamelerinin hazırlanmasında İçişleri Bakanlığı Müsteşarı ile birlikte hazırlık çalışmalarını yürüttüm. İçişleri Bakanlığından Başbakanlığa birlikte çalışmak üzere geçici görevle atamalarını yaptırdığımız ve Bakanlıkta Kemal NEHROZOĞLU etrafında toplanan ekipten seçilen arkadaşlarımızla ön çalışma yapıyor, sonuçlarını İnönü’ye sunuyorduk. Bu çalışma daha sonra İçişleri Bakanlığı Müsteşarı ile yaptığımız toplantıda değerlendiriliyor ve ortaya çıkan taslak, İçişleri Bakanı’na, Başbakan Yardımcısı’na ve Başbakan’a sunuluyor, onların değerlendirmesinden sonra Bakanlar Kurulunda imzaya açılıyor ve Cumhurbaşkanı’na sunuluyordu. (Fahri ÖZTÜRK, müsteşar olarak benimle kararname üzerinde çalışırken yanında kimse olmuyordu. Daha sonra Bekir AKSOY’un müsteşarlığı dönemindeki kararname çalışmalarında dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet AĞAR da bizimle oluyordu.) Bu kadar geniş çalışma ile hazırlanan kararnamelerin faturası ise sonuçta bana çıkıyordu.
Örneğin, koalisyon hükümetinin ilk valiler kararnamesi yayınlandıktan sonra SHP Grubunda en sert tepkiyi Uluç GÜRKAN göstermiş ve atanan valileri “12 Eylül’ün Valileri” olarak nitelemişti. Oysa İçişleri Bakanlığı ile ilgili tüm çalışmalarımızda kendilerine çok güvendiğimiz arkadaşlarımıza danışıyorduk. Onlar, genelde Hasan Fehmi GÜNEŞ’in İçişleri Bakanlığı döneminde bakanlıkta öne çıkardığı ve birlikte çalıştığı bürokratlardan oluşuyordu ve başlarında da Kemal NEHROZOĞLU vardı. Bu ekipten Ahmet KARABİLGİn’in hükümetin kurulması ile birlikte geçici görevle ataması Başbakanlıkta görevlendirilmesi yapıldı. Ahmet KARABİLGİN Sivas’a vali atanınca yerine Atıl UZELGÜN geldi. Atıl UZELGÜN’ün Tunceli’ye vali atanmasından sonra ise Halil NİMETOĞLU, Karaman’a vali olarak atanana kadar bizimle çalıştı. En son Kutluay ÖKTEN ile birlikte çalıştım ve son kararnamede Iğdır Valisi olarak atandı. Kimse kararnamenin böyle bir ekiple hazırlandığını bilmiyor ve altında imzası bulunan bakanları, Başbakan Yardımcısını da görmüyordu. Sorumluluk doğrudan bana yöneltiliyordu. Süleyman Sarıalioğlu’nun kızdığı da Rize Valisi Erol Zihni GÜRSOY’un merkeze alınması idi. Bu vali, Trabzon İl Başkanı’nın akrabası idi ve Süleyman SARIALİOĞLU ile Devlet Bakanı İbrahim Tez ile yakınlığı vardı. Kararnamenin hazırlanması sırasında bu durumu öğrenmiş ve yerinde kalması gerektiğini İnönü’ye sunmuştum. Onay alınca İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Bekir AKSOY ile yaptığım görüşmelerde de bu vali korundu. Fakat kararnameyi Cumhurbaşkanı değiştirdi. Bayburt Valisi Erol UĞURLU’yu Rize’ye ve Rize Valisi’ni de merkeze alarak kararnameyi imzaladı. Bizde bu değişikliği kararname 10 Eylül 1993 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandığında öğrendik. Böylelikle Cumhurbaşkanı’nın tasarrufu benim üstüme kaldı ve bu değişikliğin hesabını Kurultay’da veremedim. Bu ayrıntıyı Kurultay Salonu’nun ortasında anlatamazdım ve ayrıca karşımdakilerin ne kadar peşin hükümlü olduğunu görünce de cevap vermedim. Süleyman SARIALİOĞLU daha sonra vefat etti. Allah rahmet eylesin.
Vali kararnameleri konusunu kapatmadan iki hususu dile getirmekte yarar var. Birincisi İçişleri Bakanlığının Milli Cephe Hükümetleri ve MSP’li koalisyonlar sonucu o yıllarda nasıl dinci ve MHP’li bir kadronun eline geçtiğini bu çalışmalar sırasında çok yakından görmemdir. İkinci olarak belirtmek istediğim de beklentisi olan ve hepsi de çok değerli bir çok bürokratı değerlendirmede daha etkin olamamanın üzüntüsünü hâlâ taşıdığımdır. Bir koalisyon hükümetinde ancak bu kadar olabildi. Özellikle ikinci kararname kaymakamlık ya da vali yardımcılığında bekleyen bir çok genç bürokratın değerlendirilebilmiş olması ile de seviniyorum. Örneğin Ali Haydar ÖNER’in Bayburt’a vali olarak atanması ile ilk kez bu kararname ile bir Alevi vali oluyordu.
Kurultayın ertesi günü (13 Eylül 1993) devir teslim yapılacaktı. Aynı gün 1993/94 Eğitim Yılı da başlıyordu. Önce eşimle birlikte oğlumu okuluna götürdük ardından Karayalçın’ın konutuna geçip kahvaltıya katıldık. KARAYALÇIN sürekli olarak benim durumuma üzüntüsünü dile getiriyordu. Daha sonra KARAYALÇIN’ın makam otosu ile Genel Merkeze geçtik ve İnönü’nün gelmesi ile devir teslim yapıldı. İnönü her zamanki espirileri ile ortamı yumuşatıyordu. Bana da “Nasıl oldu bu iş?” diye sordu.
Bu törenden Ahmet İSVAN’ın bana geçmiş olsun derken, söylediklerini aktarmak istiyorum. Ahmet İSVAN, “Bizler senin gibi davranamadığımız için kaybettin, üzülme.” derken Başbakanlıktaki odamda tanık olduğu bir olayı hatırlatıyordu.
Ahmet İSVAN’ın etkilendiği ve tavrımı desteklediğini belirttiği olay şöyle gelişmişti: Başbakanlık’taki odamda, Ahmet İSVAN’ın da bulunduğu bir sırada Ege Bölgesi ilçelerinden birinin SHP İlçe Başkanı yanında üç kişiyle birlikte geldi. İlçe Başkanı, yanındakilerden birinin ilçe sekreteri olduğunu, beyaz eşya ticareti ile uğraştığını, bu faaliyeti sırasında hakkında önemli bir miktarda vergi cezası tahakkuk ettirildiğini söyleyerek benden yardım istedi. Konuyu bana niçin getirdiklerini, yasal itiraz yolları olduğunu söyledim. Eğer siyasi baskı ile haksız olarak verilen bir ceza söz konusuysa bu konuda da ilgiler hakkında şikayette bulunmaları gerektiğini söyledim. İlçe Başkanı, siyasi bir tasarrufun söz konusu olmadığını, arkadaşının fatura düzenlemelerinde eksiklik olduğu, itirazla da cezanın kaldırılamayacağını benim nüfuzumu kullanıp dosyayı işlemden kaldırtmamı istediklerini söyledi. Böyle bir isteğin yanlış olduğunu, sosyal demokrat bir ilçe başkanına yakışmadığını söyleyerek, biraz da sertleşen bir tartışma sonunda görüşmeyi bitirdim. Bu tartışmayı Ahmet İSVAN sonuna kadar izledi ve biraz sonra o da ayrıldı. O zaman yorum yapmamıştı, yaklaşık bir yıl sonra hatırlayıp, beni destekleyen sözleri, sıkıntılı günümde moral verdi.
Dört yıl sonra 1998’de yayınladığı “Sosyal Demokratlar” isimli kitabında Fatin DAĞISTANLI, Karayalçın’ın Genel Başkan seçildiği Kurultayla ilgili şu değerlendirmeyi yapacaktı; “Siyaset acemisi KARAYALÇIN, rahat seçilmesinin heyecanıyla, en yakın rakibi Aydın Güven GÜRKAN ile ortak bir parti meclisi listesini ertesini gün kurultay delegesine sundu. Ve işte bu hareketi sonun başlangıcını ortaya koyarken, umut olan KARAYALÇIN’ın ilerleyen günlerde ortaya çıkacak sıkıntılarını da başlatmış oldu. SHP 4’üncü Olağan Kurultay’ından, her ne kadar KARAYALÇIN’ın sonunu hazırlayacakta olsa, “partiyi kucaklayıcı” bir yönetim yapısı ortaya çıkıyordu. KARAYALÇIN ve GÜRKAN’ın ortak hazırladığı listeyi Gürkancı olarak bilinen Kenan COŞAR ile Rıza YILMAZ delerken, Erdal İNÖNÜ’nün sağ kolu Güneş GÜRSELER liste dışı kaldı.”(Sayfa 244)
Listeye giremediniz. Başbakanlık Başdanışmanlığından ayrıldınız. Yani işsiz kaldınız. Bu aşamadan sonraki planınız neydi?
Kurultay sonrası 13 Eylül sabahı devir teslim töreni için Genel Merkez’e giderken, makam otosunda, KARAYALÇIN, bundan sonrasında ne yapmayı düşündüğümü sordu ve başdanışmanlığa dönebileceğimi söyledi. Teşekkür ettim, devlet memurluğuna dönmek istemediğimi, kendisi isterse özel olarak danışmanlığına devam edebileceğimi, resmi bir sıfat istemediğimi, özel sektörde bir iş bulana kadar çalışabileceğim bir oda göstermesinin yeterli olacağını söyledim. Kabul etti.
TÜBİTAK’ın Atatürk Bulvarı üzerindeki binasında kendisine ayrılan odayı bana tahsis etti ve İNÖNÜ’den KARAYALÇIN’a geçiş dönemi olarak isimlendirebileceğimiz bir dönemde birlikte çalıştık. Başbakanlık’ta oluşturduğum kadro büyük ölçüde göreve devam ediyordu sadece benim yerime ASKİ Genel Müdürü Şükrü BARUTÇU atanmıştı. Onlarla birlikte raporlar hazırlayıp sunuyordum. Görevlendirildiğim toplantılara katılıyordum. O dönemde özellikle Ortadoğu Su Sorunu üzerine yoğunlaştım ve “Su Barışı” ismini verdiğim bir projeyi geliştirdim.
Bu arada Başbakanlığın lojmanını boşaltıp Oran’da kiraladığımız eve taşındık. Bir süre sonra maddi sıkıntı baş gösterince iş aramaya başladım. Fiilen avukatlığı da içeren, özel sektör hukuk müşavirliği türünde bir iş düşünüyordum. Siyasi kimliği olanların kamuda çalışmalarının ne kadar sıkıntılı olduğunu yaşamıştım. “Arpalık” eleştirileri karşısında KİT yönetim kurulu üyeliğini de düşünmüyordum. Hoş, bunu teklif eden de yoktu ya. Özel sektörde doğrudan kapısını çalabileceğim kimseyi tanımıyordum. Başdanışmanlığım sırasında atanmalarına yardımcı olduğum İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi Cezmi KARTAY ile Eximbank Yönetim Kurulu üyesi Erol AĞAGİL’e başvurdum fakat sonuç alamadım. Cezmi KARTAY, siyasi kimliğimin özel sektörde iş bulmama engel olduğunu söyledi. Erol AĞAGİL yanıt vermedi.
O günlerde Radyo Televizyon Üst Kurulu üyeliği seçimi söz konusu idi. Kamuda görev düşünmememe rağmen Mehmet DÖNEN, Tahir KÖSE gibi arkadaşlar, diğer partilerin SHP’nin adayına oy vermelerinin kesin olmadığını, benim adaylığımın destekleneceği yolunda TBMM’inde genel bir eğilim belirdiğini söylüyorlardı. İnönü’nün ve bir kısım milletvekili arkadaşın KARAYALÇIN’a aday gösterilmemin uygun olacağını ilettiklerini biliyorum. Ancak, KARAYALÇIN’ın Aycan GİRİTLİOĞLU’nu istediği, Aydın Güven GÜRKAN’ın da Metin ŞEKERCİOĞLU’nu önerdiği konuşuluyordu ve gerçekten de bu kişiler aday gösterildi ve TBMM’de 10 Mayıs 1994 tarihinde yapılan seçimde SHP adaylarının hiçbirini seçtiremedi. DYP ve ANAP’lıların; “Güneş Gürseler’i aday gösterselerdi oy verecektik” dediklerini ve hatta bunu seçimden önce SHP yöneticilerine ilettiklerini basın yazdı.(12 Mayıs 1994 Milliyet)
Özel sektörde iş bulamayacağım anlaşılıyordu. İş bulabilsem bile benden avukatlık değil siyasi nüfuzumu kullanarak resmi dairelerde iş takip etmemin beklendiğini anladım. Bu tür iş takibini yapmak hem benim yapıma uygun değildi hem de başdanışmanlığım sırasında bunu yapanlara memurlar arasında nasıl bakıldığını yaşamıştım. Maddi sıkıntımız artıyordu, bankalardan borç almaya ve eldekileri satmaya başlamıştık. Önce Çeşme’deki yazlık kooperatifteki üyeliğimizi sattım. Ardından da annemden kalan bir apartman dairesi ile bir arsayı. Sonunda mesleğimi, serbest avukatlığı yapmaktan, Tekirdağ’a ve Tekirdağlılara sığınmaktan başka seçeneğimin olmadığını anladım ve 1994 Ağustosunda Tekirdağ’da kapalı duran yazıhanemi açarak çalışmaya başladım. Eksik olmasın hemşerilerim sahip çıktılar çalışıyorum, meslektaşlarım sahip çıkıp bir şeref daha vererek üç kez Baro Başkanı seçtiler.
Bu deneyimin bana öğrettiği; asıl olan insanın kendi mesleğidir, seçimle gelinen bütün makamlar geçicidir. Ayrıca bir şeyi daha öğrendim; TBMM’nin yanlış çalışma düzeni milletvekilliğini meslek haline getirmiştir. Milletvekili seçilince işyerini kapatan, evini barkını Ankara’ya getiren insanlar sokakta kalmamak, yeniden iş kurma sıkıntısı yaşamamak için milletvekilliğini meslek sayıp sürekli seçilme gayreti içinde oluyorlar. Oysa milletvekilliği meslek değil, hizmet olanağıdır.
Yıllarca Tekirdağ Barosu Başkanlığı yaptınız. Sizi Baro Başkanlığına götüren süreç nasıl gelişti?
Milletvekilliğim sonrasında avukatlıkta ikinci dönemime başladığımda bazı meslektaşlarımın baro başkanlığına aday olmam konusunda istek ve destek belirtmeleri üzerine 1996 yılı Ekim ayında yapılacak Tekirdağ Barosu Genel Kurulunda başkan adaylığı için çalışmalara başladım.
Üç kez seçilerek altı yıl süren baro başkanlığım bana Türkiye Barolar Birliği yönetimine girip iki dönem, sekiz yıl genel sekreter olarak görev yapma olanağını yarattı. Birlik yönetim kuruluna seçilmemi baro başkanlığındaki etkinliğim yanında ailemin Ankara’da yaşaması da kolaylaştırdı. Hemen her hafta ya da on beş günde bir Ankara’ya gidiyor ve sıkça Türkiye Barolar Birliği’ni ziyaret ediyor, milletvekilliği ve başbakan başdanışmanlığı dönemlerimden tanıştığımız başkan Özdemir ÖZOK, genel sekreter Şahin MENGÜ ve yönetim kurulunun Ankara’da bulunan diğer üyeleri ile görüşüyordum. Bu ilişkilerin sağladığı yakınlaşma ve birlik yönetim kurulunun yürüttüğü politikalara genel olarak destek olmamın sonucu Özdemir ÖZOK ve Şahin MENGÜ, 2004 yılı Ekim ayında yapılacak genel kurulda yeniden baro başkanı adayı olmamamı, delege seçilmemi, 2005 yılı Mayıs ayında Antalya Genel Kurulu’nda beni yönetim listesine alacaklarını ve genel sekreter olmamı istediklerini belirttiler. Süreç de bu şekilde işledi.
Baro başkanı seçimlerine dönersek: İlk olarak 1996 yılı Ekim ayı genel kurulunda görevdeki başkan Mehmet Nuri SAYGUN’un ve Ayşe KIRKOYUN’un adaylıkları karşısında Tekirdağ Barosu başkanlığına seçildim ve 17 Ekim 1998 tarihine kadar görev yaptım. Baro başkanlarının bir dönem görev yapmalarına ilişkin ilke kararı nedeniyle tekrar aday olmadım. Ancak bu ilke kararının yerinde ve de pek faydalı olmadığının zaman içinde anlaşılması üzerine 2000 yılında tekrar aday oldum.
Baro başkanlığındaki bu ilk dönemimde düzenlediğimiz etkinliklerde; Marmara Bölgesi Baro Başkanları “Avukatlıkta Şirketleşme” gündemli olarak Tekirdağ’da toplandılar. Ankara Barosu Başkanı Sadık ERDOĞAN ve Ankara Barosu önceki Başkanı Semih GÜNER “Avukatlık Hukuku” konulu mesleki eğitim verdiler. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Hikmet ÇETİN konferans verdi. 5 Nisan Avukatlar Günü’nde Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN konferans verdi. Avukatlar Günü nedeni ile Tekirdağ’ın Macaristan’daki kardeş şehri Sarospatak’tan hukukçular misafirimiz oldu. Büyük Atatürk’ün Söylevini TBMM’nde okuyuşunun 70 inci yılı nedeni ile Erdal İNÖNÜ ve Prof. Dr. Bedia AKARSU 28 Ekim 1997 tarihinde konferans verdiler. Bu toplantıların hepsi Tekirdağ’da gündem yaratan önemli etkinlikler oldu. Belediye Kültür Merkezi’nde Tekirdağlıların ve basının çok yoğun ilgisi ile gerçekleştirildiler. İki yılın sonunda bir teşekkür mesajı yayınlayarak sözünü ettiğim ilke kararına uyarak görevden ayrıldım.
7-8 Ekim 2000 tarihlerinde yapılan Genel Kurul’da Nevzat TEKER, Sadi ŞEN ve Bekir GÜNGÖR’ün karşısında aday olarak ikinci kez baro başkanlığına seçildim. Bu genel kurulda yazıhaneleri Çorlu’da olan 40 meslektaşım birlikte imzaladıkları önerge ile beni aday gösterdiler. Bu dönemde; 22 Kasım 2000 tarihinde Trakya barolarının katıldığı, Emniyet Müdür Yardımcısı Ünsal KEKEVİ’nin sunum yaptığı “Trafik Sorunun Çözümüne Yasal Öneriler” başlıklı toplantıyı düzenledik. 6 Nisan 2001 tarihinde Prof. Dr. Emre KONGAR, Avukatlar Günü etkinlikleri kapsamında “Küreselleşme ve Türkiye” konulu konferans verdi. 18 Şubat 2002 tarihinde Çorlu Devrim Gazetesi sahibi önceki Tekirdağ milletvekillerinden Av. Yılmaz ALPASLAN’ın Çorlu’da düzenlediği “Laik Cumhuriyet” konulu kompozisyon yarışması ödül töreninde laiklik konulu bir konferans verdim. Vali Cemalettin SEVİM ile kentin yöneticileri de kalabalık bir dinleyici ile birlikteydiler.
5-6 Ekim 2002 tarihinde yapılan Genel Kurulda tek aday olarak baro başkanlığına üçüncü kez seçildim. Bu dönemim içindeki 2003 yılı Tekirdağ Barosu’nun 45. Yılı idi. Bu kapsamda 5 Nisan Avukatlar Günü etkinlikleri kapsamında baromuzun tarihini ifade eden içerikli fotoğraf sergisi, dia gösterisi ve kompozisyon yarışması düzenledik. Tuncay Özkan insan hakları konulu bir konferans verdi.
Toplamda altı yıl süren Baro Başkanlığı dönemlerimde mesleki sorunları gündeme getirmeye ve çözümleri üzerinde görüş oluşturmaya gayret gösterdim. Bunların içinde en çok önemsediğim avukat sayısındaki hızlı artışın yarattığı sorunlara karşı bir önlem olarak Türkiye’de ilk defa Tekirdağ’da stajyer kotası uygulamasını başlatmamızdır. 9 Ekim 2004 tarihli genel kurul kararı ile her yıl için stajyer sayısını 20 ile sınırladık. Amaç ülke çapında bu konuyu gündeme getirmek böyle bir çözüm olabileceğini göstermekti. 2004 Genel Kurulu benim başkanlıkta üçüncü dönemi tamamladığım ve tekrar aday olmayacağım genel kuruldu. Stajyer kotası önerimi ancak bu genel kurul gündemine aldırabildim çünkü gerek yönetim kurulunda gerekse meslektaş kamuoyunda böyle bir kararın altyapısının oluşturulması gerekiyordu. O yıllar stajyer sayısı yılda yirmi civarındaydı. Bu sayı aşılırsa son gelen aday, bir stajyerin süresinin bitmesini bekleyecekti. Bu süre de genelde bir ay oluyordu. Yirmi sayısı sorun yaratmayacak bir sınır olduğu için belirlenmişti. Böyle de oldu bir sorun yaşanmadan baromuzun benden sonraki yönetimi bu kararı bir süre uyguladı. Fakat sayıları sürekli artan hukuk fakülteleri mezunları, stajyer adaylarının sayılarını da arttırınca bu karar uygulanmamaya başladı ve 2006 Genel Kurulu’nda uygulamadan vazgeçildi. Gerekçe de uygulamanın çalışma özgürlüğüne aykırı olduğuydu. Sonuçta mesleği korumak yerine meslektaş adayını korumak anlayışı üstün geldi. Başka mesleklerde çalışma özgürlüğüne aykırı görülmeyen kota uygulaması avukatlıkta aykırı görülmüştü. Meslek yaşamım boyunca edindiğim kanaat; hukuk eğitimi almış olan avukatların ne yazık ki ülke ortalamasının üstüne çıkıp popülist baskılara karşı çıkamadıklarıdır. “Meslektaş meslekten daha önemlidir.” genel anlayışı ne yazık ki halen geçerli.
Stajyer kotası kararının uygulanması uzun ömürlü olmasa da Tekirdağ Barosu bu kararı ile ülkemizin avukatlık tarihine geçti.
Kota uygulamasının gerekliliği konusunda ilk yazım Türkiye Barolar Birliği dergisinde yayınlandı. Ardından bir çok makalemde ve konuşmamda bu kararı ve uygulamayı örnek olarak gösterdim. Kota uygulamasının gerekli olduğunu savunanlar da hep bu kararı emsal aldılar. Ne yazık ki Türkiye Barolar Birliği genel sekreterliği yaptığım sekiz yıl içinde stajyer kotası kararını Barolar Birliği’ne de aldıramadım. Aynı popülist nedenlerle sadece barolara öneride bulunulmakla yetinildi.
Baro Başkanlığı dönemimde başlattığım ancak sonuç alamadığım bir başka mesleki sorun da kurumlara örneğin bankalara, şirketlere sürekli avukatlık hizmeti veren meslektaşlarımızın çok düşük ücretlerle çalışmaları sorunuydu. Meslektaşlarımız genelde bankaların kendilerine dayattıkları Avukatlık Yasası’na ve ücret tarifesine aykırı sözleşmeleri avukat sayısındaki hızlı artışın acımasız hale getirdiği rekabetin baskısı altında imzalıyorlardı.
Kendimce bir proje geliştirdim; bankalarla çalışan meslektaşlarımızdan Bener GENÇAY ve Serçin NALBANTOĞLU DENERİ’den ücret sözleşmelerini alarak yasaya ve ücret tarifesine aykırılıklarını saptadım. Amacım o günlerde yürürlükte olan mevzuatımızın görevli kıldığı hakem heyetinde bu sözleşmelerin iptalini dava etmekti. Hakem heyeti, Asliye Hukuk Mahkemesi yargıcı başkanlığında baro genel kurulunun seçtiği iki avukattan oluşuyordu. Asliye Hukuk Yargıcı Ekrem ESİN, avukat üyeler de Mehmet Hilmi POLAT ve Bekir Güngör’dü.
Birer dosya hazırlayarak kendilerine sundum ikna olmuş gözüktüler. Ekrem Bey, “Kurulda iki Avukat var ne derlerse ben uyarım.” diyerek tavrını açıklamıştı. İki banka aleyhine davaları Tekirdağ Barosu adına açtım. Fakat meslektaşlarımız sürpriz yaparak, “sözleşme özgürlüğü” gerekçesi ile davanın reddine karar verdiler. Amacıma ulaşamadım.
Ancak bu sorunun takibini bırakmadım. Barolar Birliği Genel Sekreteri olduktan sonra birlik yönetim kuruluna taşıdım. Sonuçta Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nde 6 Eylül 2008 tarihinde yapılan değişiklikle “Sürekli Avukatlık Hizmetlerinde Uygulanacak Esaslar” başlıklı 13. Bölüm ve bu bölümdeki dört madde yönetmeliğe eklendi. Bu değişiklik, sürekli avukatlık hizmetleri sözleşmesinin yazılı olarak düzenlenmesini ve Baro’nun onayından geçmesini düzenliyordu.
Ne yazık ki bu konuda da olumlu sonuç alamadım, barolarımız değişikliği uygulamadılar. “Önce meslektaş” anlayışı gene baskın çıktı, meslektaşlarımız bu sorunun çözülerek bir düzen getirilmesini istemediler. Bazı baro başkanları ve kurul üyeleri de bu tür avukatlığı yapıyordu, olmadı, uygulanmaya cesaret edilemeyen Yönetmelik ise hala yürürlükte, kimsenin umuru değil.
Etkin bir başkanlık dönemi yürüttüğünüze Tekirdağ Barosu avukatları ile birlikte ben de tanık oldum.
Daha önce de söylediğim gibi Adliye’de orta büyüklükte bile olmayan bir oda baroya ayrılmıştı. Duruşma beklemekten, yönetim kurulu toplantılarına misafir kabulüne kadar çok amaçlı kullanılan bu odada yemin törenleri de yapılıyordu. 1995 yazında yeniden mesleğe döndüğümde bu odada yapılan yemin törenindeki karmaşayı görünce çok üzüldüm. Yemin edecek adayın ailesi, arkadaşları, meslektaşlar üst üste ayakta. Bir yandan ailenin ikram olarak hazırlayıp getirdiği yiyecek ve içecekler ikram edilmeye çalışılıyor, bir yandan yemin edebilmek için yer açılmaya çalışılıyordu. Bu durum meslektaşlar için kanıksanmış bir durumdu ancak ilk defa “yemin töreni” beklentisi ile gelenler şaşkınlıklarını kendi aralarında fısıldıyorlardı.
Seçildikten sonra ilk işlerimden biri bu törenleri bir düzene sokmak oldu. İl Genel Meclisi Toplantı Salonu’nda tören yapılabilmesi için izin aldım. Birkaç adayın töreninin birlikte yapılmasını sağlayacak şekilde programladım. Her tören öncesi valiyi, başsavcıyı ve komisyon başkanını davet ettim. Genelde davetimize uyup törenlere katıldılar.
Daha önce söz ettim mi bilmiyorum. Bu mekânsal sıkıntı baro sekreteryası için ayrılan oda için de geçerli idi. Bütün sekreteryayı yürüten Osman İLK, bodrum katında çok küçük bir odada çalışıyordu. Bu sıkışıklığı aşmak üzere büromun bulunduğu Adalet Han’da Eymen BALKIR mirasçılarına ait bir büroyu kiraladık. Sekreteryayı taşıdık. Başkanlık ve kurul toplantıları için mekan da düzenledik. Biraz daha rahatlamıştık. Daha sonra Baro Han’a geçildi.
Mesleki sorunları, güncel konuları değerlendirmek ve dayanışmayı artırmak üzere genelde Yelken Kulübü’nde ve İlhan Restaurant’ta konulu yemekler düzenledik. Yasa değişikliklerini ve mesleki konuları değerlendiriyor, bazılarına uzman konuk da davet ediyorduk. Örneğin, avukatların sosyal güvenlik sorunlarını değerlendirdiğimiz toplantıda Bağ-Kur Genel Müdürlüğü uzmanlarından Malkara kökenli Zakir ÇELİK sunum yapmıştı. Diyanet İşleri Eski Başkanı, Devlet Eski Bakanı Lütfü DOĞAN da 30 Aralık 1997 tarihli toplantımıza katılarak laiklik üzerine sohbet etti.
Baro başkanlığım dönemlerinde burada sayamadığım pek çok çalışma yaptık, pek çok etkinlik düzenledik.
Tekirdağ avukatları olarak sizinle gurur duyduğumuz bir göreviniz de Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreterliği görevinizdi. Sizi Barolar Birliği Genel Sekreterliğine götüren süreci anlatır mısınız?
Daha önce de söylediğim gibi Türkiye Barolar Birliği başkanı Özdemir ÖZOK ve Genel Sekreteri Şahin MENGÜ’nün yönlendirmeleri ile 2005 yılı Mayıs ayında Antalya’da yapılan genel kurulda yönetim kurulu üyeliğine aday oldum. Daha doğrusu başkan adayı Özdemir ÖZOK beni yönetim kurulu listesine aldığı için aday olmuş sayıldım. Bu nasıl bir şey diyeceksiniz, haklısınız ben de şaşırmıştım. Bu noktada biraz ayrıntıya girmek iyi olacak, böylelikle Barolar Birliği seçim sistemine eleştirilerimi de belirtmiş olacağım. Daha sonra da bu sistemin 2009 genel kurulunda beni nasıl devre dışı bıraktığını anlatırım.
Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu hafta sonu toplanıyor, cumartesi görüşmeler pazar günü de seçimler yapılıyor. Antalya’da toplanıldı, ben de Tekirdağ Barosu delegesi olarak katıldım. Cumartesi günü gündem uygulandı; saygı duruşu, faaliyet raporunun okunması tartışılması ve diğer maddeler. Ben de baro genel kurullarında yaptığımız uygulamayı düşünerek divan başkanının belirli bir aşamadan sonra yönetim kurulu adayları için çağrı yapmasını bekliyorum. Bu aşamaya gelinecek, ben de aday olduğumu bildireceğim. Başkan adaylarının tespiti yapıldı. Özdemir ÖZOK’un karşısında Ankara Barosu Başkanı Sadık ERDOĞAN aday oldu. Onlara adaylık konuşmalarını yapmak üzere söz verildi ve gündem tamamlanarak toplantıya son verildi. Tamam ama ben adaylığımı bildirmemiştim, kimse aday olduğumu bilmiyordu. Telaşla Özdemir ÖZOK’a gidip bu durumu ve şaşkınlığımı söyledim, önemsemedi, “Tamam tamam” dedi. Ben hâlâ ne olduğunu anlayamamıştım. Herkes akşam yapılacak gala yemeği telaşına düşmüş hazırlanmak ve eşleri ile buluşmak üzere otellerine dağılıyordu. Akşam gala yemeğinde şaşkınlığımı belirtince diğer delegelerden tecrübeliler bireysel adaylık başvurusu olmadığını, başkan adayının hazırladığı listede ismi olanların bu listenin pazar sabahı Seçim Kuruluna verilmesi ile adaylık başvurusu yapmış sayıldığını söylediler. Anlaşılan Birlik Genel Kurulu uygulaması böyle imiş. Aslında 2001 yılında Diyarbakır’da yapılan genel kurula Tekirdağ Barosu başkanı ve delegesi olarak katılmıştım fakat bir adaylığım söz konusu olmadığı için bu uygulama dikkatimi çekmemişti. Neyse uzatmayayım süreç anlatılan gibi devam etti, Pazar sabahı Özdemir ÖZOK, yönetim, denetim, disiplin kurulları adaylarını da içeren listesini Seçim Kuruluna verdi. Basılı olarak verilen liste oy pusulası olarak da kullanıldı. Bir başka ilginç durum da liste açıklanana kadar kimse kendileri dahil listeye girip girmediklerini bilmiyordu. Sistem böyle kurulunca pazar sabahı son dakikaya kadar liste pazarlıkları kıran kırana sürüyordu. Yasada hiçbir şekilde düzenlenmemiş olan bu blok liste uygulaması fiili durum olarak bu şekilde sürüyordu. Pazar akşamı sonuçlar açıklandı, Özdemir ÖZOK yeniden Türkiye Barolar Birliği Başkanı seçildi, listesindeki isimler de seçildi. Böylelikle ben de Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu üyesi oldum. Ardından ilk toplantıda Özdemir ÖZOK’un tercihi ve yönetime önermesi ile genel sekreter olarak seçildim.
Genel Sekreter olarak bu ilk dönemimde beraber çalıştığım yönetim kurulu üyeleri; başkanlık divanında başkan yardımcısı olarak İstanbul’dan Ali ŞEN, Ankara’dan Ünsal TOKER, sayman olarak Ankara’dan Soner KOCABEY, yönetim kurulunun diğer üyeleri Çanakkale’den Cengiz TUĞRAL, Bursa’dan Canan ŞENER, Samsun’dan Alpay SUNGURTEKİN, Kayseri’den Halit ÖKÇESİZ, İzmir’den Muhsin ERGAZİ, İstanbul’dan Sani YILDIRIM vardı.
Karanfil Sokak’taki Barolar Birliği binasında çalışmaya başladık. Üç dönem Baro Başkanlığı yapmış olmam Barolar Birliğinin personeliyle tanışmamı zaten sağlamıştı. Genel Sekreter olarak yabancılık çekmeden başta Figen KALENDER, Ayşegül TÜRKER, Oya ÖNCÜL, Necdet SİNANOĞLU, Adnan KILIÇ, Av. Osman UŞŞAKLI, Av. Özcan ÇİNE ile çalışmaya başladım.
Hızla artan avukat sayısı karşısında binanın yetersiz kaldığı daha bugünlerde görülüyordu, yeni bir bina konusu hemen gündemimize girdi bunu ayrıca anlatırım.
Böylelikle Türkiye Barolar Birliğinde iki dönem yapacağım Genel Sekreterlik sürecim başlıyordu. Bu iki dönemin ilki 2005 – 2009 yılları arasında, ikincisi 2013 – 2017 arasında gerçekleşti, bir dönem ara vermiş oldum. Ara vermem, sonra tekrar yönetime girmem ve bu ara dönemde TBB başkanlığına aday olmam da yaşamımın anlatmam gereken önemli olay ve deneyimlerindendir. Önce bu gelişmeleri anlatayım daha sonra her iki dönemdeki çalışmalarımı ayrı ayrı anlatmak istiyorum.
İlk döneminde Birlik başkanımız Özdemir ÖZOK, ikinci dönemimde Metin FEYZİOĞLU. İki ayrı başkan, iki farklı kişilik, iki ayrı dünya.
1945 doğumlu Özdemir ÖZOK, Kahramanmaraşlı tipik bir Anadolu erkeği idi. Avukatlığa Ankara’da 1970 yılında başlamış ve meslek yaşamında sürekli meslek örgütlerinin içinde olmuştu. Örneğin; Ankara Barosu başkan yardımcılığı, başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu üyeliği, genel sekreterliği görevlerinde bulunmuştu. 2001 Diyarbakır genel kurulunda seçildiği Birlik başkanlığını da 24 Nisan 2010 tarihinde vefat edene kadar sürdürdü. Yani üç kez seçildiği başkanlıktaki son dönemini tamamlayamadan vefat etti. Daha önce söylediğim gibi Tekirdağ Barosu başkanı seçildiğimde tanıştık, kendisi de Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreteri idi, Birlik başkanı da Eralp ÖZGEN idi.
Başkan ve genel sekreter olarak uyum içinde çalıştık. Uzun bir “baroculuk” deneyimi olduğu için avukatlık bürosunu da aktif olarak sürdürebiliyor Türkiye’nin çeşitli adliyelerinde duruşmalara bizzat gidiyor, TBB çalışmalarını da ihmal etmiyordu.İki kızı vardı. Eşi ve kızları sıkça birliğe gelirlerdi.
Özdemir ÖZOK CHP üyesi idi. Siyasette iddialıydı, milletvekili olmak istiyordu. Hatta 22 Temmuz 2007 milletvekili seçimleri öncesinde üzüldüğü bir aday adaylığı süreci de yaşadı. CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL, ÖZOK’dan adaylık başvurusunda bulunmasını istedi ve İstanbul 2. Bölge’de seçilebilecek bir sırada değerlendireceklerini bildirdi. ÖZOK bütün bu gelişmeleri bizlerle paylaştığı için bu kesinlikte anlatıyorum. Başvurusunu yaptı, adaylık aidatını yatırdı.
Bütün bunlar 2007 yılı Mayıs ayı içinde oluyordu ve bizler de 26 – 27 Mayıs’ta Nevşehir’de yapılacak TBB Mali Genel Kuruluna hazırlanıyorduk. Yönetim Kurulu üyeleri ve ilgili personel ile birlikte biz önceden Nevşehir’e gittik. Özok da CHP’deki temaslarını tamamlayıp gelecek ve hatta aday adaylığını açıklayacak yani TBB başkanlığından çekilmesi de söz konusu olacaktı.
26 Mayıs sabahı Nevşehir’e biraz da gecikmeli olarak geldi. Karşıladığımızda yüzünden olumsuz bir şeylerin olduğu anlaşılıyordu. Açıkladı: TBB önceki başkanlarından ve CHP Genel Sekreteri Önder Sav, “Barolar Birliği’ni bırakıp bir yere gidemezsin.” diyerek ÖZOk’un adaylığına karşı çıkmış, BAYKAL’ı da ikna etmiş ve adaylığını geri çektirmişti. Genel Kurul’a bomba düşmüş gibi oldu, hepimiz çok şaşırdık. Anlaşıldı ki ÖZOK, Önder Bey’e daha önce bilgi vermemişti. Baroları, TBB’yi ve CHP’yi biraz bilenler Önder SAV’ın her iki yapıdaki gücünü bilirler.
Evet, Özdemir ÖZOK başkanlığa devam ediyordu.
Özdemir Bey benzer bir durumu 2003’te de yaşamıştı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER, ÖZOK’u Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçmiş ancak CHP üyeliği nedeni ile süreç tamamlanamamıştı. Bu sürece benim katılmam baro başkanlığım nedeni ile oldu. Özdemir Bey, bütün baro başkanlarını aradığı gibi beni de arayarak, Cumhurbaşkanı’nın böyle bir seçimde bulunacağını açıkladı ve görüşümü sordu. Ben de olumlu bulduğumu söyledim. Fakat CHP’li olmasından kaynaklanan eleştiriler karşısında Anayasa Mahkemesi’nin, CHP’nin ve SEZER’in yıpranmaması için görevi kabul etmediğini, emaneti iade ettiğini bir basın toplantısı ile açıkladı. Yaklaşık iki sene sonra TBB yönetimine seçilip Özdemir Bey’le çalışmaya başladığımda, SEZER’in de çekilmesini istediğini öğrendim.
Söz 10 uncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER’e gelmişken kendisi ile iki kez aynı ortamda bulunma imkanım olduğunu belirteyim, Özok’un birlik başkanlığındaki ilk döneminde tüm baro başkanlarının ziyaretine ben de Tekirdağ Barosu Başkanı olarak katıldım. 2005 genel kurulundan sonra da TBB’nin seçilmiş kurulları olarak ziyaret ettik. Her iki ziyaretimizde bizleri çok nazik ve ilgili bir şekilde kabul etti. İlkinde kalabalık olduğumuz için ayrıntılı bir sohbet olmadı. İkincisinde yargı sorunlarından, genel siyasal durumdan konuşuldu. Hükümetin tavrından ve uygulamalarından şikayetçi idi. Bu ziyaretimizden kalan bir başka anı, uzun toplantı masasının kırmızı kadife örtüsü üstünde gezinen birkaç karınca.
Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreterliği döneminizdeki çalışmalarınız, çalışma arkadaşlarınız ve çalışma ortamınızdan biraz söz eder misiniz?
Genel sekreterlik dönemlerimdeki çalışmalarımda Av. Musa TOPRAK ile birlikte yürüttüklerimizin ayrı ve önemli bir yeri vardır. Musa’yı tanımamı, değerli meslektaşım ve siyaset arkadaşım babası Av. Ali Rıza TOPRAK ile karşılaşmama borçluyum. Bir öğle vakti biraz hava almak için TBB’den çıkmış Kızılay’da yürürken Ali Rıza Bey ile karşılaştık. Yargıtay duruşması için Aksaray’dan gelmişti. Sohbetimiz sırasında Ankara’da henüz avukatlığa başlayan oğlu Musa’dan söz etti. İngilizce ve İtalyanca bilen, iyi yetişmiş genç bir hukukçuyu anlatıyordu. Tanışmak istediğimi söyledim. Bir süre sonra Musa geldi tanıştık. Milletvekilliği ve başdanışmanlık dönemlerimde birlikte çalıştığım Birol ERTAN ile yürüttüğümüz çalışmalarımız gibi verimli bir birliktelik sağlayabileceğimiz görülüyordu.
Çetin Emeç Bulvarı’nda kiralanan binaya taşındıktan sonra 2008 yılında birlikte çalışmaya başladık ve verimli bir çalışma yürüttük. Musa’dan çok yararlandım, o kadar yardımcı oluyordu ki fiilen genel sekreter yardımcısı gibi çalışıyor, ben de tanımayanlara “aklımın yarısı” olarak tanıtıyordum. 2009 Mayıs ayında yapılan genel kurulda liste dışı kalıp Genel Sekreterlik görevim sona erince Musa TBB’de bir süre daha devam edip ayrıldı. 2013 Mayıs genel kurulunda yönetime girip tekrar genel sekreter seçilmem ile Musa da geri döndü ve bu kez Türkiye Barolar Birliği’nin kadrolu personeli olarak çalışmaya başladı. Bir süre sonra da fiilen yürüttüğü genel sekreter yardımcılığını resmi hale getirdik. Barolar Birliği’nin işleyişinde böyle bir makam ve unvan yoktu, bunu ilk kez gerçekleştiriyorduk. Her ilk gibi biraz sancı yarattı ancak Yönetim Kurulu kararıyla kolayca aştık. Barolar Birliği’nin yeni binasının üçüncü katındaki genel sekreter makam odasını birlikte kullandık, oda kapısının yanına da genel sekreter ve genel sekreter yardımcısı olarak isimlerimiz yazıldı. Belirttiğim gibi bu Barolar Birliği tarihinde bir ilkti. Ancak öncelikle avukat sayısının çok hızlı artmasına bağlı olarak yoğunlaşan bürokratik işlemler ve artan personel sayısı genel sekreterin bu düzeyde bir yardımcı ile çalışmasını zorunlu kılıyordu. 2005 yılında Karanfil Sokak’taki apartmanın ikici katında 40 personel ile çalışan Barolar Birliği, oteli, lokantası, konferans salonları ile büyük bir yerleşkeye sahip olmuş, personel sayısı birkaç misli artmış, kayıtlı avukat sayısı da 100 bini aşmıştı.
Barolar Birliği’nin bu gelişen ve büyüyen yapısı içinde uluslararası ilişkileri de aynı hızla gelişiyordu. Gerek yurt içinde diplomatik misyonla ilişkiler ve gerekse yurt dışında uluslararası hukuk kuruluşları ve avukat örgütleri ile ilişkiler de Genel Sekreterlik tarafından yürütülüyordu. Genel Sekreterlik bünyesinde başında Murat YALKIN isimli arkadaşımızın bulunduğu uluslararası ilişkiler müdürlüğünü oluşturduk. Bütün bu diplomatik ilişkilerde birlik başkanının katılmayacağı ya da katılamadığı toplantı ve ilişkileri Musa ve Murat ile birlikte yürütüyordum. Elçiliklerin davet ve görüşme isteklerini yanıtsız bırakmıyor, birlikte uluslararası projeler geliştiriyorduk. Birlik başkanımız Metin FEYZİOĞLU’nun o dönemdeki etkin çalışmaları ve ülkenin siyasetinde önemli rol oynayabileceği beklentisi yabancı diplomatların Barolar Birliği’ne olan ilgisini daha da artırıyordu. Barolar Birliği tarihinde ilk kez Ankara’da bulunan yabancı misyon için adli yıl açılışı nedeniyle resepsiyonlar düzenledik ve yoğun da ilgi gördü. Yurtdışından sık sık barolar birlikleri başkanları, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nin hukuk birimleri temsilcileri ziyarete geliyordu. Bu kuruluşların yurtdışındaki toplantılarına Özdemir ÖZOK’un Başkanlığı döneminde birkaç kez birlikte katıldık. Metin FEYZİOĞLU döneminde ise bir kısım toplantıya birlikte katıldığımız gibi yoğunluğu nedeniyle katılamadıklarında temsil görevi bana düştü. Bunlara Musa ve Murat ya birlikte ya da ayrı ayrı katılıyordu.
Bu dönemde Musa ile birlikte yaşadığımız bir diğer önemli olay da; Musa’nın Avrupa Konseyi bünyesinde yürütülen Hukukçular İçin İnsan Hakları Eğitimi Programı’nın (HELP) altı kişilik danışma kuruluna 17 Haziran 2016 tarihinde Strazburg’da yapılan genel kurulda iki yıl görev yapmak üzere seçilmesi idi. Bu sonuç önemli idi. Çünkü toplantıya Avrupa Konseyi’ne üye kırk yedi ülkenin baro birlikleri katılıyor ve seçim gizli oyla yapılıyordu. Çok sayıda ülke temsilcisinin aday olduğu seçimde sert bir rekabet yaşanıyordu. Musa’nın özgeçmişini içeren broşürü hazırlayıp yanımızda götürmüştük. Bunu dağıttık, tüm temsilcilerle birebir temas kurarak başarılı bir kulis çalışması yürüttük. Bu sonuçla Türkiye, ilk defa Avrupa Konseyi’nin bir hukuk örgütlenmesinin danışma kuruluna bir hukukçusunu, seçim kazanarak sokuyordu.
2017 Mayıs genel kurulunda yönetim kuruluna aday olmayıp görevimin sona ermesiyle Musa da ayrılıp avukatlığa döndü.
TBB görevlerimiz bitmiş olsa da Musa ile mesleki sorunlar üzerindeki çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Özdemir ÖZOK ile birlikte çalıştığım dönemde önemli çalışmalar yaptığımıza inanıyorum. Birbiri ardına açılan hukuk fakültelerinin her yıl verdiği binlerce mezunun elemesiz avukat olabilmelerinin yarattığı sorunlar üzerinde yoğunlaşırken bir yandan da ülke sorunları TBB gündeminin önemli bir bölümünü oluşturuyordu.
Bu kapsamda baro başkanları toplantıları düzenlenmeye devam ediliyor, meslek ve ülke sorunları görüşülüyor ve her toplantı sonrası ses getiren bir bildiri yayınlanıyordu.
Yeni bir uygulama olarak yönetim kurulu toplantıları zaman zaman Ankara dışındaki barolarda yapılmaya başlandı.
Genç Avukat sayısının hızla artmasının yarattığı sorunları değerlendirmek, genç avukatlarda mesleğe ve barolara sahiplenme duygusu oluşturabilmek için çeşitli bölgelerde Mesleğe Yeni Başlayan Avukatlar başlıklı toplantıları düzenlendi.
Sizi yıllardır tanıyan birisi olarak sizin avukatlık mesleğinin saygınlığını ve kalitesini artırmak için büyük bir çaba harcadığınızı biliyorum. Bu çabalarınızdan birisi de avukatlık mesleğine giriş sınavı idi. Bu konudaki çabalarınızdan ve gelinen sonuçtan söz eder misiniz?
2 Mayıs 2001 tarihinde kabul edilen 4667 sayılı yasa ile Avukatlık Yasasında yapılan çok önemli değişiklikler arasında mesleğe giriş koşulu olarak staj sonrası sınav da düzenlenmişti ve yasanın yürürlüğe girmesinden sonra staja başlayacaklara uygulanacaktı. Sınavın ilk kez uygulanması da benim genel sekreterliğim sırasında 2006 yılı Aralık ayında yapılacaktı. Sınav hazırlıkları yürütülürken bir yandan da sınava karşı olanlar seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Hatta İstanbul Barosu stajyerleri baro yönetiminin sağladığı otobüslerle Ankara’ya TBB’ye gelip tepkilerini göstermişlerdi.
Bu arada AKP Konya Milletvekili Ahmet IŞIK 7 Kasım 2006 tarihli yasa teklifi ile Avukatlık Yasasında değişiklikler önerdi. Bu teklifte sınavın kaldırılmasına yönelik doğrudan bir istek yoktu. Ancak nasıl oldu ise Adalet Komisyonunda olay sınavın kaldırılmasına yönelik tek maddelik bir teklife dönüştü.
Teklifin Adalet Komisyonundaki görüşmelerinin ilkine Özdemir ÖZOK ile birlikte katıldım. Sonrakilere ben devam ettim.
Komisyon Başkanı Köksal TOPTAN ile tanışıyordum, aynı dönem milletvekilliği yapmıştık, ayrıca koalisyonda Milli Eğitim Bakanı idi, ben de Başbakan Başdanışmanı idim. Toplantı öncesi makam odasında sınavın gerekliliğini anlatmaya çabalarken bana, masasının üstündeki telefonu göstererek “Güneş hiç kendini yorma, biraz önce Sayın Başbakan aradı bu teklif kabul edilecek.” dedi, öyle de oldu. Komisyon görüşmelerinden unutmadığım bir diğer anım; Adalet Bakanlığı temsilcisi canla başla sınavın kalkmasını savunuyordu, tesadüf o günlerde bakanlık şoför, aşçı gibi personel alımı için sınav duyurusu yapmış ve hukuk fakültesi mezunlarının tercih edileceğini bildirmişti. Ben de bakanlık temsilcisine bunu hatırlatarak “İnsaf edin, aşçı ya da şoför yapacağınız hukuk mezununu sınava sokuyorsunuz, avukat olacaktan bunu istemiyorsunuz.” eleştirisinde bulundum, işe yaramadı tabi. İçlerinde Tekirdağ Milletvekili Av. Mehmet Nuri SAYGUN’un da bulunduğu CHP’li üyeler karşı oy kullanıp, şerh yazdılar.
Adalet Komisyonu raporunda sınavın kaldırılmasına gösterilen gerekçe ibretliktir.
Neyse ki daha sonra Anayasa Mahkemesi, avukatlık sınavını düzenleyen maddeyi yürürlükten kaldıran bu tek maddelik yasayı iptal etti. Bu karar avukatlık, avukatlığa verilen değer açısından çok önemli ve yol gösterici bir karardır. Ancak bu iptal kararından sonra yasada düzenleme yapılmadı ve bugünlere geldik.
Genel Sekreterliğiniz döneminde avukatların özlük haklarının iyileştirilmesi için yoğun bir çaba harcadığınızı biliyoruz. Bu çabalarınızı anlatır mısınız?
Plansız bir şekilde açılan hukuk fakültelerini bitirenlerin doğrudan avukat stajyeri olabilmelerinin yarattığı nicelik ve nitelik sorunlarının en temelinde stajyerlerin yaşadıkları ekonomik sıkıntılar bulunuyordu. Çok ilginçtir avukatlar ve barolar, kendilerinin yaratmadıkları bu sorunun giderilmesinde öteden beri kendilerini yükümlü görmüşler ve sürekli çözüm arayışında olmuşlardır. Aslında bütün bunlardan sorumlu olan, hukuk eğitimini planlamayan, kimin avukat olabileceğini düzenlemeyen siyasi iktidarlardı. Fakat avukatlar ve baroların önemli bir kısmı “Bu çocuklar avukat da olamazlarsa ne olacaklar?” sorusunu sürekli gündemlerinde tuttular. Sonunda Avukatlık Yasasının 27 inci maddesinde 2001 yılında yapılan değişiklikle bir “vekalet pulu” düzenlemesi getirildi. Avukatlar yetkili mercilere sundukları vekaletnamelere barolardan satın aldıkları ve değeri her yıl yargı harçları kapsamında artan bir pulu yapıştıracaklar ve bununla da stajyerlere kredi verilecekti. Yani düzenleme, avukatlara kendilerinin sebep olmadığı bir fiili durumun yarattığı sorunun giderilmesinde maddi yükümlülük getiriyordu. Değişiklik yürürlüğe girdi, uygulanmaya ve havuzda para birikmeye başladı. Bu birikim arttıkça bunun bir bölümünün yeterli sosyal güvenlikleri olmayan avukatların sosyal yardımlaşmaları ve dayanışmalarında, sağlık hizmetlerinin karşılanmasında kullanılabileceği fikri de geliştirildi. Sonuçta 2004 yılında yasaya 27/A maddesi eklenerek SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA FONU kuruldu ve 27 nci madde de buna paralel olarak değiştirildi. Değişiklikleri yapan 5043 sayılı yasanın yürürlük maddesi bunların TBB’nin ilk seçimli genel kurulundan sonra yürürlüğe gireceğini düzenliyordu. Yani Mayıs 2005 Antalya Genel Kurulu. Böylelikle sistemin büyük ölçüde uygulanmaya başlamasını yeni yönetim gerçekleştirecekti. Yani benim Genel Sekreter olarak üyesi olduğum yönetim kurulu.
2001 ve 2004 yıllarında yapılan Avukatlık Yasası değişiklikleri bütün sorunları çözemese de önemli kazanımlar sağlamıştır. Birlik başkanlığındaki ilk döneminde yapılan bu değişikliklere Özdemir ÖZOK’un katkısı büyüktür. Ayrıca TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Kütahya Milletvekili Av. Emin KARAA ve Bursa Milletvekili Av. Ali ARABACI, baro başkanlığı yapmış olmanın kazandırdığı deneyim ve birikimleri ile bu değişikliklerde etkin olmuşlardır.
2005 – 2009 döneminde birlikte görev yaptığım yönetim kurulu Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’nun yerleşip kurumlaşması konusunda sağlam temeller attı. Özellikle sayman Soner KOCABEY’in önemli katkıları oldu.
Zaman içinde avukatlara yapılan sağlık yardımları başta olmak üzere bir çok başlıkta yardımlar çeşitlendirilmiş, bakmakla yükümlü olunan eş ve çocuk yardımı, ek emeklilik gibi yardımlar yapılmıştır. Bu ek emeklilik ya da munzam emeklilik yardımı Metin FEYZİOĞLU’nun başkanlığı döneminde başlatılabilmiş ancak bütçeyi zorlayınca bir süre sonra vazgeçilmiştir.
Özellikle Ahsen COŞAR’ın birlik başkanlığı döneminde fon bütçesinden barolara tahsis etmek üzere hizmet binası satın alınması ya da inşası, barolara hizmet araçları satın alınması uygulaması başlatılmıştır. Bu uygulama yoğun talep altında FEYZİOĞLU döneminde de sürdürülmüş, baroların üye sayıları ile oranlamayacak büyüklükte binalar yapılmış, bakım, onarım ve işletilmeleri sorunlar yaratmış ve büyük miktarda kaynak aktarılmıştır.
Söz barolara bina yapılmasına gelmişken Tekirdağ Barosu’na bina alınması sürecinden de söz etmek gerekir herhalde?
Evet ilginç bir süreç yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Neden derseniz, alınan bina yetersiz görüldü, eleştiri ve arayışlar sürdürüldü. 2013’de genel sekreter olarak göreve başladığımda barolara bina satın alınması ya da satın alınan arsaya bina yapılması furyası bütün hızı ile devam ediyordu fakat Tekirdağ Barosu henüz bu furyadan nasiplenememişti. Seçilmemle birlikte beklenti ve istek daha da artmış olarak bana yöneltildi. O dönemde Av. Nevzat Teker, Av. Huriye Erol ve Av. Erhan Sezer olmak üzere üç baro başkanı ile çalıştım. Hepsi gayretle arayış içinde oldular. Birlik Müdürü İrfan Öztürk, TBB Genel Kuruldan hemen sonra birkaç kez Tekirdağ’a gelerek önerilen taşınmazları inceledi. Uygun görülenler için gayrimenkul değerlendirme kurumlarından rapor alındı, 15 Haziran 2015 tarihinde halen kullanılmakta olan bina 2.000.000,00 TL bedel ile satın alınana kadar toplam altı arsa ya da bitmiş bina incelendi. Ancak hiçbiri çeşitli gerekçelerle uygun görülmedi, daha doğrusu beğenilmedi. Satın alınan bina, çatı ve bodrum katı ile toplam dört kattan oluşan, konferans salonu olmayan, beklentileri pek de karşılayamayan bir bina oldu. Belirttiğim gibi başka daha uygun bir seçenek yaratılamadı. Fakat örneğin komşu Edirne Barosu için ve diğer bir çok baro için yapılanların büyüklüğü binalar kullanılmaya başlandıkça Tekirdağ Barosu binasının mütevaziliği ortaya çıktı ve sürekli vurgulanır oldu. Eleştirilirken bu barolarda kolayca uygun arsa ya da bina bulunduğu unutuluyordu. Edirne örneğine tekrar dönersem, Edirne Barosu böyle büyük bir binayı Edirne Belediyesi’nin yaklaşık 3000 m2 arsayı 49 yıllığına tahsis etmesiyle elde etti. Tahsis edilen arsaya TBB bina yaptı. Bu uygulama yani tahsis edilen arsaya hizmet binası yapılması benim itiraz ettiğim bir uygulama idi. Zaman çok hızlı geçiyor, tahsis süresi bitince ne olacak?
Siz Avukatlık Yasa Taslağı Hazırlama Çalışmasında da etkin oldunuz…
Yeni Avukatlık Yasası özlemi hiç tükenmeden sürüyor ve çeşitli taslaklar hazırlanıyordu. Bunların genel bir değerlendirmesini yapmak, TBB’nin taslağını ortaya çıkarmak üzere yönetim kurulu üç günlük bir Uludağ toplantısı yaptı. Amaç baroların ve avukatların üzerinde tartışabilecekleri taslak bir öneri metinini ortaya çıkarıp tartışma ortamını oluşturmaktı. Yararlı bir toplantı oldu fakat sonrası biraz karıştı. Toplantıda baro başkanlığı dönemlerinden beri savunmakta olduğum “stajyer kotası”, “işçi avukatlık”, “hukuk fakültelerinin akreditasyonu”, “baro başkanı ile başkanlık divanı üyelerine ücret ödenmesi” gibi görüşlerimi dile getirdim. Özellikle işçi avukatlık uygulamasının yarattığı sorunlar konusundaki önerim dikkati çekti. Toplantı sonrası bu çalışma avukatların ve baroların tartışmalarını sağlamak üzere Birlik Başkan’ın imzaladığı 25 Aralık 2006 tarihli genelge ile “AVUKATLIK YASASI DEĞİŞİKLİK TASLAĞI’INDA YER ALMASI DÜŞÜNÜLEN YENİ İLKELERE İLİŞKİN TASLAK METİN ÖNERİLERİ” barolara gönderdik ve web sayfasına koyduk. Koyduk diyorum çünkü taslak hazırlığını Genel Sekreterlik olarak ben yürütüyordum. İşte kıyamet de bundan sonra koptu. Metnin taslak için bir hazırlık olduğu dikkate alınmadan, TBB’nin hazırladığı ve tamamlanmış yasa önerisi imiş gibi saldırılıyordu. Aslında tepkiler olacağını tahmin ediyordum fakat bu kadar yoğununu beklemiyordum. Tepkilere hazırlıklıydım çünkü bu görüşlerimi çeşitli konuşmalarımda ve yazılarımda açıklamış, destekler ve de eleştiriler almıştım.
Tepkiler, benim “işçi avukatlık” olarak ifade ettiğim, ayrıca “bağlı çalışan avukat”, “SGK’lı avukat”, “bir avukat yanında aylık ücretle sürekli çalışan avukat” olarak da adlandırılan konuda yoğunlaşıyordu. Yürürlükteki yasamız pek çok ülkenin aksine bu tür çalışan avukatı düzenlememişti. Karmaşa içinde bir sistemsizlik yürüyordu. Genel olarak herkes şikayetçi idi fakat bir düzen getirilirse kendilerine yer kalmayacağı endişesini taşıyarak değişmesi de pek istenmiyordu. İstenen sadece parasal bir çözüm bulunması idi. Hazırlanan öneri taslağına Macar Avukatlık Yasasının ücretli avukatı düzenleyen bölümünü de örnek olarak eklemiştim. Ayrıntısına girmeyeyim, örneğin bu tür çalışan avukatlar bağımsız olmadıkları, işveren avukata bağlı çalıştıkları için ayrı bir sicile yazılıyorlar ve baro genel kurulunda oy kullanamıyorlardı. En çok tepki çeken de bu noktaydı. Hatta Ankara Barosu genç avukatlarının bu taslak üzerine düzenledikleri toplantıda sunum yaptım. Çok da eleştirildim. Asıl ilginç olan TBB başkan ve yönetiminin bu tepkiler karşısında böyle bir taslak hazırlanmadığını, web sayfasına yanlışlıkla konulduğunu söyleyerek sayfadan kaldırması oldu. Daha da ilginci, yaklaşık üç yıl sonra ÖZOK’un 30 uncu Genel Kurul’da taslaktaki önerileri hedefleri arasına aldığını açıklaması oldu.
Hazırlanan bu taslak öncekiler ve de daha sonra hazırlanacaklar gibi hayata geçirilemeden bir kenara terk edildi.
Taslak hayata geçirilemedi ancak ben önerilerim üzerinde çalışmalara devam ettim, makaleler yayınladım, toplantılara katıldım. Örneğin, bu süreçte işçi avukatlığa bir çözüm olarak Adalet Bakanlığının da onayı ile tarifeye bu şekilde çalışan avukatların aylık asgari ücretini koyduk. Ancak işveren avukatların açtıkları davalar sonunda Danıştay, bu şekilde çalışmanın vekalet sözleşmesi kapsamında değil iş sözleşmesi kapsamında olduğu, avukatların işçi oldukları ve Türkiye Barolar Birliği’nin de işçilerin asgari ücretini belirleme yetkisi bulunmadığı gerekçesi ile bu değişikliği iptal etti
.
Sonuçta bu sorun hala devam ediyor. Metin FEYZİOĞLU’nun başkanlığı döneminde başkan yardımcısı Başar YALTI’nın çalışması ile yönetmelik denemelerine girişildi ise de başarılı olunamadı. Hep söylediğim gibi; “Yeni Avukatlık Yasası Korkusu”…
Sizin yıllardır bir sorun olarak dile getirdiğiniz ve işleyiş biçimini eleştirdiğiniz bir sistem var: Yerleşik söyleyiş biçimi ile “CUMUK AVUKATLIĞI”. Bu husustaki görüş ve eleştirilerinizi, öneri ve çalışmalarınızı bizimle paylaşır mısınız?
Bir türlü sonunu getiremediğimiz “DEMOKRATİKLEŞME VE YARGI REFORMU” girişimlerinden bir yenisini de DYP – SHP Koalisyon Hükümeti, Seyfi OKTAY’ın Adalet Bakanı, benim de Başbakan Başdanışmanı olduğum dönemde, Kasım 1992’de Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nda bazı değişiklikler ile yaptı.
Bu değişikliklerin en önemlisi Süleyman DEMİREL’in seçim meydanlarında haykırdığı “şeffaf karakol” vaadinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak, karakolda avukatsız ifade alınmamasını hedefleyen değişiklik oldu. Böylelikle işkence suçlamalarının da önüne geçilmesi hedefleniyordu. Başlangıçta “müdafi tayini” olarak isimlendirilerek ve soruşturma aşamasında uygulanan, daha sonra “zorunlu müdafilik” olarak anlaşılan ve kovuşturmayı da kapsayan bir sistem ortaya çıktı.
Yıllar sonra Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası tümü ile yenilense de 1992 değişikliğinin ceza yargılamamıza kazandırdığı “müdafi tayini” uygulaması yaklaşık otuz yıldır, avukatlar, kendilerine müdafi/vekil atananlar, mahkemeler hoşnut olmasa da sürüyor. Serbest ceza avukatlığına bütün yönleri ile aykırı olan, ceza yargılamasında savunmayı işlevsizleştiren bir avukatlık sergileniyor. Geçen süreçte farklı çözümler denendi ancak sorunun özüne inilmediği, hep etrafında dolaşıldığı ve uygulamanın bu şekilde sürdürülmesinden yana olanlar konuya sadece insan hakları ve mesleğe yeni başlayan avukatların maddi sorunları açısından baktıkları için gerçek çözüme ulaşamadık.
Gerçek çözüme ulaşarak tüm tarafların yararlanacağı bir uygulamanın ortaya konulabilmesi, insan hakları ve mesleğe yeni başlayan avukatlar boyutları yanında en az onlar kadar avukatlık mesleği boyutunun da çözüm unsurları arasına katılması ile olanaklıdır. Bugünkü uygulama üçüncü unsuru dikkate almadığı için sonuç, “CUMUK avukatı” olarak adlandırılan ve her yönü ile avukatlığın özüne aykırı bir avukatlık türü ve “bedava ceza avukatlığı”dır.
Ben görüşlerimi Yasa Hukuk Dergisi’nin 1996 yılı Temmuz sayısından başlayarak çeşitli yazılarımda ortaya koydum. 2007’de Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nin 72 nci sayısında yayınlanan “MÜDAFİ TAYİNİNDE NEREDEN NEREYE” başlıklı yazımla süreci anlatıp değerlendirmelerimi belirttim. Genel sekreter olarak da aynı doğrultuda davrandım. Başlangıcından bu yana temel görüşüm; soruşturma aşamasında hiçbir sınırlama olmadan her suç ve her şahıs için müdafi tayin edilmesi, kovuşturma aşamasında ise adli yardım kurallarının uygulanmasıdır. Hala da bu görüşteyim ve geçen zamanın beni haklı çıkardığına inanıyorum. Çok da eleştirildim. Örneğin Prof. Dr. Bahri ÖZTÜRK’ün derslerinde bu konuyu işlerken sözü bana getirip eleştirdiğini öğrencileri ilettiler. Ayrıca Prof. Dr. Adem SÖZÜER, Erzurum’da birlikte katıldığımız toplantıda eleştirdi. Eleştirileri; “Şüphelinin/sanığın avukat yardımından yararlanması insan hakları açısından önemli bir aşamadır, uygulama sorunları giderilebilir, avukatlık mesleğine aykırılıkları da önemli değildir, giderilir.” içerikli idi.
Bu noktada İstanbul Barosu Başkanı Av. Kazım KOLCUOĞLU’nu anmalıyım; “CUMUK avukatlığı” konusundaki eleştirilerimi ısrarla savunmamı birlik başkanlığına adaylığım sırasında, “Güneş, bir konuya inandı mı onu ısrarla savunur, caydıramazsınız.” şeklinde olumlu bir özelliğim olarak söz etmişti.
Bildiğim kadarıyla Tekirdağ’da stajyer avukatlara rehberlik edip en çok cübbe giydiren avukat sizsiniz.
Elli yıla yaklaşan meslek yaşamımda çok stajyerimiz oldu. Bir bölümü milletvekilliği öncesinde tek başına çalıştığım dönemde yazıhanemde staj yaptılar. Diğerleri milletvekilliği sonrası Gürseler&Tufan Avukatlık Büromuzda stajyerimiz oldular.
1974’de avukatlığa başlayıp stajyer kabul edebilme koşulu olan beş yıllık süreyi tamamladıktan sonraki ilk stajyerim Ahmet Karadağ oldu. Yakın zamanda kaybettiğimiz Ahmet Karadağ, liseden sınıf arkadaşım Gülten’in eşi ve de tarih öğretmeni idi.
Ali İhsan Bey hatırlayacaksın, sen de milletvekilliğimden sonraki ilk stajyerlerimdendin. Ali İhsan Bey stajını, stajda çektirdiğim eziyetleri örneğin, değişen yasaların “föy volan” şeklindeki sayfaları postayla geldikçe Türkiye Cumhuriyeti Kanunları ciltlerinden eskileri çıkarıp yenileri nasıl taktığını senin anlatman gerekir…
“Avukatlık Bürosu” kurma sürecimiz de Gülşen Tufan’ın stajı ile başladı. Siyasi çalışmalarımda birlikte olduğum partili dostum Enver Tufan’ın kızı olan Gülşen’in stajındaki gayreti, çalışkanlığı ve bilgisi, “ortak” olarak birlikte çalışabileceğimizi gösterince, Avukatlık Yasamızın birlikte çalışma türü olarak düzenlediği şekilde büromuzu oluşturarak çalışmaya başladık. Daha sonra aramıza Eda Ahmetkocaoğlu, Şeyda Keskin, Öznur Baran Erdoğan ve Taner Tufan katıldı. Eda ve Şeyda’nın ayrılması ile halen dört ortak olarak karşılıklı saygı, güven, özveri ve paylaşım anlayışı ile mutlu ve başarılı bir şekilde devam ediyoruz. Bu çalışma şeklimizin sayısı çok hızla artan meslektaşlarımıza örnek olacağını düşünüyordum, pek olmadı. Yasaya uygun olmayan birlikte çalışma türleri fiilen yaratılarak meslek daha da sorunlu hale getirildi.
Bu sohbetimiz nedeni ile arkadaşlarımla tam sayı ve listeyi çıkardık büromuzun toplamda 26 stajyeri olmuş: AHMET KARADAĞ, GÜLŞEN TUFAN, ALİ İHSAN TERTEMİZ, İLYAS KÜP, EDA AHMET KOCAOĞLU, ŞEYDA KESKİN, SERKAN ERCİN, AYŞE ŞEN, MUSTAFA DARI, FATİH KOCAMAN, SERKAN DURGUT, BARIŞ UĞUZ, TİGİN KEKEVİ, HAZAL TAŞ, NURŞAH ÇOLAKOĞLU, CANSU BAYOL, ELİF ÇINAR İMER, BURAK FAZLI, SÜMEYYE TEKİN, CEREN ÖNER, BAŞAR ERSİN, ANIL ORUÇ, CANER HAMZAOĞLU, YİĞİTHAN ÇAKICI, BESTE TANRIÖVER, DENİZ GAVAK.
Bu noktada izninle bir tespitimi anlatayım; Staj başvurusunda bulunan gençleri benim bilinen siyasi kimliğim etkilemedi, farklı siyasi görüşte stajyerlerimiz olabildi. Hatta bu durumu şaşkınlıkla ifade edenler de oldu. Aslında ben bunu tüm mesleki ve siyasi yaşamımda gözlemledim. Siyasi kimliğim, mesleki kimliğimin önüne geçmedi.
Her kesimden, her siyasi düşünceden müvekkilim oldu.
Son dönemde artan stajyer sayısı, daha doğru bir ifade ile “hukuk fakültesi mezunu” sayısı bana hep üzüntü verdi. Hukuk fakültelerinin yetersizliğini, staj döneminde gençlere pek bir şey kazandırılamadığını, gençlerin çok kolay elde ettikleri meslekten büyük maddi beklentileri olduğunu ve bunların da gerçekleşmediğini gördükçe hayal kırıklığına uğradıklarını, intiharlar yaşanmasını izledikçe hem sorumluluk duydum hem de üzüldüm. Ne yazık ki böyle önemli bir sorun olduğu bilindiği, yaşandığı halde giderilmesi için somut çözüm sağlanmıyor.
Genel Sekreterliğiniz döneminde TBMM’nin bir de Anayasa taslağı çalışması vardı? Sonuç ne oldu?
Genel Sekreterliğimin ilk döneminde yani Özdemir ÖZOK’un başkan olduğu 2005 -2009 döneminde önem verdiğim bir diğer çalışma da hazırlanan Anayasa Önerisi oldu.
Ülkemizin gündeminde sürekli yeri olan Anayasa tartışmaları, yeni Anayasa arayışları Türkiye Barolar Birliği’nin de gündeminde oldu ve bu kapsamda 2001 yılında tam bir Anayasa metni halinde öneri bilim insanlarına hazırlattırılarak kamuoyuna sunulmuştu. Benim yönetimde olduğum dönemde bu ilk metnin genişletilip yenilenmesi için TBB Başkan Danışmanı Av. Teoman ERGÜL’ün eşgüdümünde; Prof. Dr. Rona AYBAY, Prof. Dr. Fazıl SAĞLAM, Prof. Dr. Süheyl BATUM, Prof. Dr. Oktay UYGUN, Doç. Dr. Korkut KANADOĞLU, Yard. Doç. Ece GÖZTEPE ve Yard. Doç. Dr. Faruk BİLİR’den oluşan bir komisyon kuruldu. TBB yönetimi olarak komisyon üyeleri ile birlikte Abant’ta yapılan iki günlük bir toplantıda hazırlanan metin kabul edilerek 2007 yılı Kasım ayında kamuoyuna sunuldu ve oldukça da ilgi gördü.
Bu dönemin önemli bir uluslararası etkinliği de Avrupa Birliği üyesi ülkeleri baro birliklerinin üye oldukları CCBE’nin İstanbul toplantısı idi. Türkiye, AB üyesi olmadığı için TBB’nin bu kuruluşa üyeliği “associate” düzeyinde idi. Tam üye olunmamasına rağmen özenli ve üst düzeyde yönetilen ilişkilerle TBB saygın bir yer edinmişti. TBB’ye bildirilerle ve diğer çalışmalarla destek oluyorlardı. Bu kapsamda İstanbul’da The Marmara Oteli’nde birlikte terör konulu bir toplantı düzenlendi.
Terörün konu olarak belirlenmesi hem yaşanılan olaylar ve hem de bir süre önce yayınladığımız “Türkiye ve Terörizm” isimli kitaptı. Bu konuda ayrıntılı ve önemli bir çalışma olan kitap; Başbakan Başdanışmanı olarak görev yaptığım dönemde İçişleri Danışmanı olarak birlikte çalıştığımız, daha sonra vali ve Danıştay üyesi olan Atıl UZELGÜN’ün eşgüdümünde uzmanlardan oluşan bir proje grubunun hazırladığı yaklaşık 700 sayfalık rapordan oluşuyordu. 2006 yılı Haziran ayında yayınlandığında önemli ses getirmişti. CCBE ile toplantının konusu da bu rapor/kitaptı. Toplantıda sunumunu da Atıl bey yaptı. Bu toplantı ve üç günlük program başarılı geçti.
Programda tekne ile boğaz turu ve teknede yemek de vardı. Konuklar, akşamüstü başlayıp gece yarısına kadar süren etkinlikten çok memnun kaldılar. Turun sona ermesine yakın bir sürprizim ilgi çekti:
Teknede konukları müzikle karşılamak ve de yemekte eşlik etmek üzere üç kişilik bir müzisyen grubu ile yemekten sonrası için bir DJ ayarlamıştık. Program belli olduğunda yabancı konuklara bildikleri ve de mesajı olan bir şarkı ile mesaj verme arayışındaydım. Sonunda ABD’li TIM HARDIN’in bestelediği, savaşkarşıtlığı ve özgürlük konulu “Simple Song Of Freedom”isimli şarkıyı hatırladım. BOBY DARIN’in bu şarkıyı söylediği CD bende vardı. Sözlerini de bir kağıda yazıp CD’yi diskjokeye verdim ve dönüşte iskeleye yanaşmaya yakın ben işaret edince bu şarkıyı çalmasını söyledim. Yemekten sonra konuklar teknenin kıçındaki açık alanda toplamışlardı. Onları yukardan görebileceğim şekilde köprüye çıktım, elime mikrofonu alıp, sesi de biraz açarak diskjokeye işareti verdim. Konuklar birden tanıdıkları bu müziği duyunca sese doğru döndüler ve ben de şarkıyı söyler gibi yaptım. Herkes şaşkındı, loş ışıkta şarkıyı benim söylediğimi sanıyorlar, müziğe eşlik ediyor ve tempo tutuyorlardı. Her şey iyi gidiyordu fakat şarkının sonlarına doğru heyecanla cebimden şarkı sözlerinin yazılı olduğu kağıdı çıkarıp bakmam foyamı ortaya çıkardı, durumu anladılar ve herkes çok güldü.
Sizin genel Sekreterliğiniz döneminde Barolar Birliğinin fiziki çalışma ortamlarının iyileştirilmesi, taşradan Ankara’ya gelen avukatlara kolaylık sağlanması amacıyla otel ve sosyal tesislerin açılması hususlarında çalışmaları olduğunu biliyoruz. Bunlarla ilgili neler yapıldı?
Daha önce sözünü ettiğim gibi Karanfil Sokak’taki bina yeterli olmuyordu. Çetin Emeç Bulvarı üzerinde daha geniş bir bina kiralandı ve daha önce Maliye Bakanlığından satın alınmış olan Balgat’taki arsaya bina yapımına başlama kararı verildi. Proje yarışmasını Ankara’da ödül kazanmış binaların mimari olan Haldun ERDOĞAN kazandı. Haldun ERDOĞAN, Ankara’da ORAN semtinde kiracı olarak oturduğumuz apartmanda komşumuzdu. Daha sonra İstanbul’da Anadolu yakasına yapılacak adliyenin proje yarışmasını da kazandı. İnşaatın müteahhitliğini de Eşber YAHYABEYOĞLU aldı.
31 Mart 2007 tarihinde Baro başkanlarının katıldığı bir törenle eski Birlik başkanları Atila SAV ve Önder SAV ile Özdemir ÖZOK temeli atarak inşaatı başlattılar. İdari binadan başka kongre merkezi, otel, yüzme havuzu ve lokantaları olan büyük bir bina yapılıyordu. Yönetim kurulumuzun sayman üyesi Soner KOCABEY, kendi avukatlık bürosunu ihmal ederek, neredeyse bütün mesaisini vererek inşaatı sırtladı. Otel hariç idari bölüm ve kongre merkezi bitirildi ve 1 Temmuz 2008 tarihinde taşındık. 30 uncu Genel Kurul da 23-24 Mayıs 2009 tarihlerinde Kongre Merkezi’nde yapıldı.
Birlik binası yapımı sürerken gündeme bir de Ankara’nın ilçesi Ayaş’ta Eğitim Merkezi olarak da kullanılabilecek bir otel yapılması gündeme geldi.
Ayaş Belediyesi termal suyu da olan bir arsayı satışa çıkarmıştı. Eğitim Merkezi olarak kullanılabilecek bir bina arayışında olunduğu için bu arsa cazip geldi. Belediye Başkanı da Barolar Birliği’nin kendi beldesinde bir tesis korumasının yöreye katkıları olacağını düşünerek ısrar ediyordu. Yönetim kurulumuzun sayman üyesi Soner KOCABEY’in muhalefetine rağmen ihaleye girilmesine karar verildi ve arsa satın alındı. Ardından da inşaata başlandı. Böylelikle Barolar Birliği biri Ankara merkezinde diğeri Ayaş’ta iki otele sahip oluyordu. Ankara’daki Ahsen COŞAR’ın Başkanlığı döneminde faaliyete geçebildi. Ayaş’taki ise Metin FEYZİOĞLU’nun başkanlığı, benim de ikinci genel sekreterliği dönemimde açıldı.Ayaş tesisinin açılıp işletmeye geçilmesinde yaşanılan sıkıntıları gördükçe Soner KOCABEY’e hak verdim.
Özdemir ÖZOK ile gayet uyumlu bir çalışma içerisinde iken 2009 yılında yapılan genel kurulda yönetim dışında bırakılmanız bizde şaşkınlık yaratmıştı. Bu süreçte neler oldu, neler yaşandı?
2005 yılında birlikte çalışmaya başladığımız Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok ile çalışmamız dört yıllık seçim dönemimizin sonuna yaklaşana kadar herhangi bir sorun yaşanmadan devam etti. Ya da ben öyle sanıyordum. 2009 Mayıs ayında yapılan genel kurulda maruz kaldığım tavır benim bazı gerçekleri göremediğimi ortaya çıkardı.
Özdemir ÖZOK’un genel kurulda beni yönetim listesine almaması ile sonuçlanan süreci şöyle anlatabilirim.
Daha önce de söylediğim gibi dört yıl uyum içinde çalıştık karşılıklı herhangi bir saygısızlığımız olmadı, bazı konularda fikir ayrılığımız oldu ancak onları kişisel boyuta taşımadık. Barolar Birliği’ne hizmette ve temsilde ters düşmemiz olmadı. Bu süreçte tüm görevlerimde olduğu gibi değişen ve gelişen durumlara göre tavır almadan bildiğim doğrultuda sadece çalıştım, hiçbir zaman kötü niyetli bir planım olmadı.
Genel kurul tarihi yaklaştıkça yani seçim sath-ı mailine girildikçe bazı değişimleri hissetmiyor değildim.
Söz buraya gelmişken, Türkiye Barolar Birliği seçim sisteminden ve yarattığı zorluklardan bilgi vermem aydınlatıcı olacaktır. Şöyle ki; Avukatlık Yasamızda Barolar ve Birliğin görev süreleri farklı düzenlenmiştir. Barolar iki yıllığına seçilir, Birliğin görev süresi ise dört yıldır. Yani dört yıllığına seçilen Birlik yönetim kurulunun görev süresi içinde barolar iki kez genel kurul yapar. Bunun ne önemi var denebilir, çok önemi var. Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulunda görev yapabilmek için yani bu göreve genel kurulda seçilebilmek için genel kurul üyesi olmak gerekir. Genel kurul üyesi olmak yani delege olabilmek için de baro genel kurulundan delege olarak seçilip gelmek gerekir. Bu farklı süreler Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulunda ve diğer organlarında görev yapan, daha doğrusu dört yıllığına bu göreve seçilenlerin iki yıl sonra kendi barosunda yapılacak genel kurulda yeniden delege seçilmeleri gerekir. Yani barolar birliği yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş olmak iki yıllık süre sonunda delegeliği devam ettirmiyor, yeniden seçilmek gerekiyor. Her dönem bu sistemin sakıncalı sonuçlarını yaşadık. Ne oluyordu; Türkiye Barolar Birliği yönetim kurulu üyesi yeniden delege seçilemediği halde göreve devam ediyordu. Bu açıkça yasaya aykırı bir durum değildir. Ancak yönetim kurulu üyeliğine aday olup seçilebilme hakkı sağlayan delegeliği kaybeden bir yönetim kurulu üyesinin oturduğu koltuk altından çekilmiş oluyordu. Başka bir ifade ile kendi barosunun genel kurulu yeniden delege seçmediği yönetim kurulu üyesine bir anlamda güvensizlik belirtiyordu. Bu durumun eleştirisini çok yaptım. Sorunun giderilmesi yasa değişikliği gerektirdiği için somut çözüm bulunamıyordu. TBB temsicisi olarak katıldığım Adalet Bakanlığı Bilim Komisyonu’nun hazırladığı taslağa bu sorunu çözecek hükümler konulmasında etkin oldum. Getirilen düzenleme ile hem süreler eşitleniyordu hem de siyasi partilerde olduğu gibi yönetime seçilenlerin yeniden delege seçilmelerine gerek kalmıyordu.
Bu açıklamadan sonra benim yaşadığım sürece dönebiliriz. baro genel kurulları yaklaştıkça yani 2008 yılı Ekim ayına doğru yol alındıkça Özdemir Bey’in tekrar yani üçüncü kez birlik başkanlığına aday olacağı anlaşılıyordu. Yalnız bana doğrudan tekrar aday olacağını henüz söylememişti. Tekirdağ Barosu Genel Kurulunda yeniden delege seçildim. Kasım ayında baroların genel kurulları tamamlandıktan sonra Özdemir Bey, bana ve Ankara Barosu Genel Kurulunda yeniden delege seçilen yönetim kurulumuzun ve başkanlık divanımızın üyesi, birlik saymanımız Soner KOCABEY’e üçümüzün birlikte olduğu bir sırada, dört yıllık birlikte çalışmamızın verimliliğine ve uyumlu çalışmamıza atıf yaparak, kendisinin başkanlığa tekrar aday olacağını, bizimle çalışmaya devam etmek istediğini açıkça söyledi. Bu düşüncesini bir Ege seyahatinden sonra üçümüzün birlikte olduğu bir sırada; “Ege’de herkes ikinizin devam etmesini istiyor.” şeklinde tekrarlamıştı. Mayıs ayında yapılacak genel kurula yaklaşık altı ay vardı, ben her zamanki gayretimle çalışmalarımı sürdürdüm. Bu çalışmalara bir de genel kurul hazırlıkları eklenmişti. Süreç ilerledikçe Özdemir Bey’in karşısına çıkacak aday arayışları da başladı. Kendisine eleştiri olarak iki dönem görev yaptıktan sonra tekrar aday olması ve CHP’li kimliği yöneltiliyordu. Aday olarak Yalova Barosu Başkanı Cemal İNCİ’nin ismi dillendirilmeye başlanmıştı. Bu arada bazı baro başkanları da adaylığı düşünüp düşünmediğimi soruyorlardı. Zaman içinde Cemal İNCİ’nin aday olacağı kesinlik kazandı.
Cemal İnci adaylığını açıklamadan önce TBB’de ziyaretime gelerek, adaylığımı sordu ve ben aday olacaksam kendisinin aday olmayacağını belirtti. İlgisine teşekkür ederek, birlikte başkan ve genel sekreter ilişkisi içinde çalıştığımız ve bir ters düşmemizin olmadığı Birlik Başkanı’nın yeniden aday olduğu bir seçimde aday olamayacağımı söyledim.
Genel kurul hazırlıklarına devam ediyor ve yoğun bir şekilde çalışıyordum. Süreç ilerledikçe Özdemir Bey ile uzaklaştığımızı hissediyordum. Teknik çalışma ve hazırlıklar dışında genel kurul ile ilgili olarak bir ayrıntı konuşamaz olmuştuk. Yönetim, denetim ve disiplin kuruluna kimleri düşündüğünü bilmiyordum. Çok yoğun temaslarda bulunuyor, görev almak isteyenler gelip gidiyor ancak beni ve Soner Bey’i devreye sokmuyordu. Ortalıkta liste söylentileri dolaşıyor ancak bize herhangi bir şey söylemiyor ve paylaşmıyordu. Baro başkanları ve delegeler ise çok yakın çalıştığımızı düşündükleri için listedeki yerimizi garanti görüyor ve kurullara girmek isteyenler bizden medet umuyordu.
Benim hissettiklerimi Soner Bey de hissediyordu ve sakince süreci izliyorduk. Genel kuruldan bir akşam önce yemekte dertleştik.
Genel Kurul’da ve de akşamki gala yemeğinde her şey açığa çıktı.
Yönetim kuruluna ayrılan masada yan yana oturduğumuz halde çok az konuştuk. Vücut dilinden de her şey anlaşılıyordu, bildiğimiz Özdemir ÖZOK gitmiş bam başka biri gelmişti. Başıma geleceklerin genel kurulda yaşanan bir diğer işareti de ön sırada oturan Özdemir Bey’in eşinin, kürsüde konuşmakta olan Diyarbakır barosu delegesi ile Kayseri Barosu delegelerinin sert tartışmaları sırasında eski Kayseri Barosu başkanının bayılması ve salonda bulunan basının da bu olayı görüntülemelerine tepki olarak doğrudan bana; “Sen nasıl genel sekretersin basını neden içeri soktun?” şeklinde bağırması idi. Aile meclisinde de gözden çıkarılmış olduğumuz anlaşılıyordu.
Bu tavır akşam Sheraton Oteli’nde düzenlenen gala yemeğinde de devam etti. Özdemir ÖZOK gece boyunca benimle temastan kaçındı. Masada eşim ve ben, yönetim kurulu üyeleri Alpay SUNGURTEKİN ve Cengiz TUĞRAL ile eşleri, İstanbul’dan Av. Hasan KILIÇ, Konya’dan Av. Turgay BİLGE ve eşi ile birlikteydik. Hasan KILIÇ’ı genel sekreter olduktan sonra tanıdım. Genç bir avukat olarak mesleki sorunlara duyarlı bir şekilde çalışıyor, avukat stajyerlerinin ve genç avukatların örgütlenmesinde etkin oluyordu. Düzenlediği çeşitli toplantılara katıldım ve Barolar Birliği’nin düzenlediği toplantılara katılıp sunum yapmasını sağladım. Hasan daha sonra İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyesi seçildi ve bu görevi dört dönem sürdürerek baro başkanlığına da aday oldu.
Turgay BİLGE, rahmetli babası DSP’den Konya milletvekilliği yapmış genç bir arkadaşımızdı Konya Barosu Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yapmıştı. Fotoğrafçılıkla ilgilenen kültürlü bir arkadaşımızdı. İyi ilişkilerimiz vardı, genel kurula Konya delegesi olarak katılıyordu. Ankara Barosu Başkanı Ahsen COŞAR ile akrabalığı söyleniyordu. ÖZOK’un yönetim kurulu listesinde olduğunu biliyordu. Benim de listede olacağımı düşünerek birlikte bulunacağımız kurulda neler yapabileceğimizi bile konuşuyorduk.
Hazır Ankara Barosu Başkanı Ahsen COŞAr’dan söz etmişken gala gecesinde yürüttüğü kulis faaliyetini ve liste hazırlanmasındaki gayretini de belirtmem gerekir. Bir hafta on gün öncesinden başlayarak ÖZOK ile birlikte çalıştıkları biliniyordu. O gece otelde kulis faaliyetlerini yürütmek için bir de oda kiralamışlardı. Oturduğum yerden ÖZOK’un masası etrafındaki hareketi, salona girip çıkmalarını izliyordum. Bu hareket içinde bir süre sonra Alpay SUNGURTEKİN ve Cengiz TUĞRAL eşleri ile birlikte benimle oturdukları masadan ayrıldılar. Gece ilerledikçe liste dışında kaldığım sergilenen bu tavırlardan anlaşılıyordu. Zaten başkan adayı Özdemir ÖZOK’un bu saate kadar bana bir şey söylememesi de bunu ortaya koyuyordu.
Saat bire doğru ÖZOK telefonla arayarak beni ve Soner KOCABEY’i disiplin kurulunda değerlendirmek istediğini bildirdi. Evet, düşündüğüm gibi olmuştu. Beni yönetim kurulunda istemiyordu. O sırada masamda olan Hasan KILIÇ ve Turgay BİLGE bu telefon görüşmesine tanık oldular. Ben hemen orada yönetim kuruluna liste dışından aday olma karar verdim ve bunu masadakilere açıklayarak evimize gitmek üzere eşimle birlikte salondan ayrıldık. Yolda kararımı bildirmek üzere bazı arkadaşları aradım. Bir süre sonra Çankırı Barosu başkanı İdris ŞAHİN arayarak Cinnah Caddesi’ndeki bürosunda bir kısım delege ve başkanlar ile toplantı halinde olduklarını söyleyerek beni davet etti. Eşimi eve bırakıp onların yanına geçtim. Saat sabahın ikisi olmuştu. Yolda Soner KOCABEY’e bu gelişmeyi bildirip, katılabileceğini söyledim. Uygun görmedi.
İdris ŞAHİN ve birlikte olduğu delegeler ve baro başkanları Cemal İNCİ’yi destekliyorlardı. Bana birlik başkanlığına aday olmamı teklif ediyorlar, adaylığı kabul edersem Cemal İNCİ’yi çekilmeye ikna edeceklerini söylüyorlardı. Teşekkür ederek yönetim kuruluna aday olmak istediğimi, Cemal İnci’nin adaylığını açıklamadan önce benimle görüşüp fikrimi sorduğunu ve aday olmadığımı bildirdiğimi söyledim. Böyle seçime birkaç saat kala, sen çekil ben aday oluyorum demek bana yakışmazdı. Onlardan yönetim kurulu adaylığımı desteklemelerini istedim.
Aslında benim yönetime aday olmam kurula girip devam etme amaçlı değildi sadece tepkimi göstermek ve gücümü test etmek istiyordum. Ayrıca blok liste kullanılacak seçimde listeyi delmenin ne kadar zor olduğunu da biliyordum. Bana oy verecek olanların bana oy vermelerinin yanında Özok’un listesinden hep aynı kişiyi silmeleri gerekirdi. Bu tabi çok zordu. Bu zorluğa rağmen 145 oy aldım, 6 oy daha alabilseydim yönetime giriyordum. Yönetim kuruluna aday olduğumu ancak sabah oy kullanmaya gelen delegelere söyleyebilmiştim.
Seçim günü yaşadıklarım da çok ilginçti, ibretle izliyordum. ÖZOK ile bu operasyonu düzenleyenler benim ve Soner Bey’in uzağında durmaya çalışıyorlar, göz göze gelmekten kaçıyorlardı. Aynı durum Özdemir ÖZOK için de geçerliydi oyunu kullanıp ayrıldığı salonda bize bir selam vermekle yetindi. Oylama bitip sonuçlar açıklandıktan sonra Musa ve yazı işleri müdürümüz Figen KALENDER ile birlikte odama çıkıp zaten toplamış olduğum eşyalarımı alarak birlikte garaja indik, duygulu bir vedalaşma ile binadan ayrıldım.
Sizin daha sonra Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına adaylığınız söz konusu oldu. Bu süreci anlatır mısınız?
Birliğin 23 – 24 Mayıs’ta Ankara’da toplanan 30 uncu Genel Kurulu öncesi yaşananları, Özdemir ÖZOK’un beni yönetim listesine almayışının ve seçilemeyişimin hikayesini anlattım. Sonra neler oldu? Çok şeyler oldu.
Genel Kurul’un hemen sonrasında önce 1 Haziran 2009 tarihinde bir teşekkür mektubu ve ardından küçük bir broşür olarak bastırdığım on sayfalık değerlendirme yazımı delegelere gönderdim. Toplantının işleyişini, seçimdeki uygulamaya eleştirilerimi belirttim, önerilerimi tekrarladım ve bitirirken de bir özeleştiri yaptım.
Teşekkür mektubumda sonucun içime sinmediğini belirterek tek seçicilik eleştirisinde bulundum;
“Genel Kurulumuzda ne yazık ki mesleğimizin sorunlarının daha verimli ve sakin tartışılabilmesini gerçekleştiremedik. Dilek ve eleştirilerin yanıtlarının tek ağızdan ve en yüksek perdeden geçiştirilmesine izin verdik, temsilde adaleti sağlamayan bir sonucun oluşmasını engellemedik.
Oysa, sorunların sakin bir ortamda, mesleği ön planda tutan iyi niyetli bir anlayışla tartışılıp çözümler üretilmesine olanak tanınsa meslektaşlarımızın ayırımsız temsil edildiklerine inandıkları bir yönetim anlayışını ve yönetimi oluşturabilirdik. İsminin başında “Türkiye” olan Birliğimizin hem coğrafi hem de siyasal olarak Türkiye’nin tüm Barolarını ve avukatlarını temsil eden bir yönetime kavuşması gerekmektedir.
“Eksiksiz demokrasi” özlemini dilinden düşürmeyip, siyasi partilerdeki parti içi demokrasinin eksikliğini eleştirerek her fırsatta itaat ve biat kültürüne karşı çıkanların uyguladığı tek seçicilik anlayışına teslim olmamız düşünülemez.”
Bu genel kurul birliğin kuruluşunun kırkıncı yılına rastlıyor ve bu süreçteki iki ilki gerçekleştiriyordu; olağan genel kurul ilk kez Ankara’da ve birliğin kendi binasında yapılıyordu. Yapımı iki yıl dolmadan tamamlanan hizmet binası, kongre merkezi, otel ve sosyal tesisler ile önemli eksiklerimizden birinin giderildiğini görmek ve böyle bir mekanda genel kurulu yaşayabilmek hepimiz için gurur kaynağı oldu. Bu hizmeti gerçekleştiren yönetim kurulu içinde bulunmak ise benim için her zaman ayrı bir övünme nedenidir.
Ancak bu modern, teknik olanak ve donanımları güçlü ortamda gerçekleştirilen genel kurul içerik ve sonuçları bakımından benzer olumlulukları gerçekleştirmeye ne yazık ki yetmedi.
Bu genel kurul, genel sekreter olarak benim için farklı bir önem taşıyordu. Öncelikle, genel kurulda geçmiş dört yılı değerlendirilecek yönetim kurulunun üyesi ve genel sekreter olarak hazırlık çalışmalarını büyük ölçüde ben yürüttüm. Seçim günü işlemleri de dahil iki günün sorunsuz ve şikayetsiz tamamlanmasından sevinçliyim. Genel kurulun benim için bir diğer önemi de yönetim kurulu üyeliği adaylığım sürecinde özellikle 24 Mayıs saat 00.15 den başlayarak yaşadıklarım ve seçim sonuçları oldu.
Delegeler, en çok ülke gündemdeki siyasi konular üzerinde ve de taraf olunduğu görüntüsü verilecek şekilde yoğunlaşılmasını eleştirdiler. Bu görüntünün siyasi iktidar ile mesleki sorunların çözümünde işbirliği yapılmasını engellediğini vurguladılar. Ayrıca, Avukatlık Yasası ve Meslek Kuralları değişikliği çalışmalarının tamamlanmaması, CMK kapsamında müdafi/vekil görevlendirmelerinde yaşanan sorunlar, staj ve stajyer sorunları üzerinde eleştiriler yapıldı.
“Siyaset yapılıyor” eleştirisi ÖZOK dönemlerinde hem meslektaşlar ve barolar içinde hem de toplumun iktidar yanlısı sağ kesiminde sürekli dile getirildi. ÖZOK’un bilinen CHP’li kimliği yanında demeçleri de bu tür eleştirileri artırıyordu. Örneğin YÖK yasasında imam hatip mezunlarının önünü açan değişiklik üzerine 2004 yılı Mayıs ayında ‘İmam hatipte okumuş bir insanın Türkiye’de başbakan olmasını hiçbir şekilde içime sindiremem. Türkiye’nin başında 2-3 lisan bilen, uluslararası ilişkiler bilen, Türkiye’nin kuruluş ilkelerini, muasır medeniyeti içine sindirmiş bir başbakanın ülkemizde olmasını isterim. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarını ailesinde, toplumda, evinde yaşatabilecek, bir başbakan, cumhurbaşkanı ve parlamento isterim.’ şeklindeki açıklaması hep hatırlandı.
Özdemir ÖZOK, genel kurulda eleştirilere yanıt yerine, ayrıntıya girmeden daha çok da eleştirenlere bağırmayı tercih ederek gerilimin artmasına, İzmir Barosu Başkan ve delegelerinin salonu terk etmelerine neden oldu. Daha sonra özür diledi ancak sonuçta eleştirilere teknik yanıtlar verilemedi, delegeler aydınlatılamadı.
Özok eleştirenleri bağırarak suçlama yöntemini, 2007 Mali Genel Kurulunda ve baro başkanları toplantılarında da uygulamıştır. Oysa tüm eleştirilerin ayrıntılı yanıtları vardı ve ilgili yönetim kurulu üyelerinin bunları açıklamalarına olanak tanınması gerekirdi. Bu tartışmalara karşın Yönetim Kurulu sonuçta oybirliği ile ibra edildi.
Yıllardır sürdürdüğüm TBB Başkanlık Divanı üyelerine aylık ücret ödenmesi ısrarım nihayet bu genel kurulda sonuç buldu ve Nevşehir, Tekirdağ, Adana ve Kırklareli baro başkanlarının verdiği önerge bir delegenin karşı oyu ile kabul edilerek aylık 6.000 TL net ücret ödenmesi kararlaştırıldı.
Aslında bu karar Avukatlık Yasası’nın 1969 yılından bu yana uygulanmayan 112 nci maddesindeki düzenlemenin ilk kez uygulanmasını sağlayacaktı. Türkiye Barolar Birliğindeki görevlerin ücretli oluşunu düzenleyen bu madde, Birlik Başkanlığı, Başkan Yardımcılığı, Genel Sekreterliği ve Saymanlığı görevlerinin ücretli olduğunu Yönetim Kurulunun diğer üyelerinin ise katıldığı toplantı başına huzur hakkı alacağını düzenlemektedir.
Madde bu düzenlemeyi yaptığı halde 30. Olağan Genel Kurula kadar uygulama yönetim kurulunun üyelerinin hepsi için huzur hakkı belirlenmesi şeklinde idi. Bu karar kurumlaşma sürecinde önemli bir adım olacaktı. Bu düzenlemenin yapılmasında neden ısrarcı oldum?
Ayrıntıya girmeden hemen belirteyim bu ısrarımın Özok’un beni liste dışı bırakmasının nedenleri arasında olduğu hep söylenmiştir.
Günümüzde Türkiye Barolar Birliği ve barolarımız amatör bir anlayışla yönetilebilecek sınırı geçmiştir. Ulaşılan avukat ve baro sayısı, çalıştırılan personel, sahip olunan mal varlığı, uygulanan bütçenin büyüklüğü karşısında, Birlik Başkanlığı, Başkan Yardımcılığı, Genel Sekreterliği ve Saymanlığı bu görevlerde bulunanların kendi özel işlerinden vakit buldukça hakkı ile yapabilecekleri boyutları aşmıştır. Tam gün mesai verilmesi, profesyonelce karşılığının da alınması gerekmektedir. Uygulama diğer ülkelerde bu doğrultudadır. Örneğin, İngiltere’de Law Society Başkanlığı süresi bir yıl, yıllık ücreti de 80.000 pound dur. Law Society Başkanı görev süresince bürosu ile ilişkisini dondurmakta, dava ve iş takibi yapamamaktadır. Bizde de olması gereken budur. Başkan ve Başkanlık Divanın diğer üyelerinin Genel Kurul’un takdir ettiği ücreti alıp tam gün mesai vermeleri ve büroları ile ilişkilerini dondurarak dava ve iş takip etmemeleri gerekmektedir. Böylelikle, birlik başkanının Edirne’den Adana’ya, Yargıtay’a kadar duruşmalarda görünmesinin neden olduğu eleştiriler de sona erecekti. Bu nedenle ısrar ettim. Fakat bu karar daha önce anlattığım gibi uygulanmadan değiştirildi. Seçilen yönetim kurulu ilk toplantısında bu kararı uygulamayacağını, ücret değil huzur hakkı almaya devam edeceğine karar verdi.
Benim hukuk anlayışımla bağdaşmayan bu karar TBB’nin kurumlaşmasının gelişmesine de olumsuz katkı yaptı ve yönetim kurulunun genel kurul kararlarını uygulamama yetkisi olduğu gibi hukuksuz bir örnek de yarattı. Yasa kimin “ücret”, kimin “huzur hakkı” alacağını açıkça saydığı halde, huzur hakkı alma yetkisi olamayana huzur hakkı ödendi ve bu yanlış uygulama hala devam ediyor.
İstanbul Barosu tarafından hazırlanarak 19 Baro Başkanı ve delegelerin imzası ile genel kurula sunulan ve TBB Yönetim Kuruluna “Genel Kurul talimatı olarak” kabul edildiği tutanağa geçirilen kararların önemli bölümü üzerinde çalıştığım ve üç yıl önce “ÇÖZÜM BİZDE” başlığı ile yayınladığım önerilerimle örtüştüğünü görmekten mutlu oldum. Bu önerilerim açıkladığımda tartışılmış örneğin serbest muhasebecilerin mesleğe giriş düzenlemelerini örnek gösterdiğimde; “Güneş Gürseler Avukatlık Yasasını, Serbest Muhasebecilik Yasası olarak değiştirsin bari.” eleştirisini almıştım.
Genel Kurul’un bu “talimat kararı”, “ücret kararı” gibi inkar edilmedi ise de dikkate alınıp uygulamaya geçirilmelerinde pek de yol alınmadı.
Delegelere gönderdiğim ve bir kısmını burada tekrarladığım değerlendirmeleri şu öz eleştiri ile bitirdim:
“Bu içerikte bir değerlendirmeye gerek duymam eleştirilebilir hatta Genel Kurul’da aldığım sonuçla ilişkilendirilebilir. Farklı bir sonuç gerçekleşse idi aynı değerlendirmeleri yapmayacağım ileri sürülebilir. Bunları belirtenler haksız da sayılmazlar. Çünkü eleştirdiğim sistemin içinde kalıp olumlu sonuç verebileceği gibi hatalı bir beklentiye kapıldım. Ancak bu durumda olmanın özeleştiri yapmaya ve dört yıldır yazıp söylediklerimi hatırlatmaya engel oluşturmadığına inanıyorum.
Türkiye Barolar Birliği “kurum” olma sürecinde önemli unsurlar olan mekan ve ekonomik olanak sorunlarını aşmıştır. Şimdi sıra mesleğimizin “niceliksel” ve “niteliksel” sorunlarını aşmada daha etkin, daha verimli, daha yenilikçi ve katılıma açık olabilmededir.
30. Olağan Genel Kurul meslektaşlarımız arasında göz ardı edilemeyecek bir bölünmeyi ortaya çıkarmıştır. Siyasal ayrımları bir tarafa bırakarak mesleğimizin sorunlarını saptama ve bunların çözümlerini gerçekleştirme gayretleri en birleştirici ortak zeminimizdir. Bu zeminde herkesin kucaklaşacağı ortamı gerçekleştirmeliyiz.”
Özdemir Özok, delegelere gönderdiği teşekkür mektubunda dolaylı olarak beni eleştirdi ve beğenmediğim sistemde aday olup seçildiğimi hatırlattı. Ne diyeyim bunu da benim kendimi anlatmadaki yeteneksizliğime verin…
Özdemir ÖZOK, cilt kanserine (malin melenom) yakalanmış ve ameliyat da olmuştu. Hastalığı konusunda bizlere anlattıklarından hatırımda kalan, bir gün saunada beraber olduğu arkadaşı profesör bir hekim; (ismini Süleyman olarak söylediğini anımsıyorum) ayak başparmağındaki büyükçe siyah noktayı görüp, “Özdemir bu önemli, tedavi ol, tabutunu taşımak istemem.” şeklinde uyardığıdır. Bunun üzerine ameliyat da olarak tedavi altına alınmış, genel olarak da iyileşmiş.
Hastalığın ne zaman tekrarladığını, genel kurul sırasında başlayıp başlamadığını bilmiyorum. En son genel kurulda seçim gününde uzaktan görüşmüştük, daha sonra yüz yüze bir görüşmemiz olmadı. Rahatsızlandığını, yönetim kurulu toplantılarına katılamadığını duyuyordum. Sanırım 2009 Ekim ayı idi, Tekirdağ’da büromda olduğum sırada aradı ve rahatsızlığını, tedavi için Amerika Birleşik Devletleri’ne Houston’a gideceğini söyledi, vedalaştık. Altı ay süren tedavisi sırasında doğum günü olan 25.4.2010 tarihinde vefat etti. 29 Nisan’da Ankara’da defnedildi. Kocatepe Camiinde Soner Kocabey ile birlikte başsağlığı dileğimizi bildirirken eşi Houston’da tedavisi sırasında aramadığımız için sitem etti. Evet, arayamamıştım.
Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına adaylığınızdan söz ediyorduk…
ÖZOK’un ölümü ile TBB bir yıl dolmadan birlik başkanı seçmek üzere genel kurul toplama durumunda kaldı. 12 – 13 Haziran 2010 tarihi belirlendi.
Hak etmediğim bir şekilde son dakikada liste dışı bırakılmanın burukluğunu henüz üzerimden atamamıştım. Liste dışı aday olup seçilememeyi o kadar önemsememiştim, gücümü görmek için aday olmuştum, aldığım 145 oydan da memnundum. Bu ani gelişme karşısında çok fazla düşünmeden birlik başkanlığına aday olma kararı verdim. Aynı delegeler oy kullanacaktı.
İlk iş olarak 13 Mayıs 2010 tarihinde delegelere adaylığımı duyuran ve desteklerini istediğim bir mektubu gönderdim. Mesleğin geleceği için yapmayı düşündüklerimi geniş bir çalışma programı olarak büyük boy on sayfa olarak bastırdım ve delegelere gönderdim. Genel kuruldaki adaylık konuşmamı da bu metin üzerine kurdum.
Telefon ederek tek tek delegelere ulaşmaya çalıştım. Baroları ziyaret ettim. Bu seyahatlerin bir kısmını Genel Sekreter Yardımcım Av. Musa TOPRAK ile yaptık. Seyahatleri eşimin Ford Fusion otomobili ile yapıyorduk. Bu arada Şırnak Barosu’nun Anayasa değişikliğine ve Samsun Barosu’nun 19 Mayıs etkinliğine katıldım.
Diğer adaylar da ortaya çıkmıştı. İstanbul ve Ankara Barosu’nun görevdeki başkanları ile yarışacaktım. Yani en fazla delegeye sahip iki baronun başkanı ile: Muammer AYDIN ve Ahsen COŞAR.
Bu baroların delegelerine ulaştıkça bir yandan hakkımdaki takdirlerini söylerken bir yandan da kendi başkanlarını destekleme baskısı altında oldukları anlaşılıyordu. İşimin zorluğunu her temasta biraz daha iyi görüyordum. İstanbul Barosu delegeleri kendi oylarını böleceğimden yakınıyordu. Delegelerden Ali Rıza DİZDAR, ilk günün akşamı verilen gala yemeğinde bunu her zamanki üslubu ile ve de yüksek sesle bana söyledi. Metin FEYZİOĞLU da Ankara Barosu delegesi olarak var gücü ile kendi barosunun başkanı Ahsen Coşar için kulis yapıyordu. Ahsen COŞAR TBB başkanı seçilirse kendisine Ankara Barosu başkanlığı yolu açılacaktı. Nitekim öyle de oldu. Diğer barolar içinde desteklerini açıkça ve de duygusallıkla belli edenler bana moral veriyordu. Ancak onlar da İstanbul ve Ankara’nın delege gücü karşısında işin zorluğunu dile getiriyorlardı.
Tekirdağ’dan Gürseler&Tufan Avukatlık Büromuzda birlikte çalıştığımız ortaklarım avukatlar Gülşen TUFAN, Eda AHMETKOCAOĞLU ile sekreterimiz Filiz AKÇAOĞLU TOSUN da destek için gelmişlerdi.
Genel Kurul divan başkanlığına İstanbul Barosu başkanlarından Kazım KOLCUOĞLU seçildi. Konuşma sırası kurasında üçüncü sırayı çekince biraz daha rahatladım. Bu moralle konuşmamı istediğim şekilde yaptım çok da alkış aldım. Bu ilgiye yanıtım; “Beni Osman Bölükbaşı gibi yapmayın.” oluyordu.
Ertesi gün seçimler yapıldı, 56 oy alarak kaybettim, yönetime aday olduğum yaklaşık bir yıl önceki seçimde bana oy veren 89 delege oy vermemişti.
İstanbul delegeleri oylarını bölerek kaybetmelerine neden olduğumu düşünerek kızıyorlar, Ankara delegeleri ise aksine sevgi ile yaklaşıyorlardı. Ankara’nın kıdemli ve de “barocu” avukatlarından Talay ŞENOL, önemli bir iş başardığımı söylüyordu.
Her iki taraf da yanılıyordu böyle bir art niyetle aday olmamıştım. Öncelikle 145 delegeye ve kendi çalışmalarıma güvenmiştim. Ankara ya da İstanbul Barosu üyesi olmayan bir avukatın da birlik başkanı adayı olabileceğini, meslek için yapılan çalışmaların ve geliştirilen fikirlerin önemli olması gerektiğini göstermek istemiştim. Olmadı, başaramadım. Her iki baronun delegeleri kendi başkanlarına sahip çıktı. Diğer barolar ise, “Güneş Bey layıktır ama gücü az, seçilemez.” yaklaşımında idi. Tekirdağ Barosu ne yaptı derseniz, günahlarını almayayım ama emin değilim.
Ahsen COŞAR seçildi ve 2013 genel kuruluna kadar görev yaptı. Bu dönemde de Avukatlık Yasa Taslağı Önerisi hazırlandı. Bu öneri daha açıklanmadan kamuoyuna sızdı ve çok tartışıldı. Ben de eleştirilerimi beş yazılık bir dizi halinde internette Yeni Yaklaşımlar sitesinde yayınladım. Meslek sorunları, çevre ve siyaset konularında yazmaya devam ettim yani boş durmadım.
Genel Kurul yaklaştıkça başkan adayları belli oldu; Ahsen COŞAR devam etmek istiyordu, karşısında da Ankara Barosu Başkanı Metin FEYZİOĞLU’nun adaylığı gelişiyordu. Tarih tekerrür ediyordu. Feyzioğlu’ndan sonra da Ankara Barosu Başkanı Av. Erinç Sağkan Birlik Başkanı seçildi yani birlik başkanlığının yolunun Ankara Barosu başkanı olmaktan geçtiği bir kez daha kanıtlandı. Sadece bu sıfat yeterlidir.
Metin FEYZİOĞLU’nun teklifi üzerine yeniden Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kuruluna adaylığınız ve ardından genel sekreterlikte ikinci döneminiz başlamış oldu. Sizi yeniden Ankara’ya çeken süreci anlatır mısınız?
Daha önce anlattığım gibi genel kurul yenilgisinden sonra Tekirdağ’da ortaklarımla avukatlığa devam ederken bir yandan da meslek ve ülke sorunları üzerindeki görüşlerimi yazmaya devam ediyordum, meslek kamuoyu ile ilişkimi de kesmemiştim.
Tam hatırlamıyorum ancak herhalde 2013 Mart ayının sonuna doğru Ankara Barosu Başkanı Metin FEYZİOĞLU arayarak, TBB başkanlığına aday olacağını, benimle çalışmak istediğini bildirdi. Ankara’da bir öğle yemeğinde buluşmak üzere sözleştik.
Anadolu Kulübü lokantasında buluştuğumuzda Ankara Barosu Başkan Yardımcısı Av. Sema AKSOY ve yönetim kurulu üyesi Av. Orhan ŞİMŞEK ile birlikte idi. Metin Bey, çalışmalarımı izlediğini ve takdir ettiğini belirterek, katkımı ve birlikte çalışma isteğini tekrarladı. Ben de genel olarak mesleğimizin sorunları ve çözümleri üzerine düşüncelerimi özetleyerek, bugünkü yapıdan hoşnut olmadığımı, hedeflerimizi belirleyerek bir program içinde birlikte çalışabileceğimizi söyledim. Memnun oldu. TBB Başkanı ve diğer aday Ahsen COŞAR yönetim kurulu üyeliği önerirse ne yapacağımı, iki listede olmayı isteyip istemeyeceğimi sordu. Şaşırdım, daha başlarken güvensizlik olarak değerlendirilecek böyle bir soru ile karşılaşmayı garipsedim. Oysa bu süre içinde Ahsen COŞAR yönetimini yazılarımda eleştirmiştim. Bu yazılardan sonra nasıl olur da yönetiminde yer alırdım. Bunu anlattım ve pek üstünde durmadım. Beraber çalışacaktık.
Metin Bey başkan yardımcılığı teklif etti, daha işlevli olan genel sekreterliği tercih ettiğimi bildirdim. Kabul etti.
Seçime giderken birlikte çalışmaya başladık örneğin Ankara Barosu’nda başkanlık makamında buluşuyorduk. Baro başkanlarını ve delegeleri buradan arıyor, durumumu bildiriyor, desteklerini istiyordum. Ayrıca gelenleri ağırlayıp görüşüyorduk.
Yeri gelmişken bir parantez açarak, TBB başkanlığına aday baro başkanı ile yarışmanın ne kadar zor olduğunun ayırdına geç de olsa bu ortamda vardığımı anlatmalıyım: hatırlanacağı gibi 2010 genel kurulunda İstanbul ve Ankara baro başkanları ile yarışmıştım. Her ikisi aynı zamanda baro başkanlıklarını da sürdürüyorlardı. FEYZİOĞLU’nun Ankara Barosu binasında, başkanlık makamında tüm olanakları kullanarak seçime hazırlandığını görünce kendi adaylığım sırasında yaşadığım zorlukları hatırladım. Kendi telefonum, eşimin otomobili ve sevgili Musa ile seçime hazırlanmıştık. Genel Kurul salonunda, fuayesinde yardımı ise Tekirdağ’dan gelen ortaklarım yapmıştı. Her halde “bal tutan” meselesi… Doğal olarak aynı durum birlik başkanı iken tekrar aday olanlar için de geçerli. Örneğin Ahsen COŞAR göreve devam eden başkan adayı olarak seçim çalışmalarını TBB binasında, başkanlık makamında yürütüyordu. Yani bir ölçüde Ankara Barosu ve TBB yarışıyordu denilebilir.
Bu arada İstanbul Barosu önceki başkanlarından Kazım KOLCUOĞLU da birlik başkanlığına aday olduğunu açıkladı.
Metin FEYZİOĞLU ile birlikteliğim ilerliyor ve kamuoyunda bilinir hale geliyordu. Örneğin, üç adayın genel kurulu yönetecek divan başkanını belirleyecekleri toplantıya kendisini temsilen benim katılmamı istedi. TBB binasında başkanlık makamında adaylar Ahsen COŞAR ve Kazım KOLCUĞOLU ile toplandık ve birlik başkanlarımızdan Önder SAV’ın divan başkanı olarak önerilmesinde anlaşmaya varıldı.
445 geçerli oyun kullanıldığı genel kurulda Metin FEYZİOĞLU 209 oy ile birlik başkanlığına, ben de aynı sayıdaki oyla yönetime seçildim. Ahsen COŞAR 159, Kazım KOLCUOĞLU 68 oy alabildiler.
Birlik başkanlığına adaylığımı anlatırken, “Tekirdağ Barosu ne yaptı derseniz, günahlarını almayayım ama emin değilim.” demiştim. Bu konuda yorum yapabilme olanağı, Tekirdağ delegesi ve baro başkanlığı da yapmış olan Hasan ORTA’nın Kazım KOLCUOĞLU’nun listesinden disiplin kuruluna aday olması ile ortaya çıktı. Yani Tekirdağ’ın üç delegesinden ikisi farklı listelerden yönetim kurulu ile disiplin kuruluna aday olmuşlardı.. Yani birbirlerine oy vermeyeceklerdi. Hasan ORTA 27 oy alabildi. Acaba bu tavır 2010’dan mı kalmıştı?
Birlik başkanlığı seçimini kaybetmem üzerine sevgili Musa, “TBB Seçimlerine Dair Öznel Bir Değerlendirme: Kazanan Ata Oynamak” başlıklı bir değerlendirme yayınlamıştı. Şimdi konuşurken anımsadım. Dört sayfa tutan bu değerlendirmeyi keşke tümüyle kullanabilsek. Musa TOPRAK bu değerlendirmesinde; diğer iki adayın üyesi oldukları Türkiye’nin en büyük iki barosunun bazı avukatlarının adaylarını desteklemek için nasıl bir “kirli savaş” yürütüp birbirleri için ne kadar ağır isnatlarda bulunduklarını, sonuçlar açıklandığında bir futbol maçındaymış gibi tezahürat yapıldığını, benim bütün bu çekişmelerden uzak durduğumu, özellikle Ankaralı avukatların önerdikleri “cephaneyi” yani Ankara Barosu mevcut başkanı ile birlik başkanı adayı hakkındaki suçlamaları dikkate almadığımı belirterek, benim TBB Başkanlığı için yürüttüğüm mücadelenin en önemli hedefinin mesleğe ve avukatlara hizmet etmek olduğunu, yarışa kendime ve projelerime inandığım için girdiğimi değerlendirmiştir.
Neyse.
Metin FEYZİOĞLU’nun seçilmesine ve ikinci genel sekreterlik dönemime devam edelim.
FEYZİOĞLU’nun yönetim listesi delinmeden seçim kazanıldı. İstanbul’dan Başar YALTI, Berra BESLER, Bursa’dan Ali ARABACI Antalya’dan Gülcihan TÜRE, Adana’dan Yurdagül GÜNDOĞAN, Ankara’dan Erdal Sabri GÜNGÖR, Kürşat KARACABEY, Urfa’dan Eyüp Sabri ÇEPİK, Artvin’den İzzet VARAN ve ben yönetime seçildik. Görev bölümü yapılan ilk toplantıda Başkan, benim genel sekreter olmamı istediğini bildirdi, başkan yardımcıları olarak Başar YALTI ve Berra BESLER’i, sayman olarak da Erdal Sabri GÜNGÖR’ü istedi.
2009 Mayıs ayında ayrıldığım Barolar Birliğine dört yıl sonra tekrar dönmüştüm.
Odam bıraktığım gibi duruyordu. Odamda bir değişiklik yoktu ama Barolar Birliğinde çok şey değişmişti; yaklaşık 40 kişi olarak bıraktığım personel sayısının 100’ü aşması, başlayan BAROKART uygulamasının gerektirdiği teknolojik düzenlemeler, hem gelirlerindeki artış, hem de her biri potansiyel hizmet alıcısı durumunda olan avukat sayısındaki olağanüstü artış ile büyüyen SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA FONU, LİTAİ KONUK EVİ’nin hizmete açılması hazırlıklarının yarattığı yoğunluk, barolarla, meslektaşlarla, Adalet Bakanlığı ile yoğunlaşan ilişkiler, yabancı avukat ve hukuk örgütleri ile ilişkiler ve de ülkenin yoğunluğunu hiç hafiflemeyen gündemi beni nasıl bir çalışma temposu beklediğini gösteriyordu. Bütün bunlar benim için sürpriz değildi.
Hazırdım.
Bu yoğun çalışmanın bana en önemli etkisi büroma çok az zaman ayırabilmem olacağını tahmin ediyordum. Göreve başlayınca doğru bir tahminimde bulunduğum ortaya çıktı. FEYZİOĞLU’nun ülke gündemine yoğun ilgisi, katıldığı televizyon programları, konferanslar, baro gezileri, Ankara Hukuk Fakültesi’nde derslerine devam etmesi sürekli Barolar Birliğinde bulunmamı gerektiriyordu. Sabah saat 08:30 da kaptanlarımızdan Selim BAYAR evden alıyordu. Dönüşüm ise genelde saat 19:00 u geçiyordu. Daha önce de sözünü ettiğim gibi bu yoğunlukta ve rahat çalışabilmemin nedeni Ankara’da bir ev düzenimin olması idi.
Metin FEYZİOĞLU, çok farklı bir kişilikti. Gençti, çok iyi yetişmişti, genç yaşta profesör ve Ankara Hukuk Fakültesi dekanı olmuştu. Annesini doğum sırasında kaybetmiş, dedesi Turhan FEYZİOĞLU ve eşi tarafından büyütülmüştü. Siyaseti seviyor ve etkin olmak istiyordu. Kitlelerle iletişim kurma yeteneği vardı. Atatürkçü, laik, sosyal demokrat, çağdaş kesimde yaşanılan lider boşluğunu doldurabileceği beklentisi toplumda genel kabul haline gelmişti. CHP Genel Başkanlığına, Cumhurbaşkanlığına adı geçiyordu. Toplumun ilgisi bu beklentiler içinde sürekli artıyordu. Metin Bey de bu tablodan en üst düzeyde yararlanmaya çalışıyor, çağırıldığı her toplantıya gidiyor, her TV programına katılıyor, sık sık röportajlar veriyordu. Siyasetçilerle, diplomatlarla yemekli toplantılarda buluşuyor, değerlendirmeler yapıyordu. Örneğin Kemal KILIÇDAROĞLU’nu da böyle bir özel yemekte TBB’de ağırlamıştı.
Barolar Birliği Başkanının toplum önünde bu kadar görünür olmasını, hemen her konuda görüş bildirmesini doğru bulmuyordum. Bu durum meslek sorunlarından uzaklaştığı görüntüsü veriyor, siyasette bir yerlere gelme beklentisi ile davrandığı, TBB’yi kullandığı anlayışı yaygınlaşıyordu. Çok sık ekranlarda görünmesi yüzünü eskitiyor, konuşmalarında tekrara ve çelişkiye düşüyor, eleştirilerden de etkileniyordu. Aslında bu kadar çabaya gerek yoktu. Avukatlar da barolar da kamuoyu da destekliyordu. Tek yapılması gereken güvenilir olmaktı. Bütün bunları birlikte çalışmaya başladığımızın ilk yılında kendisine anlattım, kendisini desteklediğimi, her göreve layık olduğunu ancak biraz yavaş gitmesini, aranılır olmasını söyledim. Anlamadı. “Ben aranılıyorum.” dedi. Bu tablodan AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan rahatsızdı. Bu rahatsızlık sonunda, 10.5.2014 tarihinde Danıştay’ın 146 ıncı kuruluş yılı töreninde yaptığı konuşma sırasında patladı. Feyzioğlu’nun konuşması uzayınca ve Van’da inşa edilen deprem konutları hakkında eleştirilerde bulununca, Erdoğan, terbiyesizlikle suçlayıp yanına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ve diğer siyasileri ve bürokratları alarak salonu terk etti. Bu olay sonrası süreçte Feyzioğlu ilişkileri yumuşatacak davranışlar sergilemeye başladı. Adli yıl açılış törenleri Cumhurbaşkanlığı Sarayında yapılır oldu. Bu durum TBB yönetiminde ve bir kısım barolarda rahatsızlık yarattı. Devam edeceğini gördüğüm bu anlayışın içinde olmak istemedim ve önceden kendisine açıklayarak 2017 genel kurulunda TBB yönetim kuruluna aday olmadım. İlginçtir barolar ve avukatlar arasında bu tablonun eleştirilmesine karşın başka aday çıkmadı ve Metin Bey tek aday olarak tekrar birlik başkanı seçildi. İkinci döneminde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı ile iyi ilişkilerini sürdürdü, örneğin bu süreçte avukatların çok istediği yeşil pasaport 2020’de sağlandı. Buna karşılık daha önce destekleyen kesim kendisini terk etti. Geldiği noktaya hala üzülürüm. Bu bölümü daha fazla uzatmadan, TBB’nin 25 Mayıs 2019 Samsun Mali Genel Kurulunda zaman darlığı nedeni ile tümünü yapamadığım konuşmamın ilgili bölümünü sunuyorum:
“TBB’ye yöneltilen temel eleştiri siyaset yapıldığına ilişkin.
Bu eleştiriyi TBB hak etmiyor ancak bu eleştiri Başkanın davranışları nedeni ile sürekli gündemde oluyor. Başkan’ın kendini toplum önünde görünür kılması, iddialı çıkışları, sorunlar karşısında sergilediği farklı tavır ve davranışlar nedeni ile siyaset yapıldığı eleştirisi yöneltiliyor ve kendi bireysel siyasi hedefine ulaşmak için bunları yaptığı kabul ediliyor.
Metin Feyzioğlu’nun başkan olmasından bu yana TBB kamuoyunun gündeminde öncekilerden çok daha sıklıkta ve farklı boyut ve içerikte yer almaya başladı. Kamuoyunda ve meslektaşlarımız arasında bu durumdan hoşnut olanlar olduğu kadar tepki gösterenler de oldu. Sonuçta TBB tartışılan ve güvenilirliği sorgulanan bir kurum haline geldi.
Burada bir soruyu yanıtlamamız gerekiyor; tartışılan kim TBB mi yoksa TBB Başkanı mı, Sayın Metin Feyzioğlu mu?
Benim yanıtım Sayın Başkan’ın tartışıldığı şeklindedir daha doğrusu Sayın Başkan’ın davranışları ile kendisini ve kurumumuzu tartışılır duruma düşürdüğüdür.
Nasıl bu yargıya vardım ya da Başkan’ın hangi davranışlarını eleştiriyorum?
Şöyle:
Önce şu tespiti yapmak ve Başkan’ın hakkını vermek gerekir; çok yetenekli, birikimli, iddialı, hırslı, ülkemizin geleceği ve kendi geleceği için hedefleri olan bir Başkanımız var. Bunlar çok önemli ve de değerli ancak hırsın aklın önüne geçmemesi gerekir.
Hemen şunu da belirtmeliyim bu değerlendirmelerimi altı yıl önce Başkanımıza sunmuş olmanın rahatlığı ile konuşuyorum.
Örneğin TBB Başkanı gittiği illerde neden esnafı ziyaret edip kahvaltılarını buralarda yapar? Siyasi partileri neden ziyaret eder? Neden sürekli halkın içinde olmak ister? Neden sık sık sosyal medyada canlı yayın yapar?
Bu sorulara çok insancıl, çok duygusal yanıtlar verilebilecektir. Ancak bütün bu yanıtlar, eylemlerin bireysel siyasi amaç için yapıldığı genel kabulünü ortadan kaldırmamaktadır.
- “En yanıltıcı yol gösterici korkudur.” sözü rahmetli Erdal İnönü’ye aittir. Korkunuzun esiri olursanız onun yol göstericiliğinde sürekli yanlışlar yaparsınız.
Bu yanlışlar sürdükçe hem kişisel hem de kurumsal zarar görülüyor.
Örneğin devlet bizim devletimiz, ülke bizim ülkemiz ancak TBB nin en tepe noktasından “Devletimiz” dendikçe Cumhurbaşkanı ve AKP akla geliyor.
Bugün devlet kim?
Nasıl bir devletimiz var bugün?
Hukuk devleti? Sosyal Devlet? İkisi de yok.
“Sosyal Devlet” yerine “Hayırsever Devlet” var.
Her 8 kişiden biri devletin “sosyal yardımları” ile yaşıyor.
- Siyasi iktidar ve Bakanlık ile samimi, sıcak, uyumlu ilişki iyi de sonunda gene üstün iradenin dediği oluyor. Adalet Bakanı 4 Aralık 2018 Baro Başkanları toplantısına üç yeni hukuk fakültesi açılması kararnamesini imzalayıp geliyor.
- Bu tabloda sorunlarımızın çözümünü “devletten” bekleme yani devletin/üstün iradenin avukatlık yasası yapmasını bekleme ne kadar doğru.
Daha önce de söylediğim gibi mesleğimiz siyasete en uygun meslek. Her zaman eylemli siyasi kadrolarda her düzeyde meslektaşlarımız görev yapıyor, dünyada da böyle. Bu konuyu belki de en iyi anlatan cümle ABD’nin 28. Başkanı WOODROW WILSON’a ait;
“Seçtiğim meslek siyaset, girdiğim meslek ise avukatlık. İkincisine girişim ilkine götüreceğini düşündüğüm içindi.”
Hukukçuların, avukatların eylemli siyasetin içinde olmalarını, siyasi kadrolarda bulunmalarını çok önemli ve yararlı buluyor ve destekliyorum. Ben de yaptım. Ancak yanlış bulduğum kuruma gölge düşürülmesi. Örneğin; siyaset yapıldığı, baronun bir partinin arka bahçesi haline getirildiği suçlamalarına muhatap olduktan sonra parti genel başkanlığına aday olmak bütün eleştirileri haklı çıkarıyor.”
Siz bir dönem de Demokratik Sol Parti’de siyaset yaptınız. Bu süreç nasıl başladı?
1980 öncesi Cumhuriyet Halk Partisi üyesi olarak il Gençlik Kolu Başkanlığı il sekreterliği görevlerim sırasında genel başkan Bülent ECEVİT ile çok yakın bir temasım olmamıştı, ancak daha o yıllarda başlayan parti içi çekişmeler, özellikle Deniz BAYKAL etrafında toplanan hizbin ve karşısındaki Ali TOPUZ etrafında toplananların mücadelesinde biz de Tekirdağ örgütü olarak genel başkandan yana olduğu bilinen Ali TOPUZ ile birlikteydik ve adımız Topuzcu’ya çıkmıştı. O dönem Tekirdağ milletvekili olan Yılmaz ALPASLAn ise BAYKAL ekibindendi. İşte o dönemde Bülent ECEVİT’le olan ilişkim bu düzeydeydi.
12 Eylül sonrası gelişmeleri başka bölümde anlattım. Ancak Ali Topuz’u anmışken hatırladığım iki olay daha var. SHP’nin Haziran 1991 kurultayı öncesi Sakarya kongresine Ali Topuz, Fuat Erçetin ve ben birlikte gitmiştik. İnönü – Baykal çekişmesinin yoğun yaşandığı günlerdi. Ali Topuz da Baykal’ı çok sert eleştiriyordu. Sakarya’ya giderken Ali Topuz’un bu doğrultuda bir hazırlığı olduğunu biliyorduk. Kongrede Baykal’ı CIA ajanı olmakla suçlayan bir konuşma yapmıştı. Konuşma metnini de basına biz dağıtmıştık. Konuşma çok ilgi gördü.
1994 yazında Sosyaldemokrat Halkçı Parti kapanmadan Cumhuriyet Halk Partisi'nin açılmasını yanlış bulduğum için Sosyaldemokrat Halkçı Parti'den istifa ettim. Milletvekilliği dönemimde kapattığım Tekirdağ'daki avukatlık büromu açıp çalışmaya başlamıştım. Ayrıca Ankara'daki ev düzenim de devam ediyordu. Eylül ayında Demokratik Sol Parti'nin kurultayı yapılacaktı. Sosyaldemokrat Halkçı Parti’de birlikte milletvekilliği ve Parti meclisi üyeliği yaptığımız Cevdet SELVİ o dönem Demokratik Sol Parti'nin Genel Sekreteri idi. Cevdet SELVİ Bülent Ecevit'in beni Demokratik Sol Parti’ye davet ettiğini ve kurultay öncesinde partiye üyeliğimin gerçekleştirilmesini istediğini haber verdi ve beni Ecevit ile görüşmeye çağırdı..
Bülent ECEVİT beni Türkiye Büyük Millet Meclisindeki odasında kabul etti ve bana parti meclis üyeliğini teklif etti. Tekirdağ'da avukatlığa döndüğümü belirterek benim için zor olacağını belirtmeye çalıştım, ancak ısrar edince hayır diyemedim. Milletvekili lojmanlarında Hüsamettin ÖZKAN’ın evinde üyelik formumu doldurduk. Böylece partiye üye oldum. Kurultayda Bülent ECEVİT listesine alıp aday gösterdiği için ardından parti meclis üyesi seçildim. Daha önce Sosyaldemokrat Halkçı Parti’deki deneyimimden parti meclisi üyeliğinin işlevini biliyordum. Ancak Demokratik Sol parti de çok farklı bir uygulama ile karşılaştım Örneğin toplantı tarihleri ve gündemi daha önceden açıklanmıyor, iki gün, hatta bir gün kala toplantıya davet ediliyorduk, hiç davet edilmediğimiz de oluyordu. Bu durumu basından yansımaları ile ayrıca anlatacağım.
Ben milletvekili ve başbakan başdanışmanlığı deneyimim ile elde ettiklerimle yararlı olabileceğimi düşünüyordum.Hatta bu amaçla önceden hazırlığını yaptığım çalışmalarımın listesini yapıp Bülent ECEVİT'e sundum, ancak bir ilerleme kaydedemedik. Parti meclisi toplantılarında genel başkanın sunumu ve önerileri dışında başkaca konuların görüşülüp değerlendirilmesi istenmiyordu. Hatta benim seçim sonuçları ile ilgili yaptığım değerlendirme pek hoş karşılanmadı.
O dönem parti meclisi üyeleri içinde Ecevitlere en yakın çalışan Aydın TÜMEN idi. Salona onunla birlikte gelir ve masada birlikte otururlardı.
Demokratik Sol Parti’deki bu dönemim Bülent Ecevit ve eşinin siyasete yaklaşımlarını kişisel özelliklerini gözlememi sağladı.
Bülent Ecevit “Herkes bana düşmandır. Beni ancak Rahşan korur.” saplantısındaydı, Rahşan Ecevit de “Herkes Bülent'e düşmandır, ancak ben korurum.” anlayışındaydı. Parti meclis üyesi olarak bile kendilerine ulaşmak, görüşmek imkansız derecesindeydi. Her şeyin kendi kontrollerinde olmasını istiyorlardı.
Bu tespitimi iki anımla açıklayabilirim:Bir Parti meclisi toplantısında yan yana oturduğumuz İsmail CEM’in bir dilekçe yazmakta olduğunu gördüm ne yaptığını sorduğumda bir televizyon programı için davet aldığını, bunu genel başkanı bilgilendirmek için yazdığını söyledi. Garipsemiştim… İsmail CEM gibi bir şahsın davet edildiği bir televizyon programı için izin almasına gerek var mıydı? Daha sonra başıma gelen olay İsmail CEM'in çok tedbirli davrandığını gösteriyordu. 1995 yılı 5 Haziran Dünya Çevre Günü öncesi o sıralar TRT’de “sabah rüzgarı” isimli programı yapmakta olan Hakan TARTAN, Ali Talip ÖZDEMİR ile birlikte çalıştığımız Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Araştırma Komisyonu geçmişimizi dikkate alarak ikimizi 5 Haziran'da yapacağı programına davet etti, kabul ettim. Programa parti adına değil de kişisel ve çalışmam nedeniyle davet edildiğim için bunun için Genel Başkanı ya da eşine bildirmeyi düşünmedim. Bu konuyu Cevdet SELVİ’ye açtığımda Rahşan ECEVİT'e bildirmemin iyi olacağını söyledi. O günlerde Lüleburgaz'da partinin mitingi yapılacak ve Ecevitler o mitinge katılacaklardı. Miting sırasında bir fırsat bulur söylerim diye düşündüm ve gerçekten de öyle oldu. Miting sırasında Bülent ECEVİT otobüsün üstünde konuşurken ben de bazı parti meclis üyeleriyle ve Rahşan ECEVİT’le otobüsün içinde bulunduğumuz sırada kendisine bu programa katılacağımdan söz ettim. O gürültü içinde sadece bir televizyon programına katılacağımı anladığını sanıyorum. Hemen bana “Vah vah, çok üzüldüm. Keşke daha önce söyleseydiniz, biz oraya başkasını görevlendirdik,” dedi. Ben şaşkınlıkla bunun olamayacağını çünkü ikincisi istemediklerini Ali Talip ÖZDEMİR ile benim Çevre Komisyonu çalışmamız nedeniyle davet edildiğimizi anlatmaya çalıştım. Dinlemedi bile. Çok şaşırmıştım, böyle bir şey olamayacağını gayet iyi biliyordum. Hakan TARTAN programı için partiden temsilci istememişti. Doğrudan beni aramıştı. Programa kadar ne Hakan TARTAn’ı, Rahşan ECEVİT'i aramadım. Nasıl bir gelişme olacak, genel merkez müdahale edecek mi merak ile beklemeye başladım, bir gelişme olmadı, programı yaptık. Program bitince Hakan TARTAN'a durumu anlattım.” Böyle bir şey olabilir mi Ben sizi ve Ali Talip Bey'i geçmişiniz nedeniyle bu programa davet ettim sizi buraya Parti temsilcisi olarak çağırmadım.” dedi. Bu da bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Yani dürüst liderlik kavramı böyle mi olmalıydı.
Solda birliği sağlamak amacıyla başlatılan Sizin de içinde bulunduğunuz Anadolu Hareketi adı altında bir çalışmalarınız vardı. Bu çalışma nasıl başladı, kimler katıldı, sonucu ne oldu?
Cumhuriyet Halk Partisi’nin soldaki bölünmeyi daha da derinleştirecek şekilde açılmasından sonra bu kez de solda bütünleşme çabaları ortaya çıktı. Örneğin, Erol TUNCER ve arkadaşlarının başını çektiği eski milletvekilleri, senatörlerden oluşan geniş bir grup “Solda Bütünleşme Komitesi” adıyla 7 Şubat 1993’te “Solda Bütünleşme Çağrısı” başlıklı bir bildiri yayınlayarak solda bütünleşme komitesi kurduklarını ve bir imza kampanyası başlattıklarını bildiriyordu. CHP’nin bu şekilde açılmasında yani üçe bölünmede önemli sorumluluğu olduğuna inandığım bu isimler benim için inandırıcı değildi.
Başbakan başdanışmanlığından ayrılmış ancak henüz Tekirdağ’da avukatlığa dönme kararı vermemiştim.
Ankara’da yaşıyor ve bu kötü gidişin nelere yol açabileceğini düşünen arkadaşlarımla toplantılar yapıyorduk.
27 Mart 1994 yerel seçimlerinde beklenen olup % 24 oyla İstanbul, Ankara gibi büyükşehirler “radikal sağ”a teslim edilince endişelerimiz daha da arttı.
Birlikte değerlendirmelerde bulunduğumuz arkadaşlarımız; Bülent TANIK, Ahmet Taner KIŞLALI, Muzaffer SARAç, Kenan DURUKAN, Sevgi ÖZEl, Selahattin BALTA, Özer GÜRBÜZ, Ali Ekber GÜVENÇ, Saltuk DENİZ, Nevzat HELVACı, Reşat KADAYIFÇILAR, Şahin MENGÜ, Yavuz SABUNCU, Bülent İLİK, İbrahim ÜÇYILDIZGİL, Ünal ERDAL, Tevfik KIZGINKAYa gibi arkadaşlardan oluşuyordu. İlk toplantımızı 29 Mayıs 1994 tarihinde Bülent TANIK’ın Çevre Sokaktaki Ada Kentliyim Dergisi’nin bürosunda yaptık. Bu toplantıda bir yürütme kurulu oluşturulmasına, 11 Haziran’da “Birliğe Çağrı” başlıklı bildiri yayınlanmasına ve hareketimizin Ankara Oluşumu olarak adlandırılmasına karar verildi. Bu isim daha sonra Anadolu Hareketi’ne dönüştü. Selahattin BALTA sayman, Sevgi ÖZEL raportör olarak görevlendirildi, sözcülük görevi de bana verildi. Bu toplantıda Ahmet Taner KIŞLALI, notlarını hala sakladığım uzun bir değerlendirme sunumu yaptı ve sonuç olarak da; öncelikle sosyal demokratların birleştirilmesini hedefleyen çeşitli hareketlerin birleştirilmesi yolunda gayret göstermemizi, bir strateji belirlememizi doğru modeli ortaya koymamızı ve bu modelin Cumhuriyet Halk partisinde gerçekleşmesini sağlamamız gerektiği görüşünü belirtmişti.
Bu toplantıda ayrıca “Bütünleşmeye Çağrı” başlıklı bir metnin hazırlanıp kamuoyuna sunulmasına da karar verilmişti. Bu metni Birol ERTAN ile birlikte hazırladım, düzeltmelerini Ahmet Taner KIŞLALI yaptı. Ahmet Taner KIŞLALI’nın el yazısıyla yaptığı bu düzeltmeleri içeren kopyayı arşivimde çok değerli bir anı olarak saklıyorum.
Hareketimizin basına ilk çıkışı Tempo Dergisi’nin 9 Haziran 1994 tarihli 23. sayısında Şefik KAHRAMANKAPTAN’ın “solda psikolojik savaş” başlıklı kapsamlı yazısıyla oldu.
Hazırladığımız bildiriyi Sevgi ÖZEL, Ankara’da Harp-İş Salonu’nda 11 Haziran’da açıkladı.
12 Haziran tarihli Cumhuriyet Gazetesi, “Solda Birlik İçin Anadolu Hareketi” başlıklı haberinde bildirinin çok geniş bir bölümünü isimlerimizi de içerecek şekilde yayınladı. Sabah Gazetesi aynı gün bildirimizi “Anadolu Hareketi Solu Birliğe Çağırdı” başlığı ile yayınladı. Gazete bu haberi İsmail CEM’in “Solda Birlik Arayışı” başlıklı yazısı ile aynı sayfada ve yan yana verdi.
Basının ilgisi devam ediyordu Nuriye AKMAN her hafta pazar günü Sabah gazetesinde yayınladığı haftalık sohbet raporu röportajlarında benimle gerçekleştirdiği röportajı tam sayfa olarak “Solda Birliği Arayan Adam Güneş GÜRSELER” başlığı ile yayınlıyordu. Yeri gelmişken bu röportajla ilgili bir başka ayrıntıyı anlatmalıyım. Sohbette Nuriye AKMAN, “Tabana Ecevit’in ipiyle inilebilir mi?” şeklinde bir soru sordu. Ben de; “Bugünkü koşullarda öyle olabileceği gözüküyor. Fakat hareketin böyle bir amacı yok. Taban, hareketin karar verdiği herkesin ipiyle inilebilir.” şeklinde bir yanıt verdim. Aynı gazetede Mehmet Barlas bana yönelik olarak; “Ecevit’in ipiyle kuyuya inersin ancak çıkamazsın.” yanıtını verdi. Haklı çıkmadığı söylenemez sanırım.
Anadolu Hareketi’ne ve sosyal demokratların birleşmesi amacına yönelik çalışmalara kamuoyunun ilgisi giderek artıyordu. Bu kapsamda düzenleme kurulunu; Toktamış ATEŞ, Ahmet Taner KIŞLALI, Bedri BAYKAM, Türkan SAYLAN gibi isimlerin ve solda bütünleşmeyi hedefleyen grupların 26 Haziran 1994 tarihinde İstanbul’da Sheraton otelinde birlikte düzenledikleri “Sosyal Demokrat ve Demokratik Sol Güçlerin Bütünleşme Kurultayına Doğru” başlıklı toplantısına Anadolu Hareketi adına konuşmacı olarak katıldım. “Nerede Birleşiyorlar Nerede Ayrılıyorlar” başlıklı bir sunum yaptım. Çok geniş bir toplantıydı; Erdal İNÖNÜ, Ahmet Taner KIŞLALI, Toktamış ATEŞ, Oktay EKİNCİ, Türkan SAYLAN, Nurettin SÖZEN, Ruşen KELEŞ, Bedri BAYKAM ve daha birçok konuşmacı vardı. Bu toplantının burnumu sızlatan önemli bir anısı da; toplantıdan sonra Ahmet Taner KIŞLALI’yı otomobilimle Yeşilköy’e Atatürk Havaalanına, Ankara uçağına götürmem ve yaklaşık bir saatlik yolculuğumuz sırasındaki sohbetimizdir.
Bu aşamadan sonra sıra Anadolu’nun çeşitli yerlerinde toplantılar yapma kararımızı uygulamaya gelmişti. Bu doğrultuda ilk toplantı İzmit’te 9 Temmuz tarihinde yapıldı, ardından 21 Temmuz’da Giresun’da ve 25 Ağustos’ta Samsun’da kapalı salon toplantıları yaptık. Toplantılar basından ve halktan geniş ilgi gördü. 23 Ağustos tarihinde gazetelere verdiğimizi ilanlarla hem Samsun toplantımızı duyurmuş hem de hedefimizin sonbaharda bir Türkiye Kurultayı olduğunu açıkladık.
Bu süreçte basının ilgisi devam ediyor, çeşitli gazetelerde demeçlerim yayınlanıyordu. Bu kapsamda son olarak Mülkiyeliler Birliği Dergisi’nin Eylül 1994 sayısında “Solda Birlik İçin Anadolu ve Trakya Hareketi” başlıklı yazım yayınlandı.
Bu kadar emeğimize karşın istediğimiz sonuca ulaşamadık yani Türkiye Kurultay hedefine ulaşamadık. Siyasi tarihçiler nedenlerini yazacaktır. Öncelikli nedeni üç partinin liderlerinin istememesi ve engelleme gayretleridir. Bir diğer önemli neden de 24 Aralık 1995 içine erken seçim kararı verilmesidir. Birden bire gündem erken seçim oldu ve bizler de dağıldık.
Sizin bir de Demokratik Sol Parti’den milletvekili adaylığınız var. Bu konu ile ilgili gelişmeleri anlatır mısınız?
Demokratik Sol Parti de parti meclisi üyeliğim devam ederken ülkemizin siyasi yaşamının vazgeçilmezi haline gelmiş olan erken seçim bir kez daha gündeme geldi ve milletvekili genel seçiminin 24 Aralık 1995 tarihinde yapılmasına karar verildi.
Aday olup olmama konusunda kararsızdım; parti üyeliğim çok yeniydi, Ecevitlerin yaklaşımından endişeliydim. Bazı arkadaşlarım, Rahşan ve Bülent ECEVİT’in hakkımdaki düşüncelerini ancak aday olursam öğrenebileceğimi söylüyorlardı. Ayrıca aday olmamam partiye karşı ilgisizlik olarak da kabul edilebilecekti. Bu düşüncelerin etkisiyle Tekirdağ milletvekilliği için adaylık başvurusunda bulundum. Milletvekili adayları Parti Meclisi’nde belirleneceği için ben de parti meclisi üyesi olarak hakkımdaki kararın hem içinde olacak hem de Demokratik Sol Parti’de Bu belirlemenin nasıl yapıldığına tanık olacaktım. Süreç tamamlandı Parti Meclisi’nde adaylarının belirlenmesine sıra geldi. Hemen hemen parti meclisi üyelerinin tümü aday, daha doğrusu aday adayı olduğu için büyük bir heyecanla toplantının başlaması bekleniyordu
.
Okuyucularımızın gözlerinde canlandırabilmeleri için yeri gelmişken parti meclisi toplantısı oturma düzenini anlatmalıyım:
Genel Merkez Ankara’da Beşevler’de üç katlı bahçeli bir binada idi. Kırk kişilik parti meclisi bahçede yeni yapılmış prefabrik bir salonda toplanıyordu. Oturma düzeninde, üç kişinin sığabileceği bir masaya cephe almış vaziyette sinema düzeninde sıralanmış sandalyeler kurulmuştu.
Toplantı günü biz üyeler sandalyelere oturduk, önce Rahşan Hanım geldi yanımıza oturmadan, sırtını duvara verecek ve herkesi görebilecek şekilde kenara oturdu. Biraz sonra Bülent Ecevit yanında Aydın Tümen olduğu halde klasörlerle gelip karşımızdaki masada yerini aldı.
ECEVİT kısa bir giriş konuşmasından sonra aday listelerini belirlediklerini, il sırasıyla isimleri okuyacağını, üç büyük ilin adaylarını açıklamayı en sona bıraktığını söyleyerek okumaya başladı. DSP’de benim için ilk deneyim olacak bu aday belirleme yönteminin nasıl yürüyeceği ECEVİT’in açıklaması ile belli olmuştu. Anlaşılan bizlerin parti meclisi üyeleri olarak kimlerin aday adayı olduğunu, kimler için nasıl bir tercih yapılacağını bilme durumunuz olmayacaktı, yapacağımız Ecevitlerin hazırladığı listeleri onaylamak olacaktı.
ECEVİT aday listesini il il okumaya başladı. Okuyor ve geçiyordu salonda çıt çıkmıyordu. Hepimiz dinliyorduk, kendi durumları okunan arkadaşlardan da ses çıkmıyordu. Sıra Tekirdağ’a geldi, ismim okunmadı, refleks olarak; “Ben adaydım.” diye seslendim o ana kadar ses çıkmayan salondan böyle bir tepki gelince ECEVİT şaşırdı bana baktı, tekrarladım. Kendi sağında ilerde duvar dibinde oturmakta olan Rahşan Hanım’a doğru bakıp beni işaret ederek “Adaydım diyor?” dedi. Rahşan hanım da “Onu İstanbul’da değerlendirdik.” şeklinde cevap verdi. ECEVİT de bu cevap üzerine bana dönerek işte böyleymiş anlamına gelecek bir işaret yaptı, şaşırdım. Ben Tekirdağ için adaylık başvurusunda bulunmuştum, kimse farklı bir tercihim olup olamayacağını sormamıştı, şaşkınlıktan Tekirdağ’dan sonraki illerin adaylarını bile tam anlayamadım. Aslında bir başka şaşkınlığım da Bülent Ecevit’in aday listeleri hakkında pek bilgi sahibi olmadığının ortaya çıkması idi. Benim adaylığımı, nereden aday gösterildiğimi bilmiyordu. Ya da böyle görülmek istiyordu.
Liste üç il dışında tamamlanınca toplantıya ara verildi. Ben İstanbul’da nereden kaçıncı sırada aday gösterildiğimi de bilmiyordum. Arada ECEVİT’in en yakınlardan olan Hüsamettin ÖZKAN’a sormaya çalıştım, bilgisi olmadığını söyledi. Toplantıya dönüldüğünde Ecevit İstanbul listesini okumaya başladı birinci bölgeyi okudu, yoktum, ikinci bölgeyi okudu yoktum. Sıra üçüncü bölgeye geldi, eh hadi burada olabilirim dedim. Üçüncü bölge Tekirdağ’a sınır ve yakındı. Silivri ve Çatalca’ya kolay gidip gelebilirdim. İçimden bu iyiniyetli yorumları yaparken Ecevit sekizinci sıraya konduğumu okuyunca şaşkınlığım ve hayal kırıklığım bir o kadar daha arttı. Bu bölgede 8 milletvekili çıkarmak kolay değildi.
Aslında benim başıma bu gelen Mümtaz SOYSAL ve Tahir KÖSE dışında son dönemde DSP’ye geçen arkadaşlar için de geçerliydi. Örneğin Ertuğrul GÜNAY, Orhan BİRGİT listedeki yerlerini beğenmeyip adaylıktan çekildiler. İsmet SOLAK, benim ardımda dokuzuncu sıraya konmuştu, o da yerini beğenmedi, aylıktan çekildi.
Demokratik Sol Parti listelerindeki bu durum basında isimlerimiz belirtilerek yer aldı. Örneğin 28 Kasım tarihli Hürriyet Gazetesi bu durumu benim fotoğrafımı da kullanarak “ECEVİT’ten büyük tırpan” başlığı ile haber yapmıştı. Aynı günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nde Hikmet ÇETİNKAYA, Ahmet Taner KIŞLALI, Oktay AKBAL köşe yazılarında bize yapılanı harcanma olarak eleştiriyorlardı.
Bana yapılanı eleştirsem de adaylıktan çekilmedim, çünkü ön seçimin yapılmayacağını, adayları büyük ölçüde Rahşan ECEVİT’in belirleyeceğini bilerek aday adayı olmuştum. Bu sonuç benim için sürpriz değildi. Şimdi bunu sorun etmeyip çalışmalıydım. Silivri örgütündeki arkadaşlar da beni sahiplendiler ve çalıştık. Sonuçta Bu bölgeden 7 milletvekilliği kazanıldı. Az daha sıra bana geliyordu.
Parti Meclisi üyeliğine devam ettim Ancak bu üyelik sakin bir üyelik olmadı. 2 Ocak 2003 tarihinde istifa edene kadar DSP üyeliğim de devam etti. Bu süreçte Tekirdağ belediye başkanlığına aday adaylığı macerasını da yaşadım. Bunlara ilişkin anılarımı ayrıca anlatacağım.
Tekirdağ’dan değil de İstanbul’dan hem de 8. sıradan aday gösterilmeniz Ecevitlerin sizin milletvekili olmanızı istemediklerini gösteriyor. Bunun nedeni nedir?
Bu soruya bir soruyla cevap vereyim:
Böyle bir muamele ile karşılaşacağımı tahmin ettiğim halde neden DSP’ye gittim?
DSP ye geçtim çünkü 12 Eylül sonrasının dağıttığı sosyal demokratların bütünleşmesini istiyordum. 12 Eylül sonrası süreçte sosyal demokrat iddia ile Halkçı Parti kurduruldu. Halkçı Parti, Sosyaldemokrasi Partisi (SODEP) ile birleşti Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) oldu. DSP yani Rahşan ve Bülent Ecevit ısrarla bu birleşmenin dışında kaldı. Yani sosyal demokratlar ikiye bölünmüş durumdaydı. Bunun üstüne bir de SHP’nin bir kısım yöneticileri ile kapatılan CHP’nin son genel yönetim kurulundan bazı üyelerinin yanlış politikaları sonunda CHP bir bölünme unsuru olarak yeniden açıldı. Böylelikle sosyal demokrat kesimde fiilen üç parti ortaya çıktı. Bu sonucun yanlışlığını gördüğüm için o günlerde istifalarla boşalan Parti Meclisi üyeliğine yedeklerden sıramın gelmesi nedeniyle davet edildiğim SHP parti meclisinden ve de SHP üyeliğinden bu durumu gerekçe göstererek istifa ettim. (Haklılığım 1994 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara’yı Refah Partisi’ne vermekle ortaya çıktı.) Diğer arkadaşlarla birlikte DSP’ye geçerek birleşmenin bu çatı altında olması gerektiğini vurgulamaya çalıştım. Özellik de Rahşan ECEVİT’in beni kerhen kabulleneceğini tahmin ediyordum ancak her şeye karşın kamuoyuna bu mesajı vermem gerektiğine inanıyordum.
Kabullenilmeyişimin öncelikli nedeni, 12 Eylül sonrasında ECEVİT’in “beni bekleyin” tavsiyesini dinlemeyip SODEP’e gitmemizdir. Ayrıca 12 Eylül sonrasında SODEP ve SHP de görevler yaparken DSP ve Ecevitlere eleştiriler de yöneltmiştim. Örneğin, artık şehir efsanesi midir, doğru mudur bilmem; DSP’nin propaganda çalışmalarında Bülent ECEVİT’i tükenmez kaleme benzetmesine karşılık benim, “Tükenmez kalem tükendi mi işi biter ve atılır, dolma kalem sürekli gücünü tazeler.” şeklindeki yanıtımın Rahşan ECEVİT tarafından kırmızı kalemle not edildiği hep söylenmiştir.
Benimsenmememin bir başka nedeni de “Çile Çiçekleri” olayıdır. Ben doğal olarak DSP’ye Tekirdağ’dan üye oldum. O dönemde Tekirdağ İl Başkanı olan Mehmet KARADUMAN ve arkadaşları, Edirne Milletvekili Erdal KESEBİR ile birlikte DSP içinde muhalif hareketi temsil eden çile çiçeklerini destekliyordu. DSP’ye üye olduğumda kendi ilimde genel merkeze karşı bir parti örgütü buldum. Parti meclisi üyesiyim, il örgütünü yok saymam mümkün değil, onlarla birlikte olma ve çalışma durumundayım, oldum da. Örneğin genel merkez ile aralarında bir yumuşama olsun istedim onlara randevu almaya çalıştım ama başaramadım.
Evet işte DSP’den milletvekili olmamın istenmemesinin nedenlerini böyle açıklayabilirim.
Sizin bir de DSP’den belediye başkanlığı aday adaylığınız olacaktı değil mi?
Milletvekilliği ve başbakan başdanışmanlığı görevlerim bitip Tekirdağ’da avukatlığa döndükten sonra sürekli toplumun içinde oldum. Yerel sorunlar üzerinde görüş ve eleştirilerimi dillendirdim. Özellikle Trakya, Ergene ve Marmara’nın çevre sorunları üzerinde çalışmalar yapmış olmam söylediklerimin daha içerikli ve etkili olmasını sağlıyordu. Baro başkanlığı görevim, çeşitli dernek ve sivil toplum örgütleri ile ve de basınla ilişkilerim gündemde kalmamı sağlıyordu.
Böyle bir ortamda 18 Nisan 1999 genel ve yerel seçimleri sath-ı maili ne girmiştik. DSP’de üyeliğim devam ediyordu. Yaşadığım deneyimden sonra herhangi bir adaylığı düşünmüyordum ancak yavaş yavaş yerel basında Tekirdağ belediye başkanlığına aday olmam gerektiği şeklinde yazılar ve değerlendirmeler çıkıyordu. Örneğin, Yeni İnan gazetesi bir yıl öncesinden 26 Mart 1998’de aday gösterilirsem mutlak kazanacağımı yazmıştı. Aynı gazete daha sonra 17 Ağustos’ta “kimler aday adayı” başlıklı haber yorumunda benim Demokratik Sol Parti’nin adayı olarak ismimin geçtiğini ve aday gösterilirsem kazanacağımı tekrar yazıyordu.
Bu ilgi Demokratik Sol Parti’nin Tekirdağ örgütü içinde yankı bulmaya başlamıştı. Açık söyleyeyim, benim de hoşuma gidiyordu. Çünkü öteden beri belediye başkanlığının hizmet olanakları nedeniyle milletvekilliğinden daha önemli olduğunu düşünmüşümdür. Bu kapsamda belediye başkanlığına aday olma kararı verdim. Yalnız genel merkezin yani Rahşan ECEVİT’in pek olumlu bakmayacağını da kestiriyordum. Ayrıca Demokratik Sol parti Tekirdağ milletvekili Fevzi AYTEKİN’in de adaylığımı benimsemeyeceğini düşünüyordum. Fevzi AYTEKİN seçim yaklaşırken 1999 yılbaşında koalisyon hükümetinde Çevre Bakanı olmuştu. Bu olumsuzlukları biliyordum ancak gördüğüm ilgi beni cesaretlendirdi. İlçe Başkanı olan avukat Erhan SEZER’in desteği de güç kattı ve adaylık başvurusunda bulundum. Benim adaylığım belediye meclisi üyeliğine yönelik istekleri de arttırdı. Tekirdağ seçmeninden destek alabilecek dostlarım, arkadaşlarım Belediye Meclis üyeliğine adaylık başvurusunda bulundular bunların içinden güzel bir liste hazırladık.
Tekirdağ belediye başkanlığına önceki İl Başkanı Mehmet KARADUMAN da adaylığını açıkladı. Daha sonra Engin DENİZCİ de adaylığını açıkladı. Engin DENİZCİ’nin adaylığı tam bir sürpriz oldu. Çünkü uzun yıllar ANAP belediye meclisi üyeliği yapmış, birlikte çalıştığı belediye başkanı Osman TABAK’a övgüler içeren “Vira Bismillah” başlıklı bir şiir yazıp yayınlamıştı. Seçime çok yaklaşmışken ANAP’tan istifa edip DSP’ye üye olmuştu. Aday olmasına anlam veremiyorduk ancak Fevzi AYTEKİN’e bildiğimiz yakınlığı kuşkulandırıyordu.
Genel merkezden onayın gelmesini ve Tekirdağ İlçe Seçim Kuruluna parti örgütünün başvurmasını bekliyorduk. Son gün hemen adliye binasının karşısında olan avukatlık büromda pencereden adliyeye giriş çıkışları gözleyerek başvurunun yapılmasını bekliyorduk. Saat 17’ye yaklaşıyordu, telaş ve heyecanla Genel Merkez’i aradım ulaşamadım, Feyzi Aytekin’i aradım bilgisi olmadığını, genel merkezin başvuracağını söyledi ve süre doldu. Yani Demokratik Sol Parti Tekirdağ belediye başkanlığı seçimi için İlçe Seçim Kuruluna adayını bildirmemişti. (Bu durumu 26 Şubat tarihli Yeni İnan Gazetesi; “ DSP SAATİNDE LİSTE VEREMEDİ” manşeti ile duyuruyordu.) Tam bu sırada Fevzi AYTEKİN koşa koşa adliyeye girdiğini gördük ve ardından öğrendik ki aday Engin DENİZCİ… Belediye Meclisi aday listesi olarak ise bizim hazırladığımız liste değiştirilmeden verilmişti.
Neler hissettiniz?
Bu hepimiz için bir şoktu.
Örneğin Şerif BAYSALAN, 24 Şubat’ta Batı Yakası Gazetesinde bu haberi; “Tekirdağ belediye başkanlarının çoğu ANAP orjinli… GÜRSELER’le KARADUMAN Ecevitlerin vetosuna takıldı… DSP’de ŞOK!” manşeti ile veriyordu. Ertesi gün Yeni İnan durumu “DSP’ye bomba düştü” şeklinde ifade ediyordu.
Bu sonucun Çevre Bakanı Fevzi AYTEKİN’in eseri olduğ yerel basın açıkça yazıyordu. Örneğin Batı Yakası; “Olmadı Fevzi Bey…”, Yeni İnan da; “Olmadı Fevzi Bey, essahtan olmadı. Yazık oldu, Tekirdağ’a, yazık!…” değerlendirmelerini yapıyorlardı. İsmet SOLAK, 9 Nisan tarihli Hürriyet’te durumu Osman TABAK’ın “Allah DSP’den razı olsun!” sözünü manşete çıkararak değerlendiriyordu.
Seçim beklenildiği gibi Osman TABAK’ın kazanması ile sonuçlandı. Ancak, 23 Nisan tarihli Yeni İnan’da Cahit Çelebi’nin “DERS” başlıklı yazısında belirttiği gibi; Engin Denizci DSP belediye meclisinden 1000 oy az, Osman TABAK ise ANAP’ın belediye meclisinden 2000 oy fazla alıyordu.
Evet DSP serüvenimde bir aşama da bu şekilde sonuçlandı.
İstanbul Bakırköy’de Belediye Başkanı Ali Talip ÖZDEMİR’in milletvekili ve ardından Devlet (daha sonra da çevre) Bakanı olması nedeni ile boşalan belediye başkanlığı için 2 Haziran 1996’da seçim yapılacaktı. 27 Mart tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde Yalçın Bayer, “Bakırköy’e kim başkan olsun” başlıklı yazısında siyasi kulislerde adları geçenleri sıralarken DSP’den beni yazdı. Ardından 12 Nisan tarihli Radikal gazetesi kullandığı fotoğrafımın altına “DSP’nin banko adayı, sıkı çevreci” yazıyordu. Haberin içinde de; “DSP’nin Bakırköy belediye başkanlığı için teklif götürdüğü isim ise çevreci Güneş GÜRSELER Devlet Bakanı ÖZDEMİR ile birlikte Çevre Bakanlığı için yoğun çaba harcayan Gürseler’in adaylığına şimdilik kesin gözüyle bakılıyor.” görüşü belirtiliyordu. Bu tamamen yakıştırmaydı. Ben bu konuda kimseden bir talepte bulunmamıştım. Gazetelerde haber ve yorumlar gelişince bu durumu Parti Meclisi üyesi olarak Genel Başkan Yardımcısı Rahşan ECEVİT’e açıklamam gerektiğini düşündüm. Ancak Genel Merkeze gittiğimde fotokopi odasında 45 dakika bekletildiğim halde kendisi ile görüşemedim, Aydın Tümen ile görüştürüldüm. Görüşebilseydim haberlerin kaynağının Ben olmadığımı basının yakıştırması olduğunu ancak bu yakıştırmaları dikkate alırlarsa göreve hazır olduğumu söyleyecektim. Ama olmadı, tabi aday da gösterilmedim, seçim de kazanılmadı.
Bu olayı daha sonra 22 Ağustos’ta Türey KÖSE’ye, DSP’nin örgüt yapısını eleştiren, üyelere ve örgüte güvenilmediğini belirten, bana yapılanları da açıklayan bir demeç içinde anlattım. Türey KÖSE de bunları 25 Ağustos tarihli Cumhuriyet’te, “Parti Meclisi üyesi Güneş Gürseler, yönetimin tabana güvenmediğini söyledi DSP’de sesler sertleşiyor” başlığı ile haber yaptı. Bu haber üzerine DSP Genel Merkezi, “DSP GENEL MERKEZİNDEN CUMHURİYET GAZETESİNE AÇIKLAMA” başlığı ile iki sayfalık yazılı açıklama yaptı. Açıklamada bana yanıt veriliyor; örneğin parti meclisi toplantısına davet için telefonla arandığım ancak numaralarım değiştiği için ulaşılamadığı, toplantı gündeminin bildirilmemesinin doğru olduğu çünkü görüşmelerin gündem maddesi ile sınırlı olmadığı, üyelerin, toplantıda istedikleri her konuya değinebilecekleri, fotokopi odasında bekletilmemin saygısızlık değil maddi olanaksızlık olduğu belirtiliyordu.
Bu açıklama Cumhuriyet’te 26 Ağustos’ta “Örgüte Güvenilmediği Yalan” başlığı ile yayınlandı. Cumhuriyet bu açıklamayı bir kez de 27 Ağustos’ta o günlerde gündemde olan olağanüstü kurultay toplanması isteklerini konu alan haberi içinde Erdal KESEBİR ve Mehmet KARADUMAN’dan da söz ederek değerlendirdi.
Genel Merkezin, daha doğrusu Rahşan ECEVİT’in açıklamasına benim cevap vermeme gerek kalmadan cevabı Işık KANSU, Cumhuriyet’te 31 Ağustos’ta Ankara Kulisi köşesinde “DSP’de Sıkıntı” başlığı ile; “DSP Parti Meclisi üyesi Güneş GÜRSELER’in, PM toplantısına çağırılmadığını açıklaması üzerine parti genel merkezinin “Kendisini aradık, ama bulamadık. Telefonları değişmiş” yolundaki savına gelince. GÜRSELER, yaklaşık iki yıldır Tekirdağ’da. Bu ile giderken, bize telefon numaralarını bırakmıştı. O günden bugüne numaralarda değişiklik olmadı. Tanığız.” şeklinde verdi.
DSP’den belediye başkan aday adaylığınızdan sonra bir de CHP’den belediye başkan aday adaylığı yaşadınız…
Evet. Demokratik Sol Parti’de yaşadığım belediye başkanı aday adaylığı maceram yetmezmiş gibi bu kez de 24 Mart 2004 yerel seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nde aynı maceraya giriştim.
Daha önce anlatmıştım, siyasi yaşamında belediye başkanlığı arzum hep oldu. 2004 yerel seçimleri yaklaşırken belediye başkanı adayı olmam yolunda değerlendirme ve yorumlar başladı. Bunlardan basına yansıyan ilk haber 31 Aralık 2002 tarihli yeni İnan Gazetesi’nde çıktı. CHP Tekirdağ milletvekili Mehmet Nuri SAYGUN gazeteye yaptığı ziyarette, seçimden yaklaşık iki yıl önce, kabul edersem CHP’nin beni aday göstereceğini söylüyordu. Benzer doğrultuda söylenti ve haberler gelişiyordu. Bu tabloyu görünce adaylığı ciddi olarak düşünmeye başladım. Demokratik Sol Parti aday adaylığım döneminde yaptığım hazırlıklar elimdeydi. Geçen süreçte kentin sorunları ile ilgili çalışmalar da yapmıştım, sonunda aday olmaya karar verdim.
12 Eylül sonrasında Cumhuriyet Halk Partisi üyeliğim yoktu. 15 Ocak 2003 tarihinde CHP ye üye oldum. Aslında daha üye olmadan yaşananlar nelerle karşılaşacağımı belli ediyordu. Örneğin, dönemin Merkez İlçe Başkanı Oral ÇELİKKOL, basında adımın geçmesi üzerine bir yazılı açıklama yaparak, ismimi geçirmeden ancak beni tarif ederek, adaylık konusunda bana bir taahhütte bulunmadıklarını duyuruyordu. Bu açıklamayı Necmi IŞIKSAL, 22-28 Eylül 2003 tarihli Olay Aktif Gazetesi’nde “İstenmeyen Adam Güneş Gürseler mi?” başlıklı köşe yazısında veriyordu.
O dönem Genel Başkan Deniz BAYKAL, Önder SAV Genel Sekreter idi. Üye kaydımı doğrudan genel merkezde, Ankara’da yaptırabilirimdim fakat Tekirdağ’da örgüte başvurup üye olmayı tercih ettim. Beklentim, adaylığımın da konuşuluyor olması nedeni ile örgütün bunu önemseyerek basın ve halkla ilişkiler noktasında bir etkinliğe dönüştürebileceği şeklinde idi. Hiç öyle olmadı. İl Başkanı Aydın KURBAN’ın makamında, İlçe Başkanı İlhami ÖZCAN ve birkaç yönetim kurulu üyesinin bulunduğu sırada üye kayıt formunu imzaladım.
CHP Genel Merkezi üye olmamı Tekirdağ örgütünden daha fazla önemsediği için Türkiye Büyük Millet Meclisi grup toplantısı sırasında tören düzenledi. Deniz BAYKAL Parti rozetini taktı ve böylelikle üyeliğim kamuoyuna da duyurulmuş oldu.
Bu süreçte Tekirdağ sorunları ve benim çözümlerimi içeren bir çalışmayı genel sekreter Önder SAV’a sunarak belediye başkanlığına aday olmak isteğimi bildirdim. Önder Sav Tekirdağ belediye başkanı adayı olarak gösterileceğimi kesin bir şekilde bildirdi ve çalışmalara başlamamı istedi.Hemen çalışmalara başladım.
Daha sonra Çankaya Belediye Başkanı olarak seçilen, Şehir Plancıları Odası Başkanı, şehir plancısı mimar, arkadaşım Bülent TANIK’dan yardım istedim. Tekirdağ’a geldi beraber kenti dolaştık, düşüncelerimi açıkladım, o da bana neler yapılabileceğini, önerilerini söyledi. Süreç boyunca kendisinden yararlanma ve birlikte çalışma isteğimi belirttim.
Tekirdağ üzerine projelerimi geniş olarak ilk kez Şerif BAYSALAN 30 Kasım 2003 tarihli Batı Yakası Gazetesi’nde yayınladı.
Bütün bunlar olurken parti örgütü uzak duruyor, henüz adayın belli olmadığını, başka aday adaylarının da çıkabileceğini söylüyordu. Örneğin onların arzusu Merkez İlçe Başkanı İlhami Özcan AYGÜN’ün belediye başkanı adayı olmasıydı. Bu nedenle de benimle beraber gözükmemeye çalıştılar.
Genel Başkan’ın ev telefon numarasını dağıtıp aleyhime konuşturuyorlar, inceleme için gelen milletvekilleri partiyle ilgisi olmayan kişilerle görüştürülüyor, seçimin benimle kazanılamayacağı söyletiliyordu.
Birlikte olabileceğim arkadaşlarla bir ekip kurdum. Belediye meclisinde beraber çalışmayı istediğim arkadaşlardan aday olmalarını rica ettim. Hazırladığımız program doğrultusunda esnaf ziyaretlerine, akşamları kahvehane ziyaretlerine başladık. İyi bir tempo yakalayarak çalışmaları sürdürüyor, örgütün katılmamasına karşın oldukça ilgi görüyorduk. Ertesi sabah, akşam gittiğimiz yerlere bizden sonra örgütten gelenlerin adaylığımın henüz kesinleşmediğini söylediklerini öğreniyorduk.
Parti örgütünün bunu yapmasının nedeni, milletvekili seçiminde alınan oya güvenerek herhangi bir adayla da seçimin kazanılacağına inanmaları idi. Aday olmasını istedikleri Merkez İlçe Başkanı İlhami Özcan AYGÜN birlikte çalıştıkları yakın arkadaşları idi. Belediye başkanı olmam onlar için sorunlar yaratabilecekti.
Kesin aday listeleri de açıklanmadığı için süreç bir sinir harbi içinde sürüyordu.
Bir yandan baro başkanlığını ve mesleki çalışmalarımı sürdürüyor, bir yandan da eğitimleri nedeni ile eşim ve çocuklarımın Ankara’da bulunmalarının baskısını yaşıyordum. Bu arada bir de Ankara’da ev taşıyorduk. Milletvekilliğim sırasında, 1988 yılında, Tekirdağ Milletvekili Ahmet KARAEVLİ’nin kurduğu Çayyolu’ndaki konut yapı kooperatifine üye olmuştuk. Binalar 2000 yılında “ilerlemiş kaba” düzeyinde üyelere teslim edildi. Biz ancak 2004 yılı Şubat ayı içinde o da ancak eşimin tek başına, iki çocukla sürdürdüğü özverili çalışmalarla tamamlaması ile taşınabilir duruma geldik. Fakat benden gene fayda yoktu, yeni bir eve taşınıyordu. Aklım onlarla idi ancak bir yardımım olamıyordu. Neyse, bu sinir ortamı içinde çalışmalarımı sürdürdüm, halkın ilgisi bütün sıkıntılarımı unutturuyordu. Belediye meclisi adayları listesinin genel merkeze sunulması aşamasına kadar geldik. Listeyi ben Ankara’ya götürecektim. Sonradan inkar edilse de örgütle üzerinde anlaştığımız ya da anlaştığımızı sandığım bir listeyi gece otobüsü ile Ankara’ya götürdüm.
O gün eşim eşyaları Oran’da kirada oturduğumuz evden Çayyolu’na yeni evimize taşıyordu. Yani ben sabah karşı otobüsten inip Oran’daki evde üstümü değişip CHP Genel Merkezi’ne gidip listeyi verecektim. Akşam da yeni evimize dönecektim.
Bütün bu karışık duygular içinde 22 Şubat Pazar sabahı önce Bülent TANIK’ın Çevre Sokak’taki genel merkeze çok yakın Bükreş Sokak’ta bulunan bürosuna gittim. Listeyi verdikten sonra büroya dönüp çalışacaktık.
Genel Merkez’de Merkez Yürütme kurulu toplantı halindeydi. Sekreteryaya listeyi verdim, Cevdet SELVİ’nin odasına uğradım ve Bülent Tanık’ın bürosuna gitmek üzere genel merkezden ayrılırken telefonum çaldı. Arayan il başkanı Aydın KURBAN’dı. Bir hiddetle; “Bu nasıl liste, biz milletvekilli Mehmet Nuri SAYGUN, örgüt, 150 kişi toplantı halindeyiz. Listenin değişmesini istiyoruz, yoksa hep birlikte istifa ediyoruz.” diyerek çıkıştı ve istedikleri belediye meclisi üyeleri listesini faksla gönderdiklerini, listemi buna göre değiştirmemi istedi.
Anlaşılan önceden bir düzen kurulmuş hazırlık yapılmıştı; Pazar günü 150 kişi toplanmış bekliyordu ve verdiğim liste genel merkezden birileri tarafından anında bu toplantıya ulaştırılıyordu.
Zaten canım burnumdaydı üstüne bir de bu tehdit. Aydın KURBAN sözünü bitirince, hemen; “Sizlerin istifanıza gerek yok, ben adaylıktan çekiliyorum” dedim ve telefonu servis dışı kalacak şekilde kapattım.
Merdivenlerden geri dönerek Önder SAV’ın özel kalemine çıktım. Özel kalem Suzan, benim SHP Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptığım dönemde sekreterimdi. Bir kağıt ve zarf istedim. İstifamı yazdım, Suzan’dan devam etmekte olan Merkez Yürütme Kurulu toplantısındaki Önder SAV’a iletmesini rica ederek, Bülent TANIK’ın bürosuna gitmek üzere genel merkezden ayrıldım.
İlk şaşkınlığı bürosuna döndüğümde Bülent TANIK yaşadı.
Buradan eşimin yerleşme telaşında olduğu Çayyolu’ndaki yeni evimize gittim. Asıl şok evde yaşandı, eşim ve çocuklarım sevinsinler mi üzülsünler mi şaşırdılar. Yaklaşık üç aylık emeğimin boşa gitmesine üzülüyorlar, bir yandan da seçim stresinden ve belediye başkanlığı yoğunluğundan kurtulduğum için seviniyorlardı.
Söylediğim gibi bu sürede cep telefonumu kapatmıştım, yeni evimize de henüz sabit telefon bağlanmamıştı. Böylelikle ulaşılamaz da olmuştum, bu rahatlıkla kolileri açmaya başladık, bana kitap kolilerini açıp çalışma odamı ve kütüphaneyi düzenlemek düştü.
Televizyonda haber kanallarında adaylıktan ayrıldığım da alt yazı olarak verilmeğe başladı. Bir süre sonra İlhami Özcan AYGÜN’ün aday gösterildiği haberi verildi. Arkadaşlarımız amaçlarına ulaşmışlardı. 2002 milletvekili seçimlerinde Tekirdağ Merkez’de CHP’nin 19.088 oyu ile AKP’nin 16.800 oyuna yaptığı 2.288 farka güveniyorlardı. Oysa genel seçim ile yerel seçimin farklı olduğunu, yerel seçimde adayın daha önde olduğunu, farkın da kapatılamayacak kadar büyük olmadığını söylüyordum, anlatamadım. Sonuçta; CHP 6.069 oy kaybederek 13.019 oyla ikinci parti oldu. AKP ile aradaki fark 2.288 artıdan, 4.116 eksiye geriledi. AKP oyunu sadece 335 artırarak 17.135 oyla belediye başkanlığını kazandı.
Sonucun böyle olacağını Batı Yakası Gazetesi’nde bir ay önceden, 28 Şubat 2004 tarihinde Şerif BAYSALAN, “GÜRSELER’in istifası kitle oylarının kaybına neden oldu.” başlığı ile bildiriyordu.
25 Şubat’ta istifamın nedenlerini açıklayan yazılı bir basın açıklaması yaptım. Basın çok ilgi gösterdi.
Örneğin, Şafak Gazetesi 26 Şubat’ta; “Adaylığımı İçlerine Sindiremediler” başlığı ile veriyor, Yeni İnan 9.3.2004’de “Tekirdağ kaybetti” şeklinde değerlendiriyordu.
Olay Aktif de açıklamamı 5-12 Mart 2002 tarihinde “Bugüne Kadar Kimsenin Kuklası Olmadım.” başlığı ile veriyordu.
Basında adaylıktan çekilmemle ilgili en ilginç değerlendirmeyi 2 Mart 2004 tarihli Trakya Gazetesi’nde Aynur ERDOĞAN övgü mü, yergi mi olduğunu pek anlayamadığım bir şekilde yapıyordu; “Güneş GÜRSELER’in bu kararı Tekirdağ halkının bazı kesiminde olumlu karşılandı. Çünkü halk Baro Başkanlığı görevini yürüten Güneş GÜRSELEr’i Tekirdağ Belediye Başkanı olarak görev yapmasını uygun bulmadı. Nedenini şöyle söylediler “GÜRSELER’in kendine has bir tarzı var. Son derece saygılı ve saygı duyulan bir kişi. Gerçek bir beyefendi. Ona Tekirdağ Belediye Başkanlığı yakışmaz. Belki İstanbul Kadıköy, Beşiktaş, Levent ya da İzmir Karşıyaka’da Belediye Başkanlığı yapabilir. Ama Tekirdağ’da değil. Tekirdağ’dan ancak ona Milletvekilliği görevi uygun düşer. Bizim gönlümüzdeki görevi budur. Çünkü kişiliği, yapısı ve tarzına uygun olan Tekirdağ Milletvekilliği görevidir.” diyorlar.”
Beni kaçırtan CHP Tekirdağ yönetimi seçimin kaybından sonra, benim ve arkadaşlarımın aleyhe çalıştığımızı iddia ederek bizleri suçladılar. Üzüldüm.
Bir başka üzüntüm de üç ay boyunca birlikte özveri ile çalıştığımız arkadaşlarımın maddi manevi emeklerinin boşa gitmesi idi. Sağ olsun, parti yöneticilerimiz onları da değerlendirmedi. Bu bölümü bitirirken Tekirdağ için hazırladığım projelerimin gördüğü ilgiden söz etmek isterim. Adaylıktan çekildiğim duyulunca ilk olarak ANAP’ın belediye başkan adayı Kadir ÇEBİ projelerimi istedi ve verdim. 15 Mart’ta Yeni İnan’a bir açıklama yaparak projelerimden tüm adayların yararlanabileceğini açıkladım.
Mütevazilik yapmadan söylemeliyim; Tekirdağ siyasi yaşamında yerel yönetim için en geniş ve uygulanabilir projeler idi. Örneğin; Rüstem Paşa Camii ile Valilik binası arasındaki meydanın açılması, Ertuğrul Mahallesi’ndeki sivil mimarlık örneği ahşap binaların restorasyonu, Tekirdağ Milletvekili olarak görev yapan Yahya Kemal Beyatlı’nın kentinin bir değeri olarak ortaya çıkarılması, Macaristan ile kültürel ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi. Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Kadir ALBAYRAK, adaylık döneminde projelerimi aldı, hem seçim çalışmalarında kullandı hem de önemli bir bölümünü başkanlığı sırasında uyguladı, uyguluyor.
Tekirdağ’da birlikte Türk Macar Dostluk Derneğini kurduk ve siz yıllarca bu derneğin başkanlığını yaptınız. Macar sevginiz nereden geliyor?
Daha önce de sözünü etmiştim; Tekirdağ’da çocukluğumun geçtiği Ertuğrul Mahallesi Meserret Sokak’ın hemen yan sokağında, Macar Prensi RAKOCZİ’nin 1735 yılında vefat edene kadar yirmi yıl sürgün hayatı yaşadığı Tekirdağ’da, çalışma mekanı olarak kullandığı ev hep ilgimi çekmişti. Sultan III. Ahmet döneminde maiyetindeki çok sayıdaki general, asker ve sivil şahıslarla Osmanlıya sığınan Prens’e bu ev ve çevresindekiler tahsis edilmişti. Prens’in ikametgah olarak kullandığı ev ise çalışma evinden yukarıya doğru sokağın Peştemalcı Caddesi ile kesiştiği sol köşedeki büyük ahşap evdi. Bu ikinci evin benim için bir başka önemi var. Bu evde anneannem Nazife ESİN’in “ahret kardeşi” Hacer SEZEN yaşıyordu. Anneannem ile gidip geldiğim bu evin Prens Rakoczi’nin yaşadığı ev olduğunu yıllar sonra öğrenebildim. (Hacer Hanım Teyze, sokağımızdan Nihal ARCA’nın annesi, Efran, Perran ve Nihan’ın anneannesi, Kumbağlı Ali SEZEN’in annesi idi.)
Tekirdağ, Prens’in Macaristan’da doğduğu kent olan Sarospatak ile 60’lı yıllarda kardeş şehir oldu. Ev de zaman içinde müzeye dönüştü, Macaristan ile ilişkiler gelişti. Bu ilişkilerin kentin kimliğini oluşturmada önemli bir unsur olduğunun bilincindeki bir avukat ve yerel siyasetçi olarak bu konudaki gelişmelerin içinde olmaya çalıştım.
Arçelik bayi olarak beyaz eşya ticareti yapan, sosyal yaşamda önemli bir yerleri olan Nursen ve Erdoğan ERKEN çifti ve üç kızı gönüllü olarak bu ilişkilerin gelişmesi için tüm güçleri ile çalışıyordu. Bu çalışmalar sürecinde 1975 yılında Erdoğan ERKEN fahri konsolos olarak atandı.
1987’de milletvekili seçilince parlamentoda oluşturulan dostluk gruplarından Macar ve Alman dostluk gruplarına üye oldum. Almanları seçmem, kız kardeşim ve ağabeyimin aileleri ile birlikte yıllardır Almanya’da yaşamaları idi. Macarları da Tekirdağ’ın Macar ilişkilerine katkıda bulunabilme amacı ile seçtim. Beklediğim gibi de oldu. Örneğin o dönemde Macaristan Kültür Ataşesi olarak görev yapan Istvaz SZABO, daha sonra Ankara Büyükelçisi olarak görev yaptı. Emekli olduktan sonra de Budapeşte Macar Türk Dostluk Derneği başkanlığını yürüttü. Otuz yılı aşan dostluğumuz devam ediyor.
Milletvekilliğim dönemimde, kardeş şehir Sarospatak Belediyesi’nin daveti üzerine, Tekirdağ Belediye Başkanı Cemal ÜNLÜSARAÇ ve eşimle kendi otomobilimi kullanarak 1991 yılı Mayıs ayında Macaristan’a gidip temaslarda bulunduk.
Bütün bu süreçteki çalışmalarımız dernekleşmemiz gerektiği fikrini geliştirdi. Erdoğan ERKEN, Zeki VARAN, İbrahim ATAKİŞİ, Ali İhsan TERTEMİZ, Fahrettin ÖZZADE, Sedat KAPLAN, Naim ÖRÜ gibi arkadaşlarla 2000 yılında Tekirdağ Macar Dostluk Derneği’ni kurduk. 2019 yılı sonunda istifa edene kadar başkanlığını yürüttüm.
Bu süreçte önemli çalışmalar yaptık. Örneğin 2003’den başlayarak her yıl Haziran ayında Tekirdağ Kiraz Festivali günlerinde Macar Günü düzenledik. 19 kez düzenlediğimiz bu etkinlik 2020 ve sonrasında covid salgını nedeni ile yapılamadı.
Tekirdağ’da ses getiren, ilgi çeken önemli etkinlikler gerçekleştirdik; RAKOCZİ ve Macaristan hakkında Macar ve Türk sanatçı, yazar, şair ve Türkologların katıldığı çeşitli konferans ve paneller, sergiler, kompozisyon yarışmaları düzenledik. Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası konser verdi. “Nazım’ın Macar Toprağı” kitabı yazarı Av. Sunahan DEVELİOĞLU Nazım HİKMET’i anlattı. “Macar” kitabı yazarı Solmaz KAMURAN, İbrahim Müteferrika’yı anlattı. Henüz yirmili yaşlarda RAKOCZİ ile birlikte Osmanlıya sığınan ve Prensin özel sekreteri gibi çalışan, Prensin ölümü üzerine tüm maiyet ile birlikte Macaristan’a giden fakat orada yapamayıp tekrar Tekirdağ’a dönerek 40 yıl yaşadıktan sonra 1761 yılında veba salgınında vefat eden Mikes KELEMEN’in temsili anıt mezarını yaptırdık. Prens ve beraberindekilerin yaşantıları ile dönemin Tekirdağ’ı için önemli bir belge niteliğinde olan Mikes’in TÜRKİYE MEKTUPLARI kitabının yeni baskısını yaptık, Budapeşte Macar Türk Dostluk Derneği ile ortak yayınlar, etkinlikler, geziler düzenledik. Başkonsolos Gabor KİSS’in gayreti ile askeri uçakla Macaristan Milli Savunma Bakanlığı Bandosu ve süvariler getirildi.
Derneğin logosunu oğlum Nazım Can hazırladı. Nazım Can ayrıca dernek için bir magnet ile her yıl Macar günlerinde PTT ile çıkardığımız kişisel pulu ve zarflarını 12 kez hazırladı.
Macaristan’dan gelen konukları ağırladık. Bunların arasında Cumhurbaşkanları, parlamento başkanları, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları vardı.
Kısaca bir kısmını anlattığım çalışmalar bana Macaristan Cumhuriyeti Liyakat Nişanı Altın Haç Devlet Nişanı kazandırdı. Ailem ve benim için büyük onur olan bu nişanı 18 Mart 2012 tarihinde İstanbul’da başkonsoloslukta Başbakan Yardımcısı Dr. Semjen ZSOLT’un elinden aldım. Istvan SZABO büyükelçi, Gabor KİSS de başkonsolos idi. Aynı törende Tekirdağ Fahri Konsolosu Erdoğan ERKEN’e Macaristan Cumhuriyeti Liyakat Nişanı Subay Haçı Devlet Nişanı verildi.
Bir süre sonra Gabor KİSS Ankara Büyükelçisi oldu, Başkonsolos olarak Balazs Hendrich atandı. Bu ikili benim fahri konsolos olmam, Erdoğan beyin de fahri başkonsolos olarak devam etmesi gibi bir proje geliştirdiler. Ancak mevzuat fahri başkonsolosluk gibi bir uygulamaya imkan vermiyordu. Bu kez Kırklareli fahri konsolosluğunu önerdiler, kabul etmedim. Tekirdağ’da yaşayıp Kırklareli’de fahri konsolosluk maddi ve manevi olarak uygun olmazdı.
Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreterliğim döneminde Macaristan Barolar Birliği ve Budapeşte Barosu ile TBB’nin ve Tekirdağ Barosu’nun ilişkilerinin geliştirilmesinde katkım oldu. 2014 Nisan’ında TBB yöneticileri (Başkan katılmadı) ve baro başkanları ile Macaristan’ı ziyaret ettik. Macarlar da 2015 Nisan’ında 5 Nisan Avukatlar Gününü de içine alacak şekilde Türkiye’ye geldiler. Ankara temaslarından sonra Tekirdağ’a geçildi, Macar anıları ziyaret edildi. Tekirdağ Barosu ile Budapeşte Barosu arasında kardeş baro protokolü imzalandı.
TBB ile Macaristan’a gittiğimizde Budapeşte Barosu, beni onursal üye kabul ettiklerini açıklamış ve üyelik beratımı vermişti.
Budapeşte Macar Türk Dostluk Derneği de bana fahri üyelik verdi.
İlişkiler bu hoşlukta devam ederken vize sorunları yaşamaya başladık. Süleymanpaşa Belediye Başkan Yardımcısı, Büyükşehir Belediye Başkanı ve ilçe belediye başkanları ile yapacağı Macaristan seyahati için gereken vizede benden yardım istedi. Yeni seçilmişti, görev süresince kullanabileceği uzunlukta vize istiyordu. Benim de dernek başkanı ve yıllardır Tekirdağ’da Macarlarla yakınlığı bilinen bir kişi olarak yardımcı olabileceğimi düşünüyordu. İsteğini Başkonsolosluğa ilettim, verile verile bir aylık vize verildi. Çok mahcup oldum ve sonucu kendisine açıklamakta çok zorlandım.
O günlerde Solmaz KAMURAN da vize konusunda yaşadığı üzüntüyü aktardı.
Giderek bu sıkıntılar artıyordu. Son olarak oğlum ile gelinim Feyzan’ın 2020 yılbaşında Macaristan seyahati için istedikleri vize nedeniyle üzüldüm. Olay şöyle gelişti; sıkıntıyı bildiğim için Büyükelçi Viktor MATİS’ten yardım rica ettim. İstanbul’da yaşayan çocuklarımın Ankara’ya gelmelerini kendisinin kolaylıkla vizeyi sağlayabileceği yanıtını verdi. Ancak çocuklar işlerinin yoğunluğu nedeni ile Ankara’ya gidemediler. İstanbul Başkonsolosluğuna başvuracaklarını bildirerek tekrar yardım istedim. Şimdi tarihini unuttum bir güne 8:30 gibi erken bir saate randevu verildi. Gittiklerinde saatin yanlış olduğu, 13:00’de gelmeleri gerektiği, avukatla mülakat yapılacağı kendilerine söylendi. Beklediler.
Haberim olunca Konsolosluğa durumu iletip tepkimi bildirdim. Neyse uzatmayalım, sonunda altı ay vize alabildiler. Çocuklarım karışışında zor durumda kaldım.
Bu olay önceki vize sorunları ile birleşince bardak taştı ve 2 Aralık 2019’da dernek başkanlığından istifa ettim.
Büyükelçi 6 Ocak 2020 tarihli resmi mektubu ile üzüntülerini bildirdi.
Başkonsolos da büroma gelerek üzüntülerini bildirdi.
Erdoğan Bey ve yönetim kurulu yemeğe davet ederek hazırladıkları teşekkür plaketini verdiler ve beni onursal başkan olarak seçtiklerini bildirdiler.
Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı çalışmalarınızdan söz eder misiniz?
1995’de Başdanışmanlık görevim sona erip Tekirdağ’da yeniden avukatlığa döndükten sonra da Sevinç Hanım ve Erdal Bey ile görüşmeye devam ettim. Bu süreçte Bebek Tanova Sitesi’ndeki dairelerinden Anadolu Hisarı’ndaki yalıya taşınmışlar, Boğaz’ın bir yakasından diğerine geçmişlerdi. Tanova’daki daireye il başkanlığı dönemimden başlayarak birkaç kez gittim ve muhteşem manzarasına hayran oldum. Boğaziçi Üniversitesi yerleşkesine çok yakın Boğaz’a Bebek sırtlarından bakan, insanda kanatlanıp karşıya, Kuleli Askeri Lisesi’ne uçma arzusu yaratan bir konumda idi. Bana kalsa bu daireyi yalıya değişmezdim ya, neyse.
2000 yılı Ağustos ayında, Erdal Bey ve Sevinç Hanım beni bir hukuki sorunu görüşmek istediklerini belirterek yalıya davet ettiler. Gittim, Emlak Bankası tarafından Sevinç Hanım ile Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı aleyhine açılan tasarrufun iptali davası dava dilekçesini gösterdiler.Bu dava birçok şeyi öğrenmemi sağladı. Yalıya gidip geldikçe kapıda Sevinç ve Erdal İNÖNÜ tabelasını görüyordum, ancak ayrıntıyı düşünmemiştim. Örneğin ben yalının tapusunun Erdal Bey ve Sevinç Hanım üzerine olduğunu sanıyordum. Halbuki 1972 yılında satın alınan yalı 1998’de kurulan Sevinç Erdal İnönü Vakfı’na müzeye dönüştürülmek vasiyeti ile mal varlığı olarak konmuş, dava da bu tasarrufun yani Sevinç Hanım’ın yalının mülkiyetini Vakfa devretme tasarrufunun iptali isteğiyle açılmıştı. Tabii bankanın böyle bir talepte bulunabilmesi için Sevinç Hanım’ın bankaya bir borcunun olması ve bu borcu karşılayacak malvarlığına sahip olmaması gerekiyordu. Dava dilekçesi işte bu konunun ayrıntısını açıklıyordu:
Sevinç hanım ve Erdal Bey Sevinç Hanım’ın kardeşi Selim SOHTORİK ile birlikte Sohtorik Denizcilik Anonim Şirketine ortaktılar. Anonim şirket Emlak Bankası’ndan krediler almış, bir krediye de kefil olarak Sevinç İNÖNÜ gösterilmişti. İlginçtir bu kefalete ilişkin herhangi ipotek haciz ya da başka bir güvence alınmamış, sadece Sevinç Hanım’ın imzası ile kefalet geçerli olmuştu. Sohtorik Denizcilik, kredi borcu ödemelerini aksatınca banka icra takibine girişerek yalıya haciz koymak istediğinde mülkiyetin Sevinç ve Erdal İNÖNÜ Vakfı’na ait olduğu anlaşılınca da işte bu tasarrufun iptali davası açılmıştı.
Avukatlık büromda ortaklarımla birlikte dilekçe ve davayı inceleyip yanıt vereceğimizi söyledim, davayı kabul ettiğimizi bildirince de kasım ayında vekâletname düzenlendi. Dava yalının mülkiyetinin vakfa devredilmesinin bankadan mal kaçırma amacıyla yapıldığı iddiasına dayanıyordu. Bu iddianın geçerli olabilmesi için kredinin alındığı tarihte yalının Sevinç Hanım!ın mülkiyetinde olması, bankanın da kredi verirken yalıyı güvence olarak almış olması gerekir. Bunun yolu da tapu kaydına ipotek konulması ya da başkaca hukuki güvenceler sağlanması idi. Banka bunların hiçbirini yapmadan ve yalının mülkiyeti Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı’nda iken sadece Sevinç Hanım’ın kefil olarak attığı imza ile anonim şirkete krediyi vermiş.
Davada; kredinin yalının Vakfa mal varlığı olarak konulmasından sonra alındığı yani banka kredi verirken Sevinç İNÖNÜ’nün böyle bir mal varlığı olmadığını, vakfın kuruluşunun kefaletten çok önce olduğu savunmasını yaptım. Beykoz Asliye Hukuk Mahkemesi savunmamı geçerli buldu ve bu gerekçe ile davanın reddine karar verdi. Tabii banka Yargıtay’a gitti. Yargıtay 15 inci Hukuk Dairesi de; “Evet bu doğru ama iyi araştırılmamış, miktarlar büyük, iyi niyeti/kötü niyeti araştır.” anlamında bir bozma kararı verdi. Beykoz Asliye Hukuk Mahkemesi eski kararında ısrar etti, bankanın temyizi üzerine dava Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gitti. Hukuk Genel Kurulu son sözü aleyhe söyledi; yalının vakfa devrinin kredi alınmasından önce olduğunu kabul etti fakat şirketin farklı tarihli genel kredi sözleşmesi de olduğunu belirtip kötü niyetle davranıldığını kabul ederek kararı bozdu. Beykoz Asliye Hukuk Mahkemesi de genel kurul kararına uyarak tasarrufun iptaline yani sonuç olarak yalının vakfa devrinin iptaline karar verdi.
Bu sonuç hepimiz için üzücü oldu, sürecin sonunda yalı satıldı. Nasıl satıldı derseniz, icra takibine konulan borç ödenmediği için. O da ayrı bir olay yani Sevinç Hanım’ın kardeşi Erdal Bey’in kayınbiraderi armatörlük yapıyor, gemiler çalışamaz hale geliyor, onlar yenilensin diye kredi alınıyor. Ancak yatırımda başarılı olunamadığı için borç ödenemedi. Aileden de sahiplenen olamadı. Sevinç Hanım satışı engelleyebilmek için çok çırpındı hatta KILIÇLAROĞLU döneminde CHP’ye de yalının müze olarak kullanılması önerisini de götürmüştü. İşe yaramadı. Yalı satıldı, Allah’tan Erdal Bey satıldığını görmedi, ancak süreçte yaşananlara çok üzüldü
Bu süreçte çok tatsız olaylar yaşandı. Alacaklı banka baskıyı artırdı, ne yaptı? Eşyaların haczedilerek muhafaza altına alınması için icra memurları birkaç kez gönderildi. Halı, televizyon , tablolar gibi yediemine götürüldü. Bütün bunlar Erdal Bey’in gözü önünde oldu. Basın bütün olanları ayrıntıları ile yayınladı. Ben Tekirdağ’dayım, haber veriyorlar, İstanbul’a gelip bu eşyaların Vakfın malı olduğu itirazını yaparak geri alıyordum. Tabi bütün bunlar ayrı bir üzüntü. Düşünün, Erdal İNÖNÜ’nün evinden eşyaları kamyona yüklenip götürülüyor. Sonra geri getiriliyor. Hatta bu borç nedeni ile yurt dışına çıkışları engellenmişti. Erdal Bey bu nedenle Wigner Fizik Madalyası ödülünü almak için Meksika’ya gitmek isterken büyük sıkıntı yaşadı. Araya Başbakan ERDOĞAN’ın girmesiyle, bir kereliğine yasak kaldırıldı ve Meksika’ya uçabilmişlerdi. Ancak banka, bu törenden sonra çıkış yasağını tekrar koydurmuştu.
Bu süreçte Erdal Bey’in üzüntüsünü artıran daha da önemli etken bu borç, icra, haciz, satış tartışmalarının basında biraz da aşağılayacağı şekilde yer alması idi. Basının bu kadar ilgi göstermesinin nedeni olarak yorumumuz, o dönemde Erdal Bey’in siyasete döneceği haberlerinin çıkması üzerine CHP yönetiminin, Deniz BAYKAL ve arkadaşlarının böyle bir dönüşü engellemek için basını yönlendirdiği şeklinde idi.
Örneğin Tufan TÜRENÇ, 5 Kasım 2001 tarihli Hürriyet’te, acımasızca; “Gazeteler Erdal İNÖNÜ’yle ilgili skandal haberlerle dolu. Ama İNÖNÜ, politikayı ciddiye almadığı gibi, bu skandalı da ciddiye almıyor. Çıkıp kamuoyuna bir açıklama yapma sorumluluğunu bile duymuyor. Kendisini arayıp görüşlerini almak isteyen gazeteci arkadaşlarımızın telefonlarına yanıt vermiyor. Devlet bankalarından aldığı kredilerin üstüne yatmayı içine sindirerek, solu kurtarmak iddiasıyla, parti kurma çalışmalarını sürdürüyor.” Oysa, ne krediyi alan Erdal Bey idi ve ne de üstüne yatma söz konusu idi, hukuki süreç devam ediyordu. Krediyi alan şirketti ve ödeme zorluğu içindeydi.
Erdal Bey’in bu süreçte ortaya çıkan kanser hastalığı hızla ilerledi ve 2007’de vefat etti. Bu tetiklemeyi yalı üzüntüsünün yaptığına inanıyorum. Yalıyı çok sevdiklerini, zevk ve huzur içinde yaşadıklarını biliyorum. Harabe halindeyken satın aldıkları, Komodor Remzi Bey Yalısı ismi ile bilinen tarihi yalıyı Sevinç Hanım, Ankara’da Pembe Köşk’ün bahçesine yapılan apartmanlardaki dairelerinden satarak onarım ve yenilemeyi yapabildiklerini söylerdi. Sevinç Hanım bu onarımın tüm ayrıntıları ile doğrudan ilgilenmiş kullanılacak malzemenin seçimlerini yapmış bu süreçte Ankara’ya pek gelememiş ve Erdal Bey’in siyasi çalışmalarına katılamamıştı.
Bu kadar emek vererek edindikleri yalıda çok isteyerek ve severek oturdular. Sevilmeyecek gibi de değildi hani: Anadolu Hisarı’nın burnunda, boğaza sıfır, karşıda Rumeli Hisarı, sağda Boğaziçi Köprüsü.
Gerçi iki kişilik bir aile için tercih edilecek bir bina mıydı, tartışılır. Bakımı çok zor; nerede ise denizin içinde üç katlı bir bina, rüzgarın paylaşıldığı yer, sürekli bakım istiyor, ısınması kolay değil ayrıca koca yalıda iki kişi yaşıyorlar. Genel olarak zemin kattaki mutfağın bitişiğindeki salonda oturuyorlar, yemeklerini burada yiyorlar, yakın konuklarını burada ağırlıyorlardı. Üst katlara çıkabilmek için asansör yaptırdılar.
Sonunda Sevinç Hanım yalıdan çıktı.
Vakfın çalışmaları içinde önde geleni MAREM Projesine; (Marmara Environmental Monitoring) “Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi” projesine destek olmasıdır.
İlk olarak Olav AASEN ve İlham ARTÜZ yöneticiliğinde Et ve Balık Kurumu bünyesinde 1954 senesinde başlatılan ve bir deniz için yapılmış en uzun soluklu izleme projelerinin başında gelen bu proje yaklaşık 70 yıldır, Marmara Denizi ve Boğazlarda, yatayda 50 adet istasyonda 25 adet parametrenin, derinliğin elverdiği kesitlerde (0.5m-1200m) ölçümlemesini gerçekleştirmektedir. Vakıf yönetimine girdikten sonra, 2005 yılında projenin desteklenmesi önerim kabul edildi.
Proje ile tanışıklığım yöneticilerinden İlham ARTÜZ’den kaynaklanıyordu. Daha önce sözünü ettiğim gibi kendisi ile milletvekilliği dönemimde çevre sorunları, özellikle de Ergene ve Marmara kirliliği ve su ürünleri konularında birlikte çalışmıştık. Vefatından sonra projeyi sürdüren oğulları Levent ve Bülent ARTÜZ ile aynı işbirliği anlayışı ile çalışmaya devam ediyoruz. Vakfın desteği derken, vakfın büyük bir mali gücü olmadığı için öncelikli destek, projenin Vakfın bünyesinde yürütüldüğünün kamuoyuna duyurulması idi. Proje böylelikle medyada daha görünür oldu. Kış ve yaz ayları olmak üzere yılda iki kez denizde gerçekleştirilen ve bir ay süren araştırma çalışmalarının yürütüldüğü tekne giderlerine maddi destek olmak, araştırmaya katılan bilim insanlarının gereksinimlerini karşılamak, raporların yayınlanmasına katkıda bulunmak gibi yardımlar sağlandı. Örneğin bu işbirliği başladıktan sonra 2006 yaz çalışması sonuçları, benim Türkiye Barolar Birliği Genel Sekreteri olmamın yarattığı olanak ile vakfın ve birliğin işbirliği altında “Bilimsel Açıdan Marmara Denizi” kitabı içinde yayınlandı. Kitaba Erdal İNÖNÜ ve TBB Başkanı Av. Özdemir ÖZOK birer sunum yazısı yazdılar. Benim “Marmara Denizi’nin Çevre Sorunlarına Küresel ve Hukuksal Bakış” başlıklı makalem de kitapta yer aldı. Vakfın projeye desteği Erdal beyin ölümünden sonra Sevinç İNÖNÜ’nün sahiplenmesi ile sürdü. Yaz çalışmalarından sonra basın toplantıları ile sonuçlar açıklandı. Bu toplantılara imkanı oldukça Sevinç Hanım da katıldı. Ne yazık ki araştırma sonuçları Marmara’nın her yıl daha kötüye gittiğini gösterdi ve de gösteriyor. Bir ülkenin sınırları içindeki denizin tek örneği olan Marmara’yı göz göre göre öldürdük.
Sizin klasik Müziğe olan tutkunuzu biliyoruz. Bu tutku neticesinde sizin Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkesrtası Dostları Derneği’nin kuruluşundaki katkı ve çabanız da herkesçe malum.
Müzik tutkunuz nereden geliyor? CSODD’nin kuruluş fikri ve gelişmelerinden söz eder misiniz?
Çocukluğumdan başlayarak müziğe ilgim ve sevgim vardı fakat yeteneğim yoktu. Kendimi ne kadar zorladıysam da sadece melodikayı o da ilkokul müzik kitaplarından notalara bakarak çalabildim. Ortaokulda bando takımına alınınca zorunlu olarak birkaç marş öğrenebildim. Bir müzik aletini düzgünce çalabilmeyi hep istedim ama başaramadım. İçimde ukde kaldı.
CSO Dostları Derneği anılarıma başlamadan önce iyi bir dinleyici nasıl oldum, biraz anlatayım. Küçük yaşlardan başlayarak müzik dinlemeyi severim. Lambalı büyük bir radyomuz vardı, karşısına geçer dinlerdim. Güçlü bir kadın sesini hatırlıyorum, ondan etkilenirdim. Çok sonra isminin Sabite Tur olduğunu öğrendim. Hala dinlerim ve İstanbul Karagümrük’te küçük evimizden kulağımda kalan sesi yaşarım. Radyo dinleme, radyodan müzik dinleme alışkanlığım hep sürdü. Bugün de çalışırken okurken sürekli bir müziğin eşliğini ararım. Bu alışkanlıkla müzik kulağına sahip olduğumu düşünürüm.
İlgimi geliştiren önemli bir etken de ortaokul ve lisedeki müzik öğretmenim Çerkezköylü Muzaffer ERDÖLEN oldu. Kemanla derse gelir, çaldığı notaları tanıyıp seslerini vermemizi isterdi. Lisede derse pikap ve klasik müzik plakları ile gelmeye başladı. Plakları dinletir, eserlerin öykülerini anlatır sonra da parçaları tanımamızı isteyen sınav yapardı. Klasik müzik dinleme alışkanlığım da öyle başladı sanırım.
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Dostları Derneğini anlatmaya kolay sıra gelmeyecek galiba.
Muzaffer ERDÖLEN’i anlatırken eşi resim öğretmenimiz Şadiye ERDÖLEN’i anmadan olmaz. Bu arada Muzaffer hocanın bizler arasındaki lakabının “Şopen” (Chopin) olduğunu belirtmeliyim. İsmi ile anılmaz, şopen olarak bilinirdi. Eşi de çok iyi bir resim öğretmeni, ressam ve seramik sanatçısı idi. Tekirdağ’a tayinle Çanakkale’den gelmişlerdi. “Truva’ya hayat veren kadın.” olarak anılan Şadiye Hoca, Çanakkale’de Truva kazılarına katılmış, çıkarılan bazı eserlerin replikalarını yapmıştı. Onun açtığı yol ile Çanakkale’de Truva hikayeleri konulu seramikler, hediyelik eşyalar üretimi başlatılmıştı. Karı koca her ikisi de içinde bulundukları topluma öğretmenlik dışındaki faaliyetleri ile de yararlı olan insanlardı. Örneğin 1964 yılında başlatılan Tekirdağ Kiraz Festivali’nin logosunu Şadiye hanım hazırladı, bu logo yıllardır kullanılıyor. Muzaffer Bey, ortaokul ve lise öğrencileri için yatılı kalabilecekleri öğrenci yurdu açtı. Namık Kemal Öğrenci Yurdu isimli bu yurdun müdürlüğünü uzun yıllar babam Nazım Gürseler yürüttü, sonra da devir alarak kapatılana kadar uzun yıllar işletti. Yurtta Tekirdağ’ın ilçe ve köylerinden hatta komşu il ve ilçelerden gelen öğrenciler kalırdı. Muzaffer ERDÖLEN’in ağabeyi iş adamı Kazım Nami ERDÖLEN “Sen nazla gezerken güzelim güller içinde” isimli bestesi ile ünlü bir bestekardı.
Kendimi bildim bileli evimizde pikap vardı. Önce 78 devirli taş plakları tanıdım, sonra 33’lük ve 45’likler. Şimdi evimizde 410 adet 45 ve 33’lük plaklarım var. Taş plak deyince içimin sızladığı bir de anım var; babam 27 Mayıs 1960’da yarbay rütbesinde iken emekli edildiğinde 29.000 TL emekli ikramiyesi verilmişti. Bu para ile Yalova’da Fatih Caddesi’nde dere boyunda bir villa satın alınmıştı. Yalova ne alaka diyeceksiniz. Yalova’nın termal kaplıcalarına yakın Gökçedere Köyü’nde teyzemin evi vardı. Yazları kaplıca kürü için Gökçedere’ye gidilir, bu evde ya da köydeki pansiyonlarda kalınırdı. Yalova ve de özellikle Termal henüz Arap turist işgaline uğramamıştı. Çok sakin, nezih, tertemiz, yemyeşil orman içinde bir kaplıca bölgesi idi. Atatürk’ün eli değmiş, onun izlerini taşıyan bir “cennet” idi. Zevkle açık havuza, tarihi hamamlara giderdim. Çok güzel bir de sineması vardı. Üç Silahşörler, Sarita Montiel’in oynadığı Çiçek Kız gibi birçok unutamadığım filmi orada izlemiştim. Taş plaktan buraya nasıl geldik? Şöyle, annemler Tekirdağ’da ev sahibi olmamışlardı, kirada oturuyorduk. Kız kardeşim evlenip Almanya’ya gitmişti. Ben de avukatlığa başlamış evlenme, hazırlığındaydım. Yalova’daki ev yazlık olarak kullanılıyordu. Babam ile annem taşınmaya karar verdiler. Taşınma hazırlıkları başladı. Adliye’den öğle yemeği için eve geldiğim bir gün, pikap ve taş plakların içinde olduğu büfenin kapaklarını açık gördüm ve içinde plaklar yoktu. Eyvah. Annem 150 kadar plağın hepsini eskiciye satmıştı. Ne kadar üzüldüm anlatamam, hatırladıkça hâlâ üzülürüm. Oysa hemen hepsi kendilerinin biriktirdikleri plaklardı; Hafız Burhan’dan Münir Nurettin’e, İlhan GENCER’den Zeki MÜREN’e kadar. Bir kaçı da benim üniversite yıllarımda topladıklarımdı. Taşınma telaş ve psikolojisi ile olan olmuştu.
Klasik batı müziğinde kendimi geliştirmem ise fakülte öğrenciliğim sırasında aldığımız bir DUAL marka taşınabilir pikap ile başladı. Pikabı aldıktan sonra hangi bestecilerin hangi eserleri ile başlayacağıma karar verebilmek için Galatasaray’daki Aras Plak’a gittim ve plak önermesini istedim. İki plak önerdi; Beethoven 9 uncu Senfoni ve Çekoslovak Hafif Müzik Orkestrası’nın çaldığı Monti Çardaş, Toselli Serenad gibi kolay dinlenebilecek eserlerin bulunduğu bir plaktı. Her ikisi de çok yararlı oldu. Üçüncü plağımı da gidip aynı yerden aldım, Çaykovski’nin 1 inci Piyano Konçertosu.
Milletvekili seçilene kadar yaşantımda müzik hep oldu. Seçilip Ankara’ya gelince CSO konserlerini takip etme olanağı da çıkmıştı. Cuma akşamları verilen konserlerin eşimle birlikte müdavimiydik. Bir engeli yoksa Erdal bey de gelir, arkadaşlarımız Edirne Milletvekili Fuat ERÇETİN, İstanbul Milletvekili Ali Haydar ERDOĞAN eşleri ile katılırlardı. Anayasa Mahkemesi başkanı Yekta Güngör ÖZDEN de sık gördüğümüz müzik severlerdendi. Bu ilgimiz orkestra yönetimi ve sanatçıları ile tanışıp yakınlaşmamızı da sağlamıştı. Konserlerde bizi sıkça gören dinleyicilerle tanışıyorduk. Karşılıklı sempatimiz gelişiyordu. Şefler, Gürer AYKAL, Rengi GÖKMEN, sanatçılar İdil BİRET, Suna KAN’ın konserlerini kaçırmıyorduk. Orkestranın protokol müdürü Ahmet BOROVA ve Arif ÜLKER konserleri haber veriyor, biletlerimizi ayırıyordu. Konser arasında orkestra yönetimi ile sorunları konuşuyorduk. Başkemancılar Cengiz ÖZKÖK, Murat TAMER, Oktay DALAYSEL beraber oldukça sıkıntılarını anlatıyor, yalnız kaldıklarından, kadro verilmemesinden, bakanlığın ilgisizliğinden yakınıyorlardı. CSO ile gelişen bu ilişkilerimiz beni bir yeni yıl konserinde şeflik gösterisi yapmaya kadar götürdü. Bana dizlerin titremesinin ne demek olduğunu da öğreten unutamayacağım bu olay nasıl gerçekleşti anlatayım: 23 Aralık 1992 Yeni Yıl Konseri, Başbakan Başdanışmanıyım. Henüz on iki yaşında ortaokul öğrencisi kızım Ceren ve Başbakanlıkta birlikte çalıştığım Ahmet YILMAZ ile konserdeyiz. Eşim gelememişti. Arif ÜLKER ön sırada yerlerimizi ayırmıştı. Orkestrayı Gürer AYKAL yönetiyor, konser başladı. Ben de kara kara düşünmeye başladım; yeni yıl konserlerinin olmazsa olmazı bir dinleyiciye şeflik yaptırmaktı. Zaten konser programına, Brahms’ın Sol Minör 5 Numaralı Macar Dansı’nın altında; “Dinleyicilerimizden arzu eden değerli konuk şeflerin yönetiminde” yazılmıştı. Salonda benden başka bakan ya da milletvekili gibi Gürer Bey’in dikkatini çekecek başka kimse göremiyor ve bu işin bana kalmaması için dua ediyordum. Sıra Macar dansına geldiğinde Gürer Bey, Çello Grup Şefi Engin SANSA’nın da (Çello Engin) işaret etmesi ile beni sahneye çağırdı ve batonunu elime tutuşturdu. İşte o an dizlerin titremesi ne demekmiş anladım. Diz kapaklarım nasıl titriyordu ve o üç buçuk dakika nasıl geçmek bilmedi anlatamam. Gürer Bey sanatçıların arasına geçerek beni işaretlerle yönlendirmeğe çalışıyordu ancak ne yaptığımı hatırlamıyorum. Hatırladığım sadece batonu salladığım ve dinleyicilerin yeni yıllarını kutladığım. Bir de orkestranın benim el kol hareketlerime uymak için çıkardığı acayip sesler. Yerime oturduğumda ter içindeydim. Ceren şaşkındı. O kadar ki eve döndüğümüzde eşime ilk feryadı, “Anne, babam bizi rezil etti.” oldu.
İşte orkestra ile bu muhabbet gelişirken yaşadıkları sorunları, ihtiyaçlarını da öğreniyordum. Yardımından yararlandıkları, orkestra sanatçılarının uzun yıllar önce kurdukları Türkiye Filarmoni Derneği vardı. Misafir sanatçı ve solistlerin kaşelerinin ödenmesi ve diğer acil konularda yardımcı oluyordu. Ancak müzisyenlerin dışında konser dinleyicilerinin, müzikseverlerin desteklerini ortaya çıkarabilecek farklı bir yapılanmaya gerek duyulduğu anlaşılıyordu. Bu ihtiyacı dillendirerek bir dernek kurulması fikrini ortaya atan ve ısrarla takipçisi olan viyolonsel sanatçısı Ancan ÖZASKER oldu. Konserlerde görüşüp tanıştığımız dinleyicilerden ilgilenebileceklerini düşündüklerimize fikrimizi açtık. Ancan Bey bir yandan, diğer yandan ben kurucular kurulunu belirleme çalışmalarına başladık. Uzun süredir Başbakanlıkta danışman olarak görev yapan ve bizim ekipte de görevine devam eden Ayla HATIRLI, Ülker HAYRAN ile eşi Basri HAYRAN, Ethem ATINÇ, Prof. Sadettin ÜNAL ilk aşamada birlikte olduğumuz dostlardı. Kurucularımız arasında; Avni AKYOL, Hikmet ÇETİN, Öner DİNÇER, Rıdvan EGE, Uluç GÜRKAN, Ahmet Taner KIŞLALI, Ersin ONAY, İsmet SEZGİN, Köksal TOPTAN vardı. Dernek tüzüğümüzü hazırladık. Geçici yönetim kurulunu belirledik. Ben başkan oldum. Ayla HATIRLI başkan yardımcısı, Prof. Sadettin ÜNAL genel sekreter, Ethem ATINÇ sayman, Ülker HAYRAN üye oldular. Böylelikle 13 Mayıs 1996 tarihinde derneğimiz resmi kuruluşunu tamamladı ve ilk genel kurul için çalışmaya ve üye yazımına başladık. Özellikle Ancan Bey, üye sayımızın artmasına gayret ediyordu. Sonuçta konser dinleyicilerinden sanatçılara, müzisyenlerden, siyasilere ve akademisyenlere 235 üyemiz oldu. Kimler yoktu ki; Güven DİNÇER, Suna KORAD, Leziz ONARAN, Nazmi BİLGİN, Mehmet ALTAŞ, Doğu ERGİL, Bedia AKARSU, Nuri TORTOP, Işın ÇELEBİ, Nursen ERKEN. Tabi bu kadar çok üst düzeyde üyeyi toplayıp, birlikte hareket etmelerini sağlamak kolay değildi. Örneğin genel kurul toplantılarında çoğunluk sağlamak kolay olmuyordu. Çeşitli etkinlikler örneğin, kokteyller, yeni ve genç dinleyiciler kazanılmasına yönelik etkinlikler düzenledik. Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL ile milletvekilliği ve başbakanlığı döneminden başlayan birlikte çalışmamızın sağladığı ortam kolaylıkla kendisine ve Genel Sekreteri Necdet SEÇKİNÖZ’e sorunları iletebilmemi sağlıyordu.
DEMİREL konserlere sıkça geliyordu. 23 Mayıs 1997’de derneğimizin ilk yılı için verilen bahar konserine geldi, kendisine destekleri için teşekkürlerimizi belirten bir anı plaketi sunduk. Kendisi de anlamlı ve de önemli bir teşekkür konuşması yaptı. Konuşma önemli idi, “27 Şubat” sürecini yaşıyorduk ve Demirel; yaklaşık iki ay önce Ankara’da spor salonunu dolduran binlerce kişinin izlediği CSO’nun da içinde olduğu 9. Senfoniyi seslendiren 450 kişilik orkestranın konserinde salondaki muhteşem manzarayı işaret ederek “İŞTE ÇAĞDAŞ TÜRKİYE” demiş ve bazı kesimler tarafından eleştirilmişti. İşte sözünü ettiğim 23 Mayıs’ta CSO salonunda yaptığı konuşma bir anlamda bu eleştirilere yanıttı. Bu konuşma, Ancan ÖZASKER’in 1998’de basılmasını sağladığımız CSO’nun tarihçesini anlatan “Muzika-i Hümayun’dan Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na” isimli kitabında var. Bu konuşmayı kitaptan size okumak istiyorum:
“Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Dostları Derneği’ne bu plaketi bana tevcih etmiş olmalarından dolayı şükranlarımı sunuyorum.
Değerli Dinleyiciler,
Sevgili Sanatçılar;
“Çağdaşlık nereden başlar?” tartışmasına girmiyorum veya “Çağdaşlık nereye sığar?” o tartışmaya da girmiyorum.
Çağdaşlık kelimesi kimseyi rahatsız etmemeli, çağdaşlık insan gibi yaşamadır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, Büyük ATATÜRK’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin birinci vasfıdır çağdaşlık. Laikliği dahi çağdaşlık içine alır. Çağdaşlık aslında asırlarca süren bir devletin tasfiyesi, yerine yeni kurulan devletin çağdaş olarak kurulmasından ibarettir.
Dünya ile beraber yaşayacaksınız, dünya ile beraber yaşamayı nasıl reddebilirsiniz? Size bir şeylerinizi değiştirin diyen yok. Şanlı tarihimize sahip çıkmayın diyen yok. Adetlerinizi, ananelerinizi ortadan kaldırın diyen yok. Ama dünya ile beraber soluk alın, dünya ile beraber soluk verin ve uygar dünyanın içinde olun. Büyük ATATÜRK’ün gösterdiği istikamet budur ve 73 senedir Türk Milleti çağdaşlığın değerini iyi anlamıştır. Ve evet, bugün bu değerle sanatçıları –her zaman söylüyorum, bugün yine söyleyeyim- Türkiye’nin gururudurlar. Ve çağdaşlığın da simgesidirler.
Sevgili müzikseverler,
Size ayrı bir teşekkürüm var. Çünkü siz olmazsanız, sizin muhabbetiniz olmazsa, sizin alkışlarınız olmazsa, siz bu sıraları doldurmazsanız bu değerli sanatçıları ayakta tutmak mümkün olmaz. Onlar bir eseri çalarken tabii severek çalacaklardır. Ama dinleyicileri olursa, alkışlanırlarsa –marifet iltifattan doğar- sanatlarının hazzına varırlar. Onun için Ankara’nın başlangıcında bu salon yoktu. Bu salon olsa da, bu salonu dolduracak dinleyici yoktu. Yani dinleyici de yoktu. Yani dinleyici de müziksever dinleyici de cumhuriyetle beraber yetişmiştir ve bugün salon bulamıyoruz. Yani salon bulup da insan bulamıyoruz değil, salon bulamıyoruz. Yeni yeni salonlar yapmak peşindeyiz. Burada da, İstanbul’da, İzmir’de de, Antalya’da da… Ve müziği, sanatı, kültürü ülkenin her köşesine yaymak programımız var. Kurduğumuz üniversitelerin, Türkiye’nin her tarafında kurduğumuz üniversitelerin her birinin bir konservatuarı olacaktır. Güzel sanatlar liselerini Türkiye’nin her tarafına yaymak peşindeyiz. Kültürü, sanatı, müziği olmayan veya kültürde, sanatta, müzikte, çağdaş uygarlık seviyesine erişmemiş olan veya kültürde, sanatta, müzikte uygar ülkelerle yarışmayan ve insanlığın kültür hazinelerine bir şey katmayan ülkelere uygar demek mümkün değildir.
İsteyen kızsın, isteyen darılsın ama ben yine şunu söyleyeceğim: Evet, çağdaşlık bir konser salonuna sığmaz ama çağdaşlık bir konser salonundan başlar.
Değerli sanatçılarımızı övüyorum. Dünyanın her tarafında Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası olarak Türkiye’nin uygar bir ülke olduğunun elçiliğini yapmışlardır, götürmüşlerdir dünyanın her tarafına.
Ve onları seviyorum, onları takdir ediyorum. Hepinizden onları sevmenizi istiyorum, takdir etmenizi istiyorum ve onları alkışlamanızı istiyorum.”
Bu konuşmasıyla DEMİREL salondan büyük alkış aldı. Rahmetli Süleyman DEMİREl’in bu çizgiye gelmesi yani cumhuriyetin değerlerine, laikliğe, Atatürk’e bu kadar net sahip çıkması 12 Eylül sonrası süreçte daha belirgin ortaya çıktı. Erdal İNÖNÜ ile koalisyonu ve Cumhurbaşkanı seçilmesi bu değişimi daha da somutlaştırdı. Oysa, seçim mitinglerinde kendisine Kuran hediye edilir, konuşmalarında dinsel vurgular yapardı. “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz.” demişti.
Konser salonundaki akustik sorunlarını, piyano, müzik aletleri ve içki ithalatçılığı yapan, genç yaşta, 2021 Eylül ayında kaybettiğimiz, yönetim kurulu üyemiz Ethem ATINÇ’ın girişimleri ile Yapı Kredi Bankası’ndan sağlanan destekle giderdik.
Salonda yapılan iyileştirme ve düzenlemeler 1 Kasım 1997’de Kültür Bakanlığının düzenlediği İdil BİRET Konseri ile açılıp tanıtıldı.
Dernek dönemimizin bir diğer önemli olayı da CSO Konser Salonu ve Koro Çalışma Binaları temelinin atılmasıdır. Temel 21 Aralık 1997’de Kültür Bakanı İstemihan TALAY ile Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL’in katıldığı törende atıldı. Bizler de içinde derneğimiz hakkında bilgilerin ve isimlerimizin olduğu çelik bir silindir kutuyu temel betonunun içine attık.
Başbakan başdanışmanlığı görevimden ayrıldıktan sonra bir süre Ankara’da iş aradığımı bulamayınca da 1995’de Tekirdağ’a dönüp avukatlığa başladığımı anlatmıştım. Bu süreçte dernek başkanlığını da Ethem ATINÇ’a devrettim.
Genel kurul toplantılarının yapamayınca bir süre sonra derneğin feshi yoluna gidildi ve mal varlığımız tüzük gereği amaca en yakın hizmet veren dernek olarak Türkiye Filarmoni Derneğine devredildi.
Söyleşimizin sonuna geldik sanırım. Bundan sonraki yaşamınızda size sağlık ve başarılar diliyorum. Son olarak ne söylemek istersiniz…
70 yaşına ulaştığım bugün geriye baktığımda; hukuk, siyaset ve çevre sorunlarında 50 yılı bulan çalışmalarımdan sonra çevre, hukuk ve siyaset ufku karşısında bana görünenin o uzun çalışmaların bir sıfırdan ibaret olduğudur.
48 yıl önce, 1973 yılında, 21 yaşında avukatlık stajımı yaparken Yeni Ortam Gazetesi’nde dizi olarak 4 gün yayımlanan “Türkiye’de Hukuk Eğitimi ve Sorunları” başlıklı ilk yazım ile ülke sorunları hakkındaki düşüncelerimi açıklamaya başladım.
18 yaşını bitirdiğim 1970 yılında Tekirdağ’da Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye olarak, avukatlıktan önce siyasi çalışmalarıma başlamıştım.
Avukatlığım, milletvekilliğim, Sosyaldemokrat Halkçı Parti genel sekreter yardımcılığım, başbakan başdanışmalığım, Tekirdağ Barosu başkanlığım ve Türkiye Barolar Birliği genel sekreterliği görevlerimde hep inandığım doğruların takipçisi oldum.
Bir çok hukuki, mesleki ve çevresel sorunu ilk kez gündeme getirip sorunları söyleyip çözümler önerdim, ancak uygulanmalarını büyük ölçüde sağlayamadım.
Yaptıklarım, yapabildiklerim ve de yapamadıklarım elbette eleştirilecektir. Ben ancak bu kadarını başarabildim ya da bu kadarına olanak buldum.
Üzerinde çalıştığım, gündeme getirip takipçisi olduğum konuları şöyle özetleyebilirim:
- 1988’de kamuoyunun gündemine girmesini sağladığım Ergene Nehri kirliliği giderilemedi,
- Önergemin kabulü ile kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Araştırma Komisyonu çalışmaları sonunda Çevre Bakanlığı kuruldu ancak ısrarla önerdiğim su havzaları bazında taşra örgütlenmesi gerçekleştirilmeyip her ilde bir çevre müdürlüğü kurularak örgütlenme işlevli olamadı. Hemen her yeni hükümet ile bakanlığın ismi ve faaliyet alanı değiştirildi. Yatırımların çevreye uygunluğunu değerlendirip yatırım onayı verecek işlevde olmasını hedeflediğim bakanlık, çevresel etki değerlendirmesinin dahi anlamsız kalmasını engelleyemedi.
- Çevre Bakanlığı işlevsiz ve etkisiz olunca endüstriyel yerleşimin fiziki planlaması yapılamadı, sanayi kuruluşlarının İstanbul’da ve ülkenin batısında yoğunlaşması engellenemedi, iç göç önlenemedi.
- İstanbul ve Trakya için yeni bir yönetim modeli hazırlayıp İstanbul’un nüfusunun on milyonda tutulması çalışmam sonuçsuz kaldı.
- İstanbul’un ve kıyılarındaki sanayi kuruluşlarının evsel ve endüstriyel atıkları ile sürekli kirlenen Marmara Denizimiz için önerilerim değerlendirilmedi.
- Fırat ve Dicle nehirlerinin su potansiyelini değerlendirip, Irak, Suriye ve Ortadoğu’nun diğer ülkeleri ile ortak tarım, enerji, çevre politikaları geliştirilerek su temelinde işbirliği ve barışı hedefleyen “Su Barışı” projem yaşama geçirilemedi.
- Özellikle sosyal demokrat iddialı partilerde hem genel ve hem de yerel yönetimlerde gölge kabine uygulamasının temel koşul olduğunu ısrarla vurguladım. Sosyaldemokrat Halkçı Parti Genel Sekreter Yardımcılığı görevim sırasında bir ölçüde gerçekleştirebildik ancak arkası getirilemedi.
- Kurultayların spor salonlarında değil, politikalar belirlenerek kararların rahatça alınabileceği uygun ortamlarda ve sürede yapılmasını sağlamaya çalıştım, başaramadım.
- Demokrasimizi kurumlaştıracak seçim sisteminin iki turlu dar bölgeli sistem olduğunu hep savundum. Bir çalışma başlatıldı ancak arkası getirilemedi.
- Yurt dışındaki seçmenlerin konsolosluklarda oy kullanmalarını sağlayacak yasa önerim görüşülmedi, yıllar sonra farklı bir içerikte bu uygulama yasalaştı.
- 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan milletvekili genel seçiminde uygulanan bölge ve il barajları nedeni ile Tekirdağ’da barajı aşamadık ve yeniden milletvekili seçilemedim. Milletvekilliğim ve SHP genel sekreter yardımcılığım sırasında başlattığım özellikle çevre sorunları konusundaki çalışmalarım eksik kaldı.
- 12 Eylül askeri darbesinin kapattığı siyasi partilerin açılması sürecinde, SHP ve DSP bölünmüşlüğü sürerken CHP’nin bu bölünmeyi üçe çıkaracak şekilde açılmasının yanlışlığını ısrarla söyledim, anlatamadım, haklılığım 1994 yerel seçimlerinde alınan sonuçlarla ortaya çıktı.
- Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı adaylığının desteklenmesinin sağdaki ve soldaki yapay bölünmüşlüğü sürdüreceğini ve dinbaz siyasetin yolunu açacağını anlatamadım.
- Tekirdağ Belediye Başkanlığına adaylığım iki kez engellendi. Hazırladığım seçim bildirgemi verdiğim belediye başkanları bazı projelerimi uyguladılar.
- Mesleki çalışmalarım sırasında savunma mesleğinin sorunları karşısında savunduğum, baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin kararı ile uygulanabilecek çözüm önerilerimden; stajyer kotası, hukuk fakültelerinin Türkiye Barolar Birliği nezdinde akreditasyonu uygulaması başlatılarak kalite sıralamasında düşük puan alan hukuk fakülteleri mezunlarının avukatlık stajına kabul edilmemesi, avukatlığa gelişmiş ülkelerin ulaştığı standartların kazandırılması düşüncelerimi gerçekleştiremedim.
- 3 dönem Tekirdağ Barosu başkanlığımın ve 2005 – 2009 dönemi Türkiye Barolar Birliği genel sekreterliğimin deneyimi ile hazırladığım mesleğimizin sorunlarına çözüm önerilerimi içeren geniş bir seçim bildirgesi ile 29 Mayıs 2010 tarihli genel kurulda Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına aday oldum, kazanamadım. 2013 yılında Metin Feyzioğlu yönetiminde tekrar genel sekreter olduğumda meslekteki niceliksel ve niteliksel bozulmanın, avukat sayısındaki kontrolsüz artışın önlenmesinde istediğim sonuçları alamadım.
Bütün bu başarısızlıkların ülkeye çok şey kaybettirdiğine inanıyorum.
Atatürk’ün 15 yıllık iktidarında sürdürdüğü devrim sürecinin, ölümü ile yerini karşı devrimin gelişmesi sürecine bıraktığına ve laik cumhuriyeti demokratik cumhuriyet ile tamamlama hedefinin gerçekleşemediğine hep inandım. Bugün karşı devrimin başarıya ulaşmış olmasının temel nedenin de Atatürk’ten sonraki siyaset anlayışının Atatürk Devrimleri, çağdaşlaşma ve demokrasiyi kurumlaştırma çizgisinde halka önderlik etmek, yeni hedefler göstermek yerine halkın arkasından gitme kolaycılığında olduğuna inanıyorum. Özellikle 1950 sonrası nesiller olarak sorumluluğumuzu kabul etmeliyiz, siyaset genel olarak bireysel amaçla yapılır hale geldi, siyasette başarı da milletvekili olma ve zenginleşme ile eş tutulur oldu. Devrimci olmak, hele bizim coğrafyamızda devrimci olmak hiç kolay değil:
Bernard LEWIS, ‘Demokrasinin Türkiye Serüveni’ adlı kitabında şu tespitte bulunur: “Köklü otoriter geleneklere sahip bir bölgede, din ve ahlakın haklardan çok ödevlerle ilgili olduğu, meşru otoriteye itaatin siyasi bir gereklilik kadar dinsel bir yükümlülük, itaatsizliğin bir suç olduğu kadar bir günah olarak görüldüğü bir siyasi kültürde, özgür kurumları oluşturmak ve sürdürmek kolay değildir.”
Evet, benden bu kadar…
Sizin gibi emeğini, bilgisini, birikimini ve zamanını bu ülke için esirgemeyen aydınlarımız çoğaldığında bu ülkeyi daha güzel günler bekliyor diye düşünüyorum. Çalışmalarınız için, çabalarınız için bir yurttaş, bir avukat meslektaşınız olarak size teşekkürü borç biliyorum. Sizden bu kadar değil…Sizin bilgi, birikim ve deneyimlerinizle bu topraklara daha pek çok katkıda bulunacağınıza inanıyorum. Yaklaşık 30 yıl sonra Ortadoğu Su Barışı Projeniz ile seçim sistemi eleştiri ve önerileriniz basında gündem oldu. Demek ki daha hiçbir şey bitmedi. Sağlık ve esenlik dileklerimle daha nice yıllar çevreye GÜNEŞ olup ışık yaymanızı temenni ediyorum.